Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Mayıs '09

 
Kategori
Söyleşi
Okunma Sayısı
1296
 

İstanbul'daki Sarayların Mimarlarının Ermeniler Olduğu, Yalan!

İstanbul'daki Sarayların Mimarlarının Ermeniler Olduğu, Yalan!
 

fotoğraf, www.türkiye-resimleri.com'dan alıntı


Ermenilerden tehdit mektupları alan ve “Araştırmalarında, sanat tarihçilerinin hiç iltifat etmedikleri arşiv belgelerini birincil kaynak olarak kullanan ve Ermeni Balyan ailesine mal edilen birçok eserin aslında başka mimarlara ait olduğunu belgelerle ispat eden Atatürk Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Selman Can’la Ermeni meselesinin kültürel boyutu üzerine söyleştik. Bu mesele üzerine, kendisinden büyük bir zevkle, heyecanla ve hayretle, ezber bozucu ve bilimsel bilgileri ilk defa dinlemiş oldum.

Murat ERTAŞ: Hocam, lisansınızı tarih bölümünde bitirdikten sonra sanat tarihinde akademik kariyerinizi sürdüren bir tarihçi olarak iki taraf açısından Ermeni meselesini nasıl yorumluyorsunuz?

Yrd. Doç. Dr. Selman CAN: Ermeni meselesi Türkiye açısından giderek daha ehemmiyetli bir boyut kazanmaktadır. Yıllardır devam edegelen sözde soykırım iddialarına karşılık son birkaç yıl dışında ciddi olarak yapılmış bir girişim ve yayın faaliyeti bulunmamaktadır. Ermeniler açısından ulusal bir mesele ve mili kimlik anlamı taşıyan olayın her yönü yüzlerce yayın ve faaliyetle bütün dünya kamuoyuna tanıtılmış ve destek alınmıştır. Aynı ideal etrafında Ermeni milletini toplayabilmek için batının büyük destekleri ile 19. yüzyıl başlarından itibaren yürütülen çalışmalar karşısında bizim meseleye bakış açımız tehcir öncesi ve sonrasına ilişkin olaylara odaklanmış ve adeta bir savunma psikolojisine bürünmüş durumdadır.

ERTAŞ: Ermeniler sözde soykırım iddialarının merkezinde tehcir vakası yatıyor. Savaş yıllarında benim ailem dâhil Doğu’daki Müslüman nüfus Kayseri ve Tokat gibi daha güvenli bölgelere muhacir olarak yerleşmişlerdir. Ermeniler de Suriye’ye… Osmanlıda yaşayan milletlerin çektiği ortak acılardan olan “tehcir”in bugün bilhassa Ermeniler tarafından bu kadar konuşulması veya abartılması normal midir?

CAN: Ermeniler açısından kendi iddialarını destekleyen ve temel teşkil eden olaylar yalnızca tehcirle sınırlı değildir. Tehcirin bir sonuç olduğu, buraya gelinceye kadar olayın her iki millet açısından kültürel ve sosyal boyutlarının bulunduğu Ermeni araştırmacılar ve yandaşları tarafından çok iyi işlemiştir. İmparatorluğu oluşturan milletler arasında Ermenilerin sanat, siyaset ve sosyal değerler itibariyle ön plana çıktıkları, Osmanlı’nın vitrininde yer aldıkları vurgulanmaktadır. Kendi değerlendirmelerine göre; göçebe bir toplum olan Türkler barbar bir yapıya sahiptirler ve ellerinde bulunan bütün kültürel unsurlar başta Ermeniler olmak üzere diğer toplumlara aittir. Bu tür barbar toplumlar kendilerinden üstün olan milletlere karşı içten içe kin ve nefret içerisindedirler. I. Dünya Savaşı’nda yaşanılan olaylar bu nefretin tezahürüdür.


ERTAŞ: Biz Türk milleti olarak meselenin kültürel boyutunu mu atlıyoruz?

CAN: Evet, dediğiniz gibi bugün Türkiye’de Ermeni meselesinin kültürel boyutu tamamen ihmal edilmiş durumdadır. Edebiyatta, müzikte, el sanatlarında ve özellikle de mimaride Türk’e ait ne varsa çoğunlukla Ermeni kaynaklı olduğu vurgulanmaktadır. Mimar Sinan başta olmak üzere Osmanlı mimarlarının çoğunluğu Ermeni olarak kabul edilmiş ve dünyanın her yerinde literatüre bu şekilde geçirilmiştir.

Sinan ile ilgili en iyi kaynak Saî Mustafa Çelebi’nin kaleme aldığı ‘Tezkiretül Ebniye’dir. Mimar Sinan, Saî Çelebi’ye kendi hayatını hikâyesini anlatmıştır. Eğer Ermeni asıllı olsaydı bu eserde görebilirdik, gizlemezdi. Çünkü Osmanlı’da devşirme devlet adamları kimliğini hiçbir zaman saklamamıştır. Mimar Sinan, Orta Anadolu’da yüzlerce yıl Hıristiyan olarak yaşamış Karamanlı olarak bilinen Türk kökenli bir ailedendir. Devşirildikten sonra Müslüman olarak yetiştirilmiştir. Mimar Sinan’ın devşirildiği Kayseri’nin Ağırnas köyünün Osmanlı kayıtlarında bir Ermeni köyü olduğuna dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

ERTAŞ: Mimar Sinan’ı bile Ermeni kabul eden bir zihniyete karşı Türk bilim adamları neler yapmış? Meselâ Osmanlı arşivleri yeterince incelenmiş mi? Tarihi yalanlar, iftiralar ve çarpıtmaların birçoğu arşivlerin incelenmesiyle aydınlatılması gerekmez miydi?

CAN: Sanat tarihi araştırmacıları için arşiv kullanımı oldukça yeni bir konudur. Uzun yıllar ihmal edilmiştir. Bu gün bu ihmalin acısını yaşamaktayız. Arşiv çalışması için üst seviyede Osmanlıca bilgisi ve tarih alt yapısı gerekmektedir.

19. yüzyıl boyunca birkaç nesil halinde Osmanlı imar sektöründe hizmet etmiş, Ermeni asıllı bir aile olan Balyanlar’a da onlarca yapı mal edilmektedir. Son dönem yapılarının pek çoğu bu ailenin fertleri tarafından yapıldığı ve “hassa mimarı” oldukları, bütün sanat ve mimarlık tarihi çalışmalarında yer almaktadır. Ancak bizim Osmanlı arşivlerinde yaptığımız çalışmalar şunu gösterdi ki; bu bilgilerin büyük çoğunluğu eksik ve yanlış. Balyanlar esasen mimar değil, müteahhitlik işlevi üstlenmişlerdir.

19. yüzyıl içerisinde Osmanlı’da yapılar artık ihale ile açık eksiltme (münakasa) yöntemi uygulanarak “kalfa” adı verilen müteahhitlere teslim edilmekteydi. Son dönem Osmanlı mimarlık sistemi iyi incelenmediği için bu konu anlaşılamamıştır. Sözünü ettiğimiz kalfaların en güçlü sermaye sahiplerinin başında da Balyan ailesi gelmektedir.


ERTAŞ: İncelediğiniz belgelerde mimarisinin Ermeni Baylanlara ait olduğu sanılan; fakat aslında Baylanlara ait olmayan eserlere rastlamışsınız. Bu eserler hakkında ulaştığınız bilgileri bizimle paylaşır mısınız?

CAN: Balyanlar’a bağlanan onlarca yapı mevcut. Bunların tamamının gerçek mimarları zamanla ortaya çıkacaktır. Bizim çalışmalarımızda tespit ettiklerimiz arasında şunlar mevcut; Heybeliada Bahriye Mektebi Kirkor Balyan’ın değil, Mühendishane’de otuzyılı aşkın hocalık yapmış ve 1827-29 yılları arasında başmimarlık makamında bulunmuş Kırımlı Mahmut Ağa’nındır. Divanyolu’ndaki Sultan II. Mahmut Türbesi Garabet Balyan’ın değil, Mühendis Halim Efendi’nindir. Sarkis Balyan’ın eseri olarak gösterilen Mecidiye Kışlası (Taşkışla) ve Harbiye Mektebi (Askeri Müze) İngiliz Mimar William James Smith’indir. Yine Sarkis Balyan’a bağlanan yapılardan Baltalimanı Sahilsarayı ile Dolmabahçe Sarayı Tiyatrosu İtalyan Mimar Fossati’nin, Yıldız Hamidiye Camii Rum Nikolaki Kalfa’nın, Aksaray Valide Camii İtalyan Montani, Harbiye Nezareti Binası mühendishaneden yetişen Ali Paşa’nındır. Sarayburnu Antrepoları Simon Balyan’ın değil August Jasmund’un eseridir.

Balyanlar üzerine yapılan çalışmaların “tek yönlü” bir bakış açısı vardır. Bu nedenle de yanlışı ve eksiği çok fazladır. Yapılan yayınlarda bütün aile fertleri için hassa mimarı tabiri kullanılmaktadır. Hassa tabiri 1831 yılı sonrasında mimarlar için kullanılmayan bir ibaredir. Yani bu tarihten sonraki dönemlerde yaşamış biri için hassa mimarıydı şeklinde bir unvanın kullanılması mümkün değildir.

ERTAŞ: Yaptığınız araştırmalar ışığında Balyan ailesi ile ilgili başka hangi yanlış bilgileri fark ettiniz?

CAN: Aldıkları eğitim konusunda da oldukça yanlış bilgiler bulunmaktadır. Kevork Pamukciyan, Sarkis Balyan’ın 1855’te École des Beaux-Arts’dan mezun olduğunu belirtmektedir. Oysa bu tarihlerde Sarkis Balyan İstanbul’dadır. 1853’te Sultanahmet’te inşa ettiği bir hanın çatısının çökmesi nedeni ile hapistedir ve babası Garabet’in kefaleti ile bir süre sonra serbest kalmıştır. Ayrıca İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Aygül Ağır’ın École des Beaux-Arts ile yaptığı yazışmalarda da Balyan ailesinin hiçbir ferdinin bu okulda eğitim almadığı açıkça belirtilmiştir.

Balyanlar hakkında bilinmeyen bir konu da inşaat yolsuzluklarıdır. Osmanlı’da ilk resmi inşaat şirketi “Şirket-i Nafia-i Osmani” adıyla Balyanlar’a aittir. Osmanlı tarihinin en büyük inşaat yolsuzluğu Balyanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. 1871 yılında tamamlanan Çırağan Sarayı’nın müteahhitliğini yapan Sarkis Balyan’ın işçi ve esnafa ait ödemelerin bir kısmını yapmamasından dolayı 1880 yılında hakkında dava açılır. Bu dava ile birlikte diğer inşaatları konusunda da şikâyetler birleştirilerek incelenir. 1886 yılında tamamlanan mahkeme sonucunda Baylanlar’ın üçyüzbin altını aşkın inşaat yolsuzlukları tespit edilir ve bütün mal varlıklarına el konulur. Ancak Sarkis Balyan 1888’de sarayın başdoktoru Mavroyani Efendi’nin aracılığı ile Sultan II. Abdülhamid tarafından affedilir. Bunun sebebini henüz tespit edebilmiş değiliz.

Balyanlar ile ilgili ilginç bir mesele de Kuruçeşme Adası’dır. Balyan hayranlarının yazdıklarına göre Ada’yı 1874 yılında Sultan Abdülaziz “hediye” olarak Sarkis Balyan’a vermiştir. İşin aslı gerçekte hiç de yazılanlar gibi değildir. Sarkis Balyan, saraya bir rapor sunarak inşaat işlerinde kullanılan malzemenin üretimi için bir fabrika yapacağını ve bu fabrika için en ideal mevkiin de Kuruçeşme Adası olduğunu belirtir.

Sultan II. Abdülhamid bu yatırımın faydalı olacağı kanaatiyle 12 Mayıs 1879 tarihinde Kuruçeşme Adası’nı Sarkis Balyan’a tahsis ettirir. Fabrika ile birlikte malların taşınması için adaya bir liman yapılması da yine Sarkis Balyan tarafından taahhüt edilir.

Ancak Sarkis Balyan taahhütlerinin hiç birini yerine getirmez ve adaya üç katlı bir köşk inşa ettirerek yerleşir. Kuruçeşme Adası artık “Sarkis Bey Adası” olmuştur. Devlet tarafından da her ne hikmetse adanın tahsis amacı unutulmuş veya unutturulmuştur!

Sarkis Balyan 1899 yılında ölünceye kadar Kuruçeşme Adası’nda yaşar. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Şirket-i Hayriye Vapur İşletmesi’ne kiraya verilen ada, 1958 yılında Galatasaray Spor Kulübü tarafından Serkis Balyan’ın mirasçılarından satın alınarak sosyal tesis yapılır.

ERTAŞ: Ermeni Balyan ailesinin sanılan birçok eserin asıl mimarının Seyit Abdülhalim Efendi olduğunu tespit etmiştiniz. Abdülhalim Efendi hakkında bilgi verebilir misiniz?

CAN: 19. yüzyılın ilk yarısında çok önemli yapılara imzasını atmış olan Osmanlı’nın son Sermimaran-ı Hassa unvanını taşıyan mimarı Seyit Abdülhalim Efendi’nin eserleri de Balyanlar’ın ismi ile anılmaktadır.

Abdülhalim Efendi Hassa Mimarlar Ocağı içerisinde görev yapan son başmimardır. 1831 yılında bu ocak kaldırıldığında Abdülhalim Efendi kurumun en üst idarecisidir. Bu ocağın yerine kurulan Ebniye Müdürlüğü ve daha sonra Ebniye Muavinliği’nin de başında bulunmuş çok önemli bir mimar. 1798 yılında teşkilat içerisine girmiş 1852 yılında Ebniye Muavinliği’nden emekli olmuştur. 1855 yılında vefat eder. Ellidört yıllık mimarlık kariyerinde çok sayıda yapıya imzasını atmıştır. Fakat ne yazık ki bizim çalışmalarımıza kadar bunların hiç biri bilinmemekteydi. 1825 yılında Başmimarlığa atanırken; mimaride maharet ve cerbezesi (becerikliliği) bedidardır (meşhurdur) şeklinde övülmektedir. İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası’nın bulunduğu alanda inşa edilen ve Kirkor Balyan’a bağlanan ilk Seraskerlik Binası, yine Kirkor Balyan’a ait olduğu yazılan Eski Çırağan Sarayı ve Rami Kışlası, Senekerim Balyan’ın eseri olarak gösterilen Bayezit Yangın Kulesi, Nikoğos Balyan’ın ismi ile anılan Ortaköy ve Hırka-i Şerif Camileri, Garabet ve Nikoğos Balyan’a ait olduğu söylenen Dolmabahçe Sarayı Seyyit Abdülhalim Efendi’nin eserleridir.

ERTAŞ: Bütün bu gelişmeler ve çalışmalar ışığında Ermeni meselesini ve sözde soykırımı sadece siyasi bir mesele olarak ele almak veya tarihçilere bırakmak çok yanlış. Bu bağlamda konuyla ilgili son değerlendirmenizi alabiliri miyiz?

CAN: Bütün bu gelişmeler karşısında meseleyi yalnızca tarihçilere bırakmak yapılabilecek en büyük yanlıştır. Hemen her alanda Ermeni iddia ve yayınlarına karşılık ciddi bilimsel yayınlar ortaya konulmalıdır.

Son günlerde yaşanılan olaylar şunu göstermektedir ki yakın bir gelecekte Ermenilerin talepleri doğrultusunda Türkiye’yi masaya oturmaya zorlayacaklardır. Yıllardır sürdürdükleri yayınlar ve iddialar ortaya konulacak dosyaların ana kaynağını teşkil edecektir. Bunlara karşı Türkiye’nin elini kuvvetlendirecek bilgi ve belgeler bu günden hazır tutulmalıdır. Unutmayalım ki yarın hepimiz için çok geç olabilir!

Türkiye’de ezber bozmak en güç işler arasındadır. Kemikleşmiş yanlışlıkları düzeltmek zaman alacaktır. Biz mimarlık tarihimizin bir döneminin yanlışlıklarını ortaya koyuyoruz. Bütün bunlar ilgili kurumlar tarafından dikkate alınması gerekmektedir. Mimarını tespit ettiğimiz yapılar yeniden tescil edilmeli, bundan sonra yapılacak yayın ve tezlerde aynı hatalar tekrar edilmemelidir. 2010’da Kültür Başkenti olacak olan İstanbul’un idarecileri özellikle mimari anıtların tanıtımlarında aynı hatalara asla düşmemelidirler.

ERTAŞ: Sayın Can, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 143
Toplam yorum
: 2363
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2295
Kayıt tarihi
: 22.08.07
 
 

Bu âlem içinde aileme zaman ayırmak, gezmek, okumak, fotoğraf çekmek, resim çizmek ve iş hayatı h..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster