Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Nisan '09

 
Kategori
Haber
Okunma Sayısı
647
 

İstanbul'da polisin caydırıcılığı

İstanbul'da polisin caydırıcılığı
 

Açıklaması bundan bir önceki blogda


İstanbul'umuzun Türkiye açısından ne denli önemli bir şehir olduğunu uzun uzadıya anlatmak gereksiz. Burada olup biten olaylar yalnızca ülke içinde gündemi belirlemekle kalmıyor öte yandan memleketin dünyadaki imajına da yön veriyor.

Şüphesiz böyle bir şehirde şakaya ve rehavete gelmez konuların başında can ve mal güvenliği gelir. Bu konuda en büyük sorumluluk İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün omuzlarındadır.

Peki mevcut emniyet müdürlüğü kadroları işlerini iyi yapıyorlar mı?! Suç faaliyetleri yeterince takip ediliyor, olaylarlar aydınlatılatılıp failler belirlenip yakalanabiliyor mu? Daha önemlisi suç işlemeye meyledenler başarılı faaliyetlerinden dolayı İstanbul'un güvenlik teşkilatından çekinip eylemlerinden vaz geçiyorlar mı? Kısacası İstanbul'daki polis teşkilatı olası failler açısından yeterince caydırıcı mı?!

Bu sorulara en iyi, kuşkusuz suç istatistikleri, kamuoyu yoklamaları, suçlular, kurbanlar ve bunların sosyal çevreleriyle yapılacak mülakatlarla yanıt verilebilir.

Ben kendi hesabıma bu yoklanacaklar listesine bizzat polislerin de eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. İstanbul'un polisleri kendilerini ne kadar güvende hissediyorlar; mesela İstanbulda üniformalarıyla silahsız olarak tek başlarına girmekte tereddüt ettikleri sokaklar var mı?!

Ayrıca polislerin savunma, saldırma ve suçlu takiple ilgili silah ve teknik teçhizatları yeterli mi; hepsi tamam olsa bile bu donanımlarını ve savunma güçlerini kendilerini en iyi şekilde organize ederek hem kendilerinin hem çevredeki vatandaşların hatta takip edilen veya kıstırılan suçlunun can güvenliğini en iyi şekilde korumaya yönelik strateji, organizayon bilgisi ve becerisine sahipler mi? Bu işleri çekip çevirebilecek psikolojik eğitimleri ve soğukkanlılıkları var mı; bir operasyona çıkarken bildik fedakarlık ve kahramanlık söylemlerinin ötesinde ne tür bir ruhsal yapıyla hareket ediyorlar?!

Güvenlik konularıyla alakam takip edebildiğim haberlerle ve köşe yazarı yorumlarıyla sınırlıdır. Görebildiğim kadarıyla medya genelde olayları çok yönlü olarak ele alıyor ve yorumcular yerinde saptama ve eleştirileriyle gündemin anlaşılmasında katkıda bulunuyorlar.

Bu son olayda zaten takip altında olduğu resmi makamalarca duyurulan bir teröristin hazırlıklı bir operasyon olmasına rağmen bir polisi ve vatandaşı öldürerek, yedi polis ve bir vatandaşı yaralamsı ve en nihayet kıstırıldığı evde ancak ölü olarak ele geçirilebilmesi polisin silah vs. donanımında bir yetersizlikten söz edilemeyeceğine göre ciddi bir organizasyon zaafiyeti olduğunu göstermektedir. Bu yönde medyada çoktan yeterince yerinde kritikler yapıldı (Burada öldürülen polis ve vatandaşlara rahmet, yakınlarına sabır, yaralılara da acil şifalar dilerim).

Benim İstanbul'un güvenliği konusuna eleştirisel katkımın çıkış noktası sıradan bir vatandaş olarak bundan yaklaşık iki yıl önce başımdan geçen bir olayla ilgili. Daha o zaman burada bir blog yazmayı çok istedim ancak kişisel bir olaydan dolayı koca polis teşkilatını hedef alan bir kritik yapmaktan vaz geçtim, belki olayın sıcaklığıyla normalin üzerinde bir tepki verebilirdim; susmayı tercih ettim.

Şimdi bu kişisel konuyu sizlerin dikkatine sunmak istiyorum, fakat beni bunu yazmaya iten kesinlikle olaydan gördüğüm zarar değil; birincisi yaşanan son olayda öldürülen operasyon timi amiri ve vatandaş, yaralanan polisler, ikincisi de bu olayın dışında Emniyet Müdürü Cerrah'ın Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili verdiği röportajda kurbanın ailesine yönelik olarak "kızlarını yeterince takip etselerdi bunlar başına gelmezdi!" gibi bir laf edebilmiş olmasıdır. Bu, vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlamak, suç işlemeye niyetlenenlere karşı caydırıcı olmak, suçu engellemek, olmadı suçluyu ortaya çıkarıp faili yakalamak olan bir kamu görevlisinin en son söylemesi gereken laftır. Ancak Cerrah'ın bu açıklaması bir tür zihniyetin açığa vurulması ve itiraftır ki, hem yaşanan son baskın olayındaki ölüm ve yaralanmaların, Hrant Dink ve benzeri cinayetlerdeki "ihmalkarlıklar zincirinin" hem de günlük yaşantımızda rastladığımız kapkaçların, hırsızlıkların vb. daha nice olumsuzların nasıl olup da bu kadar kolay meydana geldiklerinin anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

31 Ağustos 2007, erken saatlerde süresini uzatmak için üç gün önce verdiğim pasaportumu almak üzere Tarlabaşı'nda bulunan Beyoğlu Emniyet Amirliğine geldiğimde işlemlerin henüz tamamlanmadığı, iki saat kadar sonra gelmem gerektiğini söylendiğinde hava da güzel olduğundan Beyoğlu çevresinde dolanarak fotoğraf çekmeye karar verdim. Tarlabaşı ve İstiklal Caddeleri arasındaki ara sokaklarda aşağı yukarı zigzaglar çizerek, bazen dükkanlara girip bir şeyler bakarak, bazen fotoğraf çekerek gezindim.

Yolum Taksim'deki Atatürk Anıtının oraya geldiğinde aradan 2 saatlik bir süre geçmişti ki pasaportu alma vakti geldiğini düşünerek Tarlabaşı Bulvarı'nın aşağı tarafında yer alan Emniyet Müdürlüğü binasının bulunduğu kaldırıma geçerek yürümeye başladım. Hedefe 100 - 150 m kadar mesafede bulvarı dik kesen eski binalarla çevrili bir çıkmaz sokak dikkatimi çekti.

Sokağın bir fotoğrafını çekmek için durdum ve objektifi bulvarın kaldırımı seviyesinden oldukça aşağısındaki sokağa çevirdim. Deklanşöre basmıştım ki aşağıda beyaz tişörtlü 25 - 30 yaşlarında biri elini kaldırıp bekle gibi bir hareket yaptı ve konuşmadan bana doğru yürümeye başladı. Adam sokaktan bulvar kaldırımına yükselen merdivenden çıkmaya başladığında arkasında zayıf biraz daha pasaklı giyinimli ikinci bir kişi daha belirdi.

Kaldırıma çıkıp yanıma geldiklerinde kafamı meşkul olduğum fotoğraf makinesinden kaldırıp ilk kez yüzlerine baktım. Beyaz tişörtlü hiç bir şey söylemeden elini yumruk yapıp gerilip yüzüme doğru bir tokat savurdu yüzümü geriye çeksem de yumruk sol elmacık kemiğimin üstüne indi...

Yüzüm bu kişilere dönük bir adım geriye giderken arkadaki zayıfça koyu giyimli gencin elinde ustura olduğunu tahmin ettiğim parlak metal bir araç belirdi. "Eyvah adam bir tarafımı deşecek!" düşüncesiyle daha hızla geri çekilirken bu sefer de yüzüme doğru gencin metal cismi sıkan eliyle ikinci hamle geldi. Bu sefer de yine yüzümün sol tarafına bir metal darbesi aldım; refleksle yüzümü geri çektiğimden darbe çok şiddetli değildi. Zayıf genç aynı eliyle bu sefer tam alnıma doğru bir darbe indirdi. Bunun arkasından beyaz tişörtlü üstüme atlayarak iki eliyle göğüslerimden beni geriye doğru itince park halindeki bir otomobilin önüne çarparak kalçalarımın üzerine yere düştüm. Bir taraftan da bir elimde hiç de ucuz olmayan dijital fotoğraf makinemi koruyabildim.

Yerden hızla kalkarken "ne oluyor yahu, ne istiyorsunuz benden?!" derken beyaz tişörtlünün karnıma doğru savurduğu tekmeyi sağ elimle geri ittirerek savuşturdum. Tekrar bağırarak size ne yaptım? yalnızca sokağın fotoğrafını çekiyordum!" derken biraz daha tereddütle üzerime gelecek gibi oldular ve birden fikir değiştirip sırtlarını dönerek merdivenden aşağı geldikleri sokağa geri döndüler.

Yediğim bir kaç darbeden değil; hayretten küçük dilimi yutacaktım. Adamlar hiç konuşmadan sakin bir şekilde geldikleri yere geri döndüler. Ben baka kaldım.

Elimi kontrol için yüzüme götüdüğümde bir kesilme bekliyordum fakat yalnızca bir kaç cm'lik derin olmayan hafif kanamalı ve yangılı dikey bir yırtık vardı.

Ne yapmalıyım diye fazla düşünmeye gerek yoktu, zaten gideceğim yer emniyet müdürlüğüydü ve daha hızlı adımlarla yürüyerek hedefe vardım. Müdürlüğün girişindeki merdivenlerin çevresinde belki de nöbet değişimi için olsa gerek üniformalı, kısa namlulu tüfekleriyle en az 10 kadar polis dağınık bir şekilde bekleşiyordu. Ben merdivenlere yönelince biri "ne iş, ne yapacaksın?" sorusunu yöneltti.

Ben de esasen işlemleri biten pasaportumu almaya geldiğimi ama buraya gelirken Taksim yönünde 100 m kadar ötede iki kişinin saldırısına uğradığımı bunun için de şikayetçi olmak istediğimi belirttim.

Polis, bu sefer neden saldırdıklarını, bir şeyimi gasp edip etmediklerini sordu.

"Hayır, gasp yok. Yalnızca Milano Oteli'nin ve eski evlerin bulunduğu sokağın fotoğrafını çekmek istedim, sokaktan gelen iki gencin hiç bir şey söylemeden yumruk tekme üstüme saldırdı, birinin elinde ustura benzeri bir alet vardı, bununla yüzümü darp etti" diyerek yüzümdeki yarayı gösterdim.

Polis, her nedense tipimden mi, sırtımdaki deri yelekten mi, anlayamadığım bir nedenle "sen mimar mısın, neden sokağın fotoğrafını çekiyorsun, fotoğraf çekme yetkin var mı?!" diye çıkıştı.

Arkadan bir iki polis "o sokaklara girmeyin birader, tehlikeli yerler" uyarı ve bilgilendirme karışımı laflar ettiler.

Ben "fotoğraf çekme yetkin var mı?" sorusuna takılmış yanıt vermeye çalıştım, "sokakta fotoğraf çekme yetkisi diye bir lafı ilk sizden duyuyorum, kim veriyormuş böyle bir yetkiyi?" diye karşı soru sorarken beni uyaranlara hitaben de "yok yahu sokağın içine girmedim, şurada bulvarın kaldırımından aşağı doğru bir fotoğraf çektim, hepsi bu!" savunması yaptım.

Fotoğraf yetkisi konusunu açan polis, "olur mu, her önüne gelen istediği yerde fotoğraf çekemez; sen görevli misin, neden çekmek istedin sokağın resmini?!" diye çıkışmaya devam edince. Ben şikayetçi olmak istiyorum diyerek binanın merdivenlerine yöneldim... ama bu sefer bir başka polis "bura asaiş işleriyle uğraşmıyor, pasaport vb. evrak işlerini yürütüyor, şikayeti İstiklal Caddesi'nin orada bir başka karakol var, orada yapabilirsin" uyarısını yaptı. "Ben pasaportumu da almam lazım" deyince kimlik kontrolü ve üst yoklaması yaparak içeri girmeme izin verdiler.

İçeri girip üst kattaki pasaport dairesine geldiğimde sıra ve işlem numaramın yazılı olduğu kağıdın muhtemelen saldırı sırasında cebimden düştüğünü fark ettim. Kuyrukta biraz bekledikten sonra boş bir memura durumu izah edip bana yardımcı olup olamayacaklarını ve burada şikayetimi yapıp yapamayacağımı sordum.

Kadın memur şikayet için dışardaki polis gibi yakındaki bir başka karakolu tarif etti ve "geçmiş olsun" dedikten sonra evrakları tarayarak numaramı buldu. 30 ila 45 dakika kadar bekledikten sonra pasaportumu aldım ve dışarı çıktım.

Kafam karışık bir halde gönülsüz de olsa tarif edilen karakolu bulmak üzere ara sokaklardan İstiklal Caddesi'ne çıktım. O da ne yolda beyaz gömlekli, lacivert pantolonlu ve kepli iki genç polis... hemen yanlarına gidip müsade istedikten sonra başımdan geçeni bir kaç cümleyle anlatıp yardımcı olup olamayacaklarını sordum. Onlar da aynen "oooo ooo! oradaki sokaklara biz bile iki üç polis olmadan girmiyoruz, her gün oluyor böyle olaylar, canını kurtardığına şükret..." tavsiyesinde bulundular. Şikayet etmek istiyorsam ve en az iki tanık bulmazsam boş yere vakit kaybetmemem gerektiğini de ayrıca vurguladılar. Hatta saldıranlar oranın yerlisi olduklarından yalancı tanıklarla beni suçlu duruma bile düşürebilirlermiş.

Cümleyi "-miş" diye bağladığıma bakmayın, benzeri bir durumu daha önce yaşamıştım ve dedikleri başıma aynen gelmişti. Zaten vakit de dardı ve karakolu aramaktan vaz geçip, ters istikamette Tünel yakınındaki kardeşimin bürosuna doğru yürümeye başladım. Tünel'in oradan Beyoğlu Belediye binasının arkasına inen merdivenlerin başında, iki motosikletli üç kişilik "Yunuslar" olarak adlandırılan bir polis ekibine denk geldim.

Hikayeyi bir de onlara anlattım ve bu gibi durumlarda mağdurlara yardımcı olup olmadıklarını sordum. Onlar da aynı şekilde ortalıkta ciddi bir yaralanma yoksa bunu ancak gidip karakola şikayet edebileceğimi, ama tanığım yoksa bunu da tavsiye etmediklerini belirttiler. Elimde fotoğraf makinesi vb. şeylerle o sokaklara girmemem gerektiği konusunda da uyardılar. Onlar bile çok gerekmedikçe o sokaklara girmiyorlarmış.

Sözünü ettiğimiz, İstanbul'un göbeği Taksim'den 200 m uzakta üstekilik bir emniyet müdürlüğü binasının bulunduğu yerler.

Kardeşimin bulunduğu binanın asansöründe fotoğraf makinesi çantasındaki bir iki kolonyalı mendille yüzümü sildim. Darbe izlerini en aza indirgedim. Olayı onlara anlatıp telaş yaratmayacak, canlarını sıkmayacaktım.

Lakin ne mümkün yüzümdekini farketmekte gecikmediler. Üstelik alnıma düşen saçlarımın altında kaldığından farketmediğim küçük boynuz gibi dizili üç şişlik. Anlaşılıyor ki gencin elinde tuttuğu metal araç ustura değil bir muştaymış.

Olayı onlara da anlatmak zorunda kaldım. Meğer kardeşimin ofisinde çalışan sekreter olayı yaşadığım yerin çok yakınında oturuyormuş. Kız büyük bir telaşla "siz zaten turiste benziyorsunuz, bizim o sokaklarda turist gördüler mi affetmiyorlar, dövüp yaralayıp paraları, fotoğraf makineleri, kıymetli neleri varsa alıyorlar, adamlar canını zor kurtarıyor" demez mi. Kendisi mahallenin kızı olarak bilindiği için başına böyle şeyler gelmezmiş.

Yine de ben bir gasp olayı yaşamamıştım, hatta saldırganlar buna yeltenmediler bile. Bu konuda kardeşim, polisin bana "sen mimar mısın, yetkili misin?!" sorusuyla da birleştirerek "oradaki binalar eski eser niteliğinde olduğu için, buralarda daha çok işgalci olarak oturanların, belediye ve koruma kurullarından röleve, tescil ve kayıt amacıyla gelen görevlilere korkutmak amacıyla saldırıyor olabileceklerini, benim de o görevlilerle karıştırıldığım tahminini yaptı. Böyle olaylar çok sık oluyormuş. Konuştuğum başkaları da aynı tahmini onayladılar.

Evet... senede bir kaç defa memlekete gelir, mutlaka bir iki hafta İstanbul'da kalırım. İstanbul'u fotoğraflamayı çok sevmeme rağmen öyle "bilmediğim sokaklara dalıp" fotoğraf çekmiyorum; elimde birilerinin gasp iştahını kabartacak nesnelerle ortalıkta dolaşmıyorum.

Sokaktaki polisten ve karakollardan yardım beklemiyorum; dahası polislerin de İstanbul'da kendilerini pek emniyette hissetmedikerini biliyorum.

Peki bu durum İçişleri Bakanı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü için ne ifade ediyor?!

Yoksa sayın İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah 40 yaşındaki bir vatandaş olsam da "oğlunuza sahip çıksaydınız başına bunlar gelmezdi" diyerek güvenliğim konusunu anneme babama havale eder işin içinden çıkar mı?!

Şimdi yazının girişindeki soruları bu anlatınlanlardan yola çıkarak hep birlikte yanıtlayabiliriz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 60
Toplam yorum
: 147
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 1291
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

Arkeolog olarak arkeoloji, Eski Çağ tarihi, günümüzde sit ve çevre sorunları başlıca ilgi alanlar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster