Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ocak '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
2859
 

İstanbul hikayeleri: Büyükada II.Bölüm "Gözyaşları hiç dinmedi"

İstanbul hikayeleri: Büyükada II.Bölüm "Gözyaşları hiç dinmedi"
 

Prinkipo’nun topraklarına saray kadınları da sürekli olarak sürgüne yollanırdı. Sürgün kadınlar, Kadınlar Manastırı’na kapatılırlardı. Kadınlar Manastırı’nı, İmparotoriçe İrene inşaa ettirmişti ama gün gelip kendisinin de oraya kapatılacağını hiç düşünmemişti. 802`de soylular ve yüksek saray bürokratları İmparatoriçe İrene aleyhine bir komplo kurarak, Büyük Sarayı ele geçirdiler. Daha sonra da, Hipadrom`da bir halk toplantısı organize ettiler ve İrene`nin tam yetkili İmparatorluktan azledildiğini toplanan halka açıkladılar. İrene, başkent merkezine getirildiğinde, çok vakur bir duruşu vardı. Sakin duruyordu ve gözünde tek damla yaş yoktu. Devrik imparatoriçe önce, Prinkipo’da bulunan manastıra başrahibe olarak kapatıldı. Sonra ise, Midilli Adası’ndaki manastıra sürgüne gönderildi. 9 Ağustos 803’de orada hayat gözlerini yumdu. Cenazesi İstanbul`a getirilerek Prinkipo’daki manastırına gömüldü.

Prinkipo’nun, Bizans dönemindeki işkencelerle dolu ızdıraplı dönemi tam 700 yıl sürdü. Günlerden bir gün, Osmanlı Padişahı Sultan Mehmed Han’ın, İstanbul’u kuşattığı haberi yankılandı her yanda. Adalar, 1453 yılı Nisan’ında, Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey komutasındaki Osmanlı donanması tarafından fethedildi. Sıra Prinkipo’ya geldiğinde, Bizanslılar, O’nu Osmanlılar’a vermemek için çok mücadele ettiler. Ada’yı koruyan kale teslim olmuyordu. Ama Osmanlıların savaştaki, güç ve dehalarına, Ada’nın kale muhafızlarının direnmesi mümkün değildi. Kanlı bir savaşın ardından kale teslim oldu. Kısa bir süre sonra da, Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethetti. Hem dünya için hem de Ada için bir çağ kapandı, diğeri açıldı.

Prinkipo artık, Büyükada’ydı.Bu dönemden sonra, Ada’ya huzur hakim oldu. 16. yüzyılın başlarına kadar boş kaldı toprakları. Çamların, kır çiçeklerinin rayihası ve kuşların huzur dolu cıvıltısıyla doluydu her yer. 16. Yüzyılda ise, yerleşim başladı. İlk yerleşimcileri, fakir Rum balıkçılar, bahçıvanlar, inzivaya çekilmiş yoksul keşişlerdi.

 Büyükada, İstanbul’un, batılı yüzüydü. 1856 Islahat hareketlerinin getirdiği özgürlük havası ve ekonomik canlanmayla beraber, Osmanlı Ülkesi’nin, yaşam tarzı batıya en yakın, en zengin ve en özgür köşelerinden birisi olarak anılmaya başladı. Padişah II. Abdülhamid döneminin son yıllarında, Ermeni, Musevi ve az sayıda Türk ailesi yaz aylarında Ada’ya gelmeye başladılar. O yıllarda, II. Abdülhamid, Ada’ya mimari bakımdan dikkat çeken Hamidiye Camii’ni de yaptırdı. Nüfusu 3000’e yaklaşan Büyükada’ya vapur seferlerinin başlaması ise Ada için daha hareketli günlerin başlaması anlamına geldi.

Büyükada, sürgünleriyle ve yaşayanlarıyla olduğu kadar gizemleriyle de anılıyordu. İsa Tepesi’ndeki, kasvetli bir ahşap yapı olan, eski Rum Yetimhanesi’nin gizemli ve hüzünlü bir hikayesi vardı. 1898 yılında, Fransızlar tarafından otel olarak inşa edilen bu yapı, daha sonra 1902 yılında Eleni Zarifi isimli Rum bir kadına satıldı. Bu tarihten sonra Rum çocukları için yetimhane olan yapıda bir gün yangın çıktı. Yangın büyük maddi zarara neden olmasa da bazı çocukların yanarak ölmesine yol açtı. Bu yangın sırasında kaçmaya çalışan çocuklardan biri bahçedeki kuyuya düştü. Çocuk sesini kimseye duyuramadı. Onu bulmak için kuyuya bakmak da kimsenin aklına gelmedi ve yetim kuyuda can verdi. O gün bu gündür bazı kişiler bu metruk yapıdan çığlık seslerinin yükseldiğini duyarlar. Onlara göre, bu çığlık sesleri, kuyuda can veren çocuğa aittir.

Ada’nın ‘sürgün yeri’ kaderi ise bir türlü değişmedi. 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından sonra II. Abdülhamid, bazı nazır ve paşalarını Büyükada’da mecburi ikamet ettirdi. Bu zatların Büyükada’da yaptırdıkları konak ve yalılarla Ada zengin ve gösterişli bir görünüm kazandı.
Stalin dönemi Rusya’sından sürgün edilen, Lenin döneminin önde gelen siyasetçilerinden Troçki’ de, O’na sürgün edilen isimler arasında yerini aldı ve tam 4 yıl boyunca Ada’da yaşadı.

Daha sonraki yıllarda ise, Ada’ya gönüllü sürgünler gelmeye başladı. Büyükada’nın en ünlü gönüllüsü, Türk Edebiyatı’nın büyük romancısı Reşat Nuri Güntekin’di. Yazar, büyük sükse yapan romanı Çalıkuşu’ndan, kazandığı parayla Maden Mevkii’nde bir ev aldı ve uzun bir süre Ada’da yaşadı. Mahmud Ekrem ve Ruşen Eşref Ünaydın’ da Büyükada’nın müdavimlerindendi. Büyükada’daki bir başka gönüllü sürgün ise, yazar, tarihçi ve musikişinas Ahmed Refik ‘ti. Araştırmacı Muzaffer Gökman’ın “Tarihi Sevdiren Adam” diye nitelendirdiği Ahmet Refik, 1933 yılındaki üniversite reformu sonrasında İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden uzaklaştırılınca, Büyükada’da inzivaya çekildi ve vefatına kadar Ada’da yaşadı. Hastalık döneminde Heybeliadalı değerli bestekar Osman Nihad Akın, üstadı ziyarete geldi ama Ahmet Refik’in hasta olması sebebiyle görüşemedi. Bunun üzerine duyduğu üzüntüyle:
 

“Yine bu yıl ada sensiz

İçime hiç sinmedi

Dil’de yalnız dolaştım hep

Gözyaşlarım dinmedi” dizelerinden oluşan meşhur şarkısını besteledi.

Ada, en parlak dönemini Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşadı. Bu dönemde İttihat ve Terakki’nin fikir babası olarak tanınan Ziya Gökalp, Ada’da kalmaya başladı ve O’nun, cuma günleri tertip ettiği toplantılara, Fuat Köprülü, Celal Sahir Erozan, Ahmet Ağaoğlu, Necmeddin Sadık, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yahya Kemal gibi edip ve düşünürler katıldı. Ayrıca Ada’da, Rusya’dan kaçarak adalara yerleşen Beyaz Ruslarla beraber yeni eğlence yerleri açılmaya başladı. Kısa sürede batılı yaşam tarzı Ada’ya hakim oldu. Ada, artık İstanbul’un sayfiye ve eğlence merkezlerinden biriydi.

Büyükada, sefalarıyla meşhurdu. Gökte dolunay göründüğünde, mehtap sefalarına çıkılır, yakamozlar üzerinde süzülen kayıklardan şarkılar yükselirdi:

“Ada sahillerinde bekliyorum

 Seni her zaman seviyor özlüyorum…”

Yaz bahçelerinin tadına ise doyulmazdı. Fasıllar geçilirdi, ud eşliğinde:

 “Nerede o mis gibi zambaklar

 Sararıp solmak üzere yapraklar…”

İlk olarak 1925’de Ada’dan göçe zorlanan Rumlar ise, o mis gibi zambakların kokusunu hep özlemle hatırladılar. Gözyaşları hiç dinmedi. Ada’dan ziyaretçileri geldiğin de hasretle sarılıp "Ada kokuyorsun," diyorlardı. Mezarlarına konulması için Ada toprağı istiyorlardı. Onlar, kimilerine göre, Türkiye’de Rum, Yunanistan’da Türk tohumuydular ama gerçekte , Adalıydılar ve hep de öyle kaldılar.

https://twitter.com/ozlemsuyev

http://www.istanbulajansi.com/9/1/33/174/istanbul-Hikayeleri:-Buyukada-II.Bolum- 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Kaleminize sağlık Ozlem Hanım.Harika bir Ada yazısı,Teşekkürler,yazılarınızda başarılar, Sevgiler

GOKOYA 
 25.01.2013 17:01
Cevap :
Çok teşekkürler.Sevgiyle kalın...  28.01.2013 10:00
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 67
Toplam yorum
: 19
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 688
Kayıt tarihi
: 18.07.09
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo- Televizyon Bölümü'nü bitirdi. 1987 yılından bu yan..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster