Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Nisan '17

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
34
 

İstanbul Hikayesi

Sabah beri yağan yağmur, öğleden sonra dinmiş, hava güneşe dönmüştü. İstanbul sokakları yağmur sonrası daha bir güzel olur, hele mevsim bahar ise...

Okuldaki dersim bitmiş, kendimi İstanbul sokaklarına atma derdine düşmüştüm. Çantamı yanıma almadan sadece gazetemi ve akşam okuyacağım kitabı koltuğumun altına alarak binanın kapısına doğru yürürken, aynı kürsüde beraber çalıştığımız Figen Hanım'la karşılaştım. O da benim gibi dersini bitirmiş, çıkıyordu. Nişantaşı'na kadar yürüyeceğini söyleyince, ben de Harbiye'ye müzeye gideceğimi söyleyip kendisine eşlik etmek istediğimi, yol boyunca laflayabileceğimizi teklif ettim. Tereddütsüz kabul etti, sevinmiştim.

İstanbul doğumlu, iyi eğitimli, şık ve güzel bir bayan Figen Hanım. Üstelik bekar! Akaretler Caddesi boyunca Maçka'ya doğru yürümeye başladık. Oradan buradan laflarken, birkaç yıl önce okuduğum bir makalesine atıf yapıp; "Tek Parti Dönemi demokrasisinin kusurlarına" lafı getirdim. Bu konuda pek anlaştığımız söylenemezdi. 

-"Daha iyisi olabilirdi" dedi. "Metazori uygulamalar, halktan beklenen desteği görmedi, görmez de! Popülist politikalarla bir yere kadar varabilirsiniz, sonra halk sizi 50 seçimlerinde olduğu gibi ağır bir şekilde cezalandırır" diye devam etti. 

-Konjonktür farklıydı, demokrasiyi içselleştiren bir toplumda yoktu o zaman, diye bir itiraz da bulunmak isteyince;

-Katılmıyorum size, dedi, "çünkü, seçim yapıyorsunuz ama ortada tek bir parti var ve bu seçimler plebisite dönüşüyor, adeta halktan güvenoyu ister gibi birşey. Üstelik kırsalda jandarmanın eli sopalı. Köylü sadece Halk Fırkası'nı oyluyordu. Sonra mesela Dersim Olayları ve Trakya Yahudileri gibi halen aydınlatılamamış bir takım karanlık sayfalar öylece çevrilmeyi bekliyor...

-Ama Avrupa'da bile o zaman bırakın demokrasiyi, totaliter faşist rejimler filizleniyordu. Savaş kılıçları çekilmiş, demokrasi, insan hakları vs kimsenin umrunda bile değildi Hocam!

-Bakın, ben sadece eleştiriyorum, daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum. İdealize edilenle pratikteki bence çok farklıydı. Ama yine de belli bir eşiğin üzerine çıkıldığı doğrudur. Tamamıyla olumsuzlamıyorum. Faşizm Avrupa'yı domine etti diye biz de faşizme meyil verecek değildik ya...

-Aman Efendim, faşizmin f'si bile geçmemiştir Genç Cumhuriyet'e, ne münasebet?

-Kim bilir?..

Böylece konuşurken Teşvikiye Caddesine kadar varmıştık. Bu sokaklardaki yapıların birçoğu Cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilmiş modern binalardı. Sokaklar düzenli ve temizdi. Keşke İstanbul'un her sokağı her caddesi böyle olsa diye düşünmeden edemiyordum yol boyu yürürken. Camiyi geçtikten sonra bir binanın önünde durduk. Figen Hanım;

-Ben burada sizden ayrılmak zorundayım Sayın Hocam, evim burada, dedi nazikçe gülümseyerek. "Ama vaktiniz varsa buyrun yukarı, annemlerle bir fincan çay içebiliriz." dedi yine gülümseyerek. O'nun bu gülüşüne kayıtsız kalamadım. Zaten Askeri Müze'ye falan da gitmeyecektim, masum bir yalan söylemiştim, aslında Osmanbey'den Sarıyer otobüsüne binip eve gidecektim. Teklifini kabul ettim.

Eski binanın temiz ve gösterişli merdivenlerinden üçüncü kata kadar çıktık. Kapıyı orta yaşlarda bir kadın açtı. Hizmetliydi sanırım. Evin geniş salonunda beyaz saçlı, şık giyimli, yaşlı bir bayan, büyükçe bir kitaplığın önünde kitap okuyordu. Bizi görünce ayağa kalktı, gözlüklerini değiştirdi, bana doğru dönerek;

-Hoşgeldiniz Beyefendi", dedi. Sonra Figen Hanım'a döndü; "Siz de hoşgeldiniz Hocam" dedi.

-Hoşbulduk, diyerek selamladık kendisini. Figen Hanım beni tanıttı;

-Aynı kürsüde mesai arkadaşım Selim Bey, dedi.

-Öyle mi? Ne kadar güzel, tekrar hoşgeldiniz Sayın Hocam, bendeniz Ülkü Tınaz, diyerek beni onurlandırdı.

Eski ama şık, kaliteli mobilyalarla döşenmiş salonda kitaplığa yakın bir koltuğa buyur edildikten sonra, çay ya da kahve diye tercihimi sordular. Güzel bir çaya evet dedim. Ülkü Hanım bana dönerek;

-Demek İnkılap Tarihi Kürsüsü'ndesiniz? diye sordu.

-Evet Efendim. Bu sene başında başladım bu okula. Daha önce taşrada bir üniversiteydim. 

-Çok güzel Sayın Hocam, başarılar diliyorum size. 

O sırada bize kapıyı açan kadının sürdüğü bir tekerlekli sandalyede oturan epey yaşlı bir kadın salonun ortasında belirdi. Zayıf mı zayıf, avurtları çökmüş, derisi çekilmiş, bembeyaz düz saçları, gözünde eski bir gözlük, üstünde sanki 30-40 yıl öncesinden el örmesi bir yelekle camın önünde durdu. Caddeye bakan pencereden öylece dışarıyı seyretmeye başladı. Ne bir ses ne bir mimik, hiçbir yaşam belirtisi vermiyordu. Garipsemiştim, o sırada Ülkü Hanım:

-Saadet Hanım, annemdir, diyerek tanıttı yaşlı kadını. Şaşırmıştım! Ülkü Hanım bile epey yaşlıyken annesinin de yaşıyor olması ilginçti. Devam etti:

-Kendisi Cumhuriyet ile yaşıttır. Ankara Hukuk'un ilk kız mezunlarındandır. Emekli hakimdir. Babam sizlere ömür, vefatından sonra annemle beraber yaşamaya başladık. Eşimin vefatından sonra da işte böyle üç nesil kadın beraberiz bu evde.

-Öyle mi? Başınız sağolsun Efendim.

-Sizler sağolun. Ancak artık bizleri ne tanıyor, ne de konuşuyor! Şu meşhur yaşlılık hastalığı var ya alzheimer denen, işte o hastalıkla muzdarip. Öylece bütün gün caddeyi seyreder. Kim bilir ne düşünür bütün gün?

-Bir asıra yakın hayat kolay değil Efendim. Üstelik, yeni inşa olan bir ülkede, yıllarca zor bir görev ifa etmek...

-Bakın Sayın Hocam, çok güzel değindiniz. Annem ve rahmetli babam hukuku bitirdikten sonra mesleklerini icra etmeye başladılar. Kızların evden çıkamadığı bir ülkeyi düşünün, bir de okutulan kızların hakimlik gibi zor bir makama getirilen bir ülkeyi düşünün! Cumhuriyet bu bakımdan çok büyük bir devrimdir. Öyle değil mi Figen Hanım?

Figen Hanım çayını yudumlarken, sadece başını sallamakla yetindi. Ortam biraz gerilmişti sanki. İşgüzarlık yaparak:

-Evet Efendim, çok haklısınız, dedim. Bu lafıma sevinen Ülkü Hanım:

-Bakın, Sayın Hocam da katılıyor bu hususta. 

Figen Hanım biraz soğuk bir ifade ile annesine dönerek:

-Rica ederim anneciğim. Bu konudaki görüşlerimi biliyorsunuz, sizin gibi düşünmek zorunda değilim. Sigara içmek için izninizi istiyorum, diyerek salondan ayrıldı. Ülkü Hanım bana dönerek:

-Kendisi Avrupa'da eğitim aldı. Anlaşamadığımız tek konu bu! Nedense sürekli eleştirel bakıyor Cumhuriyet'e. Kadına verilen önem bile tek başına büyük bir olaydır, değil mi Efendim? Kadına seçme hakkının verilmesi, kariyer mesleklerinde görevlendirilmesi ne büyük bir devrimdir? 

-Evet, çok haklısınız. Beşiktaş'tan buraya gelene kadar bu konular üzerinde lafladık kendisiyle. Farklı düşünmesi gayet normal ancak bu fikir özgürlüğünü de Cumhuriyet'e borçluyuz kanımca.

-Çok güzel söylediniz. Rahmetli babam savaş yıllarında doğmuş ve bize Osmanlı'nın son zamanlarını Cumhuriyet'le kıyaslayarak anlatırdı. Bizlere Cumhuriyet'in ekmek gibi, su gibi, hava gibi bir nimet olduğunu telakki ederdi biteviye. Ben de bu ülkenin okullarında okuyarak doktor oldum ve genç yaşımdan itibaren hayatımı mesleğimle kazanma fırsatını yakaladım. Şimdi buradan bakarsak, nankörlük etmek istemem doğrusu...

Onaylamak maksadıyla kafamı salladım. O sırada Figen Hanım içeri girdi. Ben müsaade istedim. Yaşlı kadına gözüm ilişti; öylece bir heykel gibi camdan dışarı bakıyordu. Beni nazikce uğurladılar. Caddeye çıkınca istemsizce apartmanın camına baktım, yine orada öylece duruyordu Yaşlı Kadın. Hakim Saadet Hanım. O'nu cübbesiyle hayal ettim; genç bir bayan hakim. 40'lı yılların Türkiye'si; Anadolu'nun küçük kasabaları, devletten korkan taşra insanı, hakim cübbesiyle şimdi bir canı çekilmiş bu kadın o zaman kim bilir ne kudretliydi bu gariban taşralının gözünde!.. Bunları düşünürken, nedense aklıma bir türkü geldi: Bodrum Hakimi Mefaret Hanım. "Bodrumlular erken biçer ekini, feleğe kurban mı gittin Bodrum hakimi..." diye devam eden. İntihar etmişti O, hüzünlü bir hikaye konusu...

İlginç hayatlar dedim kendimce. Eğitimli bir İstanbul ailesi ve hikayesi yazılacak karakterler...

Bir sigara yakıp, Valikonağı Caddesi'ne doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Artık yağmur sonrası çıkan güneşin sıcağı iyice hissediliyordu.  Az sonra Osmanbey'den geçen ilk Sarıyer otobüsüne attım kendimi. Boğaz'ın bu güzel semti hiç de böyle tıkış tıkış binalara ve o binalar içindeki böyle ilginç ailelere sahip değildi. Denizin insanları farklı olurdu; böyle sizli bizli mesafeli değil; içten, sıcak, neşeli, hayat adamı, yosun ve deniz kokulu... Sıkılmıştım buralardan; bu gösterişli binalar da, temiz caddeler de sizin olsun diye içimden geçirerek otobüsün bir an önce Sarıyer'e varmasını istiyordum, çünkü püfür püfür esen sahildeki, her zaman iki tek attığım balıkçının özlemi sarmıştı artık beni...

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 167
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 2648
Kayıt tarihi
: 14.05.14
 
 

Kamu yönetimi ve sosyoloji öğrenimi... Tarih bölümüyle devam eden öğrencilik... Siyasetbilim, top..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster