Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Nisan '09

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
1794
 

İstanbul'u neden seviyoruz?

İstanbul'u neden seviyoruz?
 

İstanbul, dünya kenti.


İstanbul, bir zamanlar Türkiye'nin Almanya'sıydı. Bu toprakların özellikle doğusunda yaşayan insanların düşlerini büyük kent İstanbul parlatıyordu. Çünkü, herşey bu kentteydi. Para kazanmak demek illâ ki İstanbul'da olmak demekti. Nitekim, Türkiye'nin güneyinde iş yapan Sakıp Sabancı'ya, Turgut Özal ne demişti de Sakıp Ağa malını mülkünü alıp İstanbul'a gelmişti tâ Adanalar'dan? Biz bunun yanıtını Sakıp Sabancı'nın bir söyleşisinden öğreniyoruz: "Büyük iş yapacaksan büyük kentte olmalısın Sakıp Ağa, İstanbul'a git".

Nirvana'ya ulaşmış bilge kişi Turgut Özal'dan, Budist rahiplerin yol gösteresine benzer bir öğüt alan Sakıp Ağa durur mu? Bakın siz de "durmaz" dediniz. Nitekim o da durmadı ve doğruca İstanbul'a geldi. Sonuç olarak Turgut Özal haklı çıktı ve Sakıp Ağa "Sabancı Holding" oluverdi ve dünya sermayedarları arasında yerini çoktan aldı.

İyi de bu ülkede tek bilge kişi Turgut Özal mıydı? Tabi ki değildi. Anadolu'nun henüz elektrik, yol, su, okul, öğretmen girmemiş ilçe ve köylerinde de bilge ihtiyarlar vardı. Onlar da çoluk çocuğuna, torun torbasına "İstanbul'a gidin orada zengin olun" vasiyetleri vardı. Eğer, "Anadolu'ya bir kısrak başı gibi" uzanan bu Türkiye toprakları bir tahterevan gibi olsa bu bilge kişilerin "göç" öğütleriyle şimdi batıya doğru aşağıya çökmüş, doğu tarafı ise bomboş havaya kalkmış olurdu. Çünkü, nüfus özellikle 1950'li yıllardan sonra büyük bir hızla batıya doğru göç etti. Bugün, Anadolu'nun öyle yerleşim yerleri var ki nüfusu 3 ya da 5 kişi. Seçimlerde gördünüz işte bir mahalle muhtarının seçmeni yalnızca 2 kişi.

Bilge insanların yol göstermesiyle akın akın İstanbul yolunu tutan bu insanlar şimdilerde bu kentin nüfusunu 17 000 000 (on yedi milyon)a çıkardılar. 1960'lı yıllarda ünlü tarihçi Yılmaz Öztuna 2000'li yıllarda İstanbul'un nüfusunu 2 000 000 (iki milyon) kişi tahmin ediyor ve soruyordu: "Bu kadar nüfusu İstanbul nasıl barındıracak?". Elbette Yılmaz Öztuna büyük yanılgıya uğradı. Hem de neredeyse 10 kat yanılgıya. Ah, keşke Öztuna yanılmasaydı da o dediği nüfus kadar kalsaydık.

İşte bu bilge kişilerin yolladığı insanlar sayesinde İstanbul genişledi de genişledi. Tarihi Suriçi bölgesi doldu. Surlar delindi insanlar dışarlara taştı. İstanbul kuzeye, doğuya ve batıya doğru yeni topraklar işgâl etmeye başladı. Anadolu yakasında ve Rumeli yakasında boş yer kalmadı. Yeni yeni mahalleler oluştu. Bu mahalleler zamanla ilçe bile oldu. Şimdi, alttan, üstten, deniz dibinden, deniz üstünden yollar yapıyoruz ama yine de insanları bir yerden bir yere kısa zamanda ulaştıramıyoruz. Çarşıya pazara çıktığımızda bir birimize çarpmadan yürüyemiyoruz. Trafik büyük dert, güvensizlik büyük dert, insani ilişkilerin yokluğu büyük dert, pahalılık büyük dert... Derdi büyük bir büyük kentte yaşıyoruz. Yaşıyoruz ama yine de bu kenti terk edemiyoruz. Bu kenti seviyoruz. Bu kentle övünüyoruz.

İyi de nesiyle övünüyoruz bu kentin?

Bir kere, bu kent dünyada hiç bir ülkeye kısmet olmayan bir özelliğe sahip. Bu özelliği geçenlerde yabancı bir belgesel televizyon kanalında soru olarak soruluyordu: "Hangi kentte beş dakikada araba ile ya da yaya olarak bir kıtadan diğer kıtaya geçersiniz?". Elbette yanıt İstanbul idi.

Yalnız bu da değil. Dünya üzerindeki en eski kentlerden biriydi İstanbul. Coğrafi konumu dünya üzerinde eşi olmayan bir özelliğe sahiptir. Düşünün, Topkapı Sarayı'nın olduğu tepeden bir bakın İstanbul'a. Kendinizi büyük bir geminin kaptan köşkünde sanırsınız. Bu büyük gemiyle sanki Marmara Denizi'nden, İstanbul Boğazı'nı geçerek Karadeniz'e çıkacak gibi hissedersiniz.

Bir de o tarihi yarımada dediğimiz Sarayburnu'ndan çevrenize bakın. Sağınızda Marmara Denizi, solunuzda Haliç'in suları, önünüzde Boğaziçi. Biraz sonra Karadeniz'desiniz. Marmara'yı aşın daha sonra Ege Denizi'ndesiniz. Yani, üzerinde durduğunuz tarihi yarımada hem doğal bir korunak, hem de deniz ve kara ulaşımının gözbebeği. Zaten, yüzyıllardır bu özelliklerinden dolayı çok değişik kavimlerin yerleşim alanı olmuştur İstanbul. Bu nedenle de Roma'ya, Doğu Roma'ya ve Osmanlı'ya başkentlik etmiştir. Bu üç uygarlığın yönetim sarayları da işte bu Sarayburnu dediğimiz tarihi yarımadada olmuştur.

Nesiyle böbürleniyor ve bu kenti seviyoruz?

Olağanüstü güzellikte bir silüeti vardır. Ama, yalnız tarihi yarımdanın. Roma'nın, Bizans'ın, Osmanlı'nın en önemli ve en büyük dini, sivil ve askeri yapıları bu kent toprakları üzerindedir. Roma'nın bir su kemerini gösteririz böbürlenerek. Bizans'ın o muhteşem Ayasofya'nı gösteririz hayran hayran bakanlara. Osmanlı'nın çiçek gibi bezenmiş muhteşem camilerini gösteririz. Bir yazının ancak bu kadar güzel bezeme unsuru olarak camilere nakşedildiğini gösterir göğsümüzü kabartırız.

Bir zamanlar bu kent topraklarında Ermenisi, Rumu, Musevisi, Müslümanı yan yana kardeşce yaşadığını anlatırız dostlarımıza. Fatih'in Konstantinapolis'i fethettiği günleri anımsarız ve onun atının üzerinde seslenişi kulaklarımıza gelir: "Hiç bir binaya ziyan verilmeyecek! Hiç kimsenin canına malına dokunulmayacak!". Büyük Türk-İslâm hoşgörüsünün dünyada hâlâ anlaşılmayan insanlık duygusunu biz bu kentte yaşayanlar içimizde duyar da böbürleniriz.

Marmara'nın, Haliç'in sularına gölgesi düşen nice Selâtin Camisi'ne bakar da geçmişimizle öğünürüz. "Geldikleri gibi gidecekler" diyen büyük önder Mustafa Kemal'in ordularının son kez ve bir daha çıkmamak üzere İstanbul topraklarına girişini duyarız. Bu kentin camilerinde ezan sesi hiç bir zaman kesilmedi. Nitekim Mustafa Kemal'in orduları işgâl askerlerini İstanbul sınırlarından atarken, kubbelerde ezan-ı şerif yankılanıyordu. Belli ki Fatih kabrinden kalkmış Mustafa Kemal'in sırtını okşuyordu. O Mustafa Kemal ki atalarının emanetine kol kanat geriyordu. O Mustafa Kemal ki Kanuni Sultan Sülayman'ın türbesine yabancı asker gölgesi düşürmemişti. O Mustafa Kemal ki, Mimar Sinan ustanın eserlerine işgâl askerlerinin girmesine izin vermemişti.

Biz İstanbul'la övünürüz çünkü insanlığın en güzel tarihi burada yaşanmıştır. Biz İstanbul'u severiz çünkü insanlığın en güzel insanlık dersleri burada verilmiştir. Biz İstanbul'la övünürüz çünkü insanlığın en güzel doğal manzarası buradadır. Ve biz İstanbul'a aşığız çünkü ona bu kadar hoyratça davranmamıza karşın hâlâ bizi vefalı bir sevgili gibi bağrına basıyor.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 278
Toplam yorum
: 681
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3230
Kayıt tarihi
: 26.05.07
 
 

İstanbul'un Kadıköy ilçesinde doğdum. Bir daha da Kadıköy'den ayrılmadım. İstanbul Üniversitesi, Ede..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster