Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Kasım '09

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
377
 

İstanbul ile DörtYüzBin yıllık yaşam yöresi

İstanbul ile DörtYüzBin yıllık yaşam yöresi karşısında Seksen Altı yıllık henüz çok genç Kültür Bakanlığı ne yapsın?

>Tabii aşağıdaki bilgiler konusunda, görevi turizm ya da rehberlik olanlar dahil, Beş On kişi haricinde kimsenin bir şey bilmediğinden eminim. İşin abes yanı: bu kişilerin bunları öğrendikten sonra da, pek bir şey yapacaklarına kanî de değilim. Ama Altı asırlık bir İstanbullu olarak görevimi yerine getirmeyi istedim. Bakan Bey isterlerse ben Yarım Burgazın da mağaranın da yolunu gösterebilirim.<>

“İstanbul. Marmara.. Boğaz... Kara deniz!..” demesi çok kolay. Ancak, yapılan istatistiklere göre: İstanbul’da ikamet eden nüfusun %6.7’sinin halen denizi dahî görmediği, böylesine her tür aklın tutulmuş olduğu bir ortamda, ben kime, neye göre, ne yazıyorum? Bunu tam kestiremiyorum. Zîra biliyorum ki; bazıları burnunun dibindeki denizi, bazıları da gözünün önündeki gerçeği göremez. Görselerdi bu tür yazılara ihtiyaç mı olurdu? Pekiyi de bu görülemeyen gerçek ne, nerede ve en önemlisi de neye göre bir gerçek? Nerede? Nasıl? Neden? gibi, “N” harfi ile başlayan sualleri, biz sormayı çok sever, aldığımız cevaplar üzerine dedikodular, komplo teorileri, vehimler üretmeye de fazlası ile bayılırız. Bu “N” ile başlayan sualler arasında, en sık sorulması gereken bir suali ise, birbirimize neredeyse hiç sormayız. Hatta bazılarımız böyle bir sualin varlığından, öneminden, ciddiyetinden bile haberdar değildir. Kaldı ki, bu sualin sorulması halinde, bazılarının verdiği cevap da, genellikle abesle iştigâl mertebesinde bir cevaptır. Sualin kendisi “Neye göre?” sualidir. Zîra her şey, bir başka şeye göre olur, bir başka şeye göre yapılır ya da bir başka şeye göre şekil alır. Bizim insanımız da, bu çok ciddi suale, genellikle “Bana göre” cevabını verir. Zîra o kişi o işi neye göre yaptığını? Esasen hiç düşünmemiştir bile. “-Tamam da Sen kimsin ki? Herhangi Bir şey Sana göre olsun?!.” dediğinde ise; cevap “-Sana ne, benim kimliğimden!.. Ben bana göre diyorsam bana göredir...” şeklinde olur. İşte bu sebeple de hukuk dahil, bizim milletin her işi, maalesef fertlerin keyiflerine göre şekil alır. Tabii bu arada bizler genel olarak, bu “N” harfli sualleri severiz de; “N” ile nasıl ilgileneceğimizi iyi bilemeyiz?!. Oysa, kendine ve çevresine sürekli olarak “Neye göre?” sualini sormayı görev bilen ve bu suali gereği veçhile cevaplamasını da başaranlar, biz halâ demokrasi açılımı ile boğuşurken, gerçek manada muvaffak olan fert ve millet moralleri yaratırlar. Tabii o morallerle de, beşer ve beşeriyet adına, sürekli doğru ve müspet neticelerin peşi sıra ilerlerler. 1989 Senesinde, Kanada Mc.Gill Üniversitesinde, yukarıda anlattığım tefekkür disiplini içinde düşünen birileri, o morâl ile insan ve tarihine dair varsayımlar adına, sualler ve cevaplar üretirken, saygı ve tahammül ile sürdükleri insanlık tarihinin izleri, Onları, bugün, İstanbul Arkeoloji Müzesindeki bir vitrinde sergilenen buluntulardan, elde edilen DNA testlerine göre: DörtYüzBin yıl öncesine, Türklerin ve Avrupalı’ların en eski yerleşim mahalline götürmüştür. BirMilyon yıldan da evvel, Etiyopya’dan çıkıp, Arabistan yolu ile DörtYüzBin yıl önce, Anadolu’ya gelen bu ilk insanlar, avcılık ve balıkçılık ile geçinmekteydiler. Ne tekim buluntular arasında ve müzede teşhirde mevcut olan, çakmak taşı ve kemikten yapılmış aletler de, bu gerçeğe işaret etmektedir. O tarihte Marmara, Boğaz ve Karadeniz olmadığı, boğaz sadece bir dere yatağı şeklinde bulunduğu için, bu insan gruplarından bir kısmı, zaman içinde Asya’dan Avrupa’ya yürüyerek, İstanbul üzerinden geçmiş olan kişilerdir. Hatta çiftçilik bile bu sayede Asya’dan Avrupa’ya bu kişilerle geçmiştir. Bir başka değişle: Avrupa’nın medeniyeti İstanbul’da ve İstanbul’dan başlar. Ayrıca bu silsileden olup, İstanbul ve çevresinde diğer bazı buluntular, Dudullu’da: YüzBin, Moda’da ve Fikirtepe’de ElliBin ve Büyükçekmece’de KırkBin İle AltmışBin yıl öncesindeki, aynı grubun sülâlesine ait ayak izlerine işaret etmektedir. Halk arasında Nuh Tufanı olarak bilinen, eski bir rivayete göre, zamanımızdan OnİkiBin yıl, yeni bulgulara göre de, zamanımızdan YediBinBeşYüz yıl öncesine rastlayan dönemde, suların yükselmesi neticesinde, Ak Deniz taşarak Marmara, Boğaz ve Kara Deniz’i meydana getirmiştir. Tabii gerek tabiat ve gerekse insan hareketleri üzerinde de, bu müthiş tabiat olayı, gayet etkili bir değişim olmuştur. Bu olaydan milenyumlar sonraki, günümüzün Sayın Kültür ve Turizm Bakanı, benim son makalemi kanıtlar nitelikte, geçen gün bir TV kanalında görüş serd ederken, Bizim milletçe zaman özürlü olduğumuzu, belli ve geniş süreç içinde hiçbir şey yapılamadığını, bundan sonraki süreçte de hiçbir şey yapılmasının mümkün olamayacağını, esasen bir kültür başkenti olmanın da abartılmaması gerektiğini, zîra bu durumun üç kent arasında paylaşılmakta olduğunu söyledi. Sayın bakanın sözlerinde iştirak ettiğim taraflar olduğu gibi, kökten karşı olduğum taraflar da var. Zîra konuşulan İstanbul şehri. Amerika kıtası gibi sıradan bir kara parçası değil. Hatırlanacağı üzre ben de son makalemde, bundan sonraki süreç içinde, sirk bile kurulamaz, demiştim. Bu türlü ihmaller bizler için bilindik ve sıradan işlerdir. Zîra o memurîn kadrosu ile bugün yapılanlar bile bir mucizedir. Ancak, bir konuda çok ciddi bir ümidim olduğunu söyleyeyim. Hem de Dünya’da flaş olacak, çok büyük bir süratle de 2010 yılına yetiştirilebilecek bir konuda, evet ümidim var. İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenen ve DörtYüzBin yıllık medeniyete ait olan objelerin bulunduğu yer, esasen İstanbul hudutları içinde ve Yarım Burgaz mevkiinde, TEM otoyoluna 1 km. mesafede olan bir yerdir. Burada içeriden birleşik üç mağara bölümünden oluşan, çok büyük bir mağara vardır. Mağaraya alt kapısından girildiği zaman, büyük ve geniş bir ortama kavuşulur. On metre sonra sağ üst tarafta daha küçük bir bölüm daha vardır. Mağaraya oradan da girilebilir. Ancak bu her iki bölümü de ardında bırakıp ilk girişe göre karşına gelen dehlize girdiğin zaman, sağlı sollu odalardan oluşan 1200 ile 1500 metre uzunluğunda, bir koridor başlar. Bu koridorun en sonunda da akan çağlayan bir de su vardır. Herhalde başka şeyler de vardır. Dışarıda ve mağara alanının en üstünde, nekropol gibibir gömü alanı olduğu da bilinmektedir. Bu mağaralarda beş değişik yaşam evresi tespit edilmiştir.. Helenistik devirde burada bir tapınak, Hıristiyanlık döneminde yine üst mağarada bir kilise oyularak yapılmış, mihrap kubbe ve apsis dahî bugün bile görülebilmektedir. İçerde ve çevrede yapılmış olan araştırmalarda, pişmiş toprak kaplar gibi neolotik çağın araç ve gereçlerine de rastlanmıştır.

Avrupa’nın medeniyeti İstanbul’da başlar.
Aslında bu söz bir reklâm sloganı olacak ehemmiyet ve ciddiyette bir sözdür. Hatta bu söz, kullanmasını bilenin ağzında, AB’yi sıkıntıya da sokacak bir sözdür. Ancak yeni nesil bu tür ciddi reklâmlardan anlamaz. Biz bu sözü boşuna etmedik. Özüne uygun olduğu için, gerçek ve tarihe uygun, DörtYüzBin senelik ahfadımızın mazisine göre ettik. Avrupa medeniyetinin ve bizim atalarımızın ikametgâhı olarak, Yarım Burgaz mağarası, elimizdeki değişmez ve tek kanıttır. İyi de o zaman biz neye göre Avrupa Birliğinde değiliz?.. Böyle mucize bir mağara, Dünya’da her kimin elinde olsa, etrafı süratle sit alanı olarak ilân edilir. O mucize mağara ve çevresi müthiş bir mega proje olarak, aklın alamayacağı bir vüsate kavuşturulurdu. Muhtemelen hiçbir taşına zarar verilmeden, cam fanuslardan oluşan üniteler düzeninde, o mağaranın içine Dünya’da bir benzeri bulunmayan ve ışık cümbüşünden geçilmeyen, müthiş bir otel yapılırdı. DörtYüzBin yıl önceki dedesinin ninesinin yattığı mağarada yatmak, paha biçilmez bir haz olurdu, her halde her insan oğlu için. 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul için de, böyle bir olay, müthiş flâş bir mesele olarak Dünya kamu oyu önünde iyi notlar da alırdı. Bu anlattıklarım, halen yetiştirilebilir muazzam ve fikri pahalı, maliyeti ucuz bir projedir. Buna rağmen o mağarada ve çevresinde tek bir şey yapılmayacağından maalesef eminim. Mağaranın bugünkü çöpler ve pislikler içindeki içler acısı haline, ne kadar üzülsek yeridir. Tarihine toprağına, asarına ve dinine bu kadar cahilce yaklaşan bir toplum için, Yarım Burgaz, kendimizi sorgulamamız gereken, tarihin başladığı ama bu millet için maalesef sözün bittiği başka bir yerdir. İşte bizi bu aymazlığımıza göre AB bünyesine almak istemiyorlar. Acıdır ama gerçektir ki; DörtYüzBin yıl öncesini saymayan ve onu değerlendiremeyen akıldakiler, Hiçbir şeyi saymaz ve değerlendiremezler. Ben böyle yazdıkça herkes kızıyor bana. Ama gerçeğin asıl yüzü bu. İstanbullu’yum diyen kaç kişi bu mağarayı gezmiştir? Hakkında ne bilmektedirler?.. Sayın Bakanımızın bu konudaki fikri ne ve mağaranın istikbâli için neye göre olacaktır? Gerçekten öğrenilmeye değer... Haydar Volkan Çiftehavızlar:04.11.2009

Not: Ben buna benzer bir hususta, Küçüksu için, başka bir yazı daha yazdım. İstanbul’a aşırı turist çekecek ve gelir sağlayacak bir projeydi o da. Ama tek reaksiyon alamadık. Ekonomiyi en önde tutan bir parti anlayışına rağmen, bu neye göre yönlendirilen bir çalışma anlayışıdır? Bunu pek anlamak mümkün olamıyor.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 148
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 490
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster