Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Şubat '11

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
394
 

İstanbul ve Hakikat

İstanbul, sağ omzudur Anadolu denilen hiçlik bedeninin! Sol omzundan sivrilip çıkarken başı duvaklı bir Kaçkar, bir Ağrı Dağı, Karadeniz’in rüzgâr parmakları tarar şefkatle saçlarını! 

Toroslar’la nâzikçe basıp yeryüzüne, kalkarken dev bir semâzen olup aşk dansına tüm haşmetiyle; sağ yanında efeler döner, sol yanı dadaşlarla şen alabildiğine! Ve geniş bozkırları kadar ummandır kalbi, türküler söyler Hakkâri’den Edirne’ye... 

Kıbrıs mı? O, Anadolu’nun en çileli gecelerinden bir katre… 

Ve sağ omzundan fışkırır Anadolu’nun, alev topuna dönmüş gezegeni söndürecek pınar, o evrensel câzibe! İstanbul’dur onun adı ve aşkın bin yıllık şarâbıdır, içmesini bilene… 

Etimolojiyi geçip, bakınca yaşam sözlüğünde İstanbul’a; tekâmül, komplekssizlik, olgunluk, evrensel yükseliş, kemâlat der sözlük… Evet, İstanbul insanî tekâmülün, olgunlaşmanın, kemâle doğru pozitif bir evrilmenin, şuursal yükselişin, zihn-i kemâle erişin ve dolayısıyla da komplekslerden temizlenmişliğin adıdır aslında... 

Türk kültür yelpâzesinin en ciddi motiflerinden, dokuz kuşak İstanbullu usta sanatçı Semih Sergen, “Ben şehirler hâkânıyım! Adım İstanbul…” demişse İstanbul Bir Kara Sevdâ kitabında; ne demektir “şehirler hâkânı olmak”, derince bakmak lâzım bu iddialı nükteye… 

Bugün bağrını delen nice derdi olsa da; fuhuşu, tecâvüzü, kapkaçı, türlü türlü hırsızlığı, etrafı kuşatan buram buram bir ter kokusu ve her bir köşeden yükselen o irkiltici gürültüsüyle yine de tekâmülün adıdır İstanbul! Zîrâ ayrılık ne kadar dâhilse sevdâya, câhiliyye de o denli içkindir aydınlanmaya… 

Fâtih, o hünerli ve cesûr elleriyle ustaca uzanıp, İstanbul’un kalbini o büyük dönüşüme açtığı için Fâtih oldu! Çağ kapayıp çağ açmanın aslı, İstanbul’un rûhunu o evrensel evrilmeye, o ciddi kabuk değişimine, insanı insan kılan o yegâne dönüşüme açmaktı zîrâ! Açandı Fâtih; açılımı, dönüşümü ustaca tetikleyendi, O’nun eliyle! Ve onun için, “İstanbul’u fetheden komutan, ne güzel komutandır!” incisinin nasiplisiydi, görevlisiydi elbette… 

İstanbul, Fâtih’in eli değer değmez tüm rûhuyla bırakınca kendini mânen evrilmenin, yeniden dirilişin, idrâkte yükselişin ve özgürlükte köklenişin güçlü kollarına, işte orada başladı büyük aşk! Âşıkların şehri İstanbul, işte o gün girdi bûlûğ çağına; tüm câzibesiyle… 

Aşk ile ve yalnız aşk için inleyen bir neyin yedi tane deliği vardı, nefsin yedi mertebesini işâret eden! Ve İstanbul’un üzerinde yükseldiği o yedi tepe, o yedi tepeye dönüşüverdi o gün! Yedi tepe, aşk toplarının “ben kalesi”ni canhıraş dövdüğü o önemli gün döndü, “evrensel diriliş”e götüren o yedi mertebeye… 

Seçkin vücûdunu tamamlayan diğer tepelere ise, o yedi kutsî tepeden uzandı İstanbul; yıkanan, yıkayan ve her daim ruhlara sekine salan asîl bedeniyle! Ve târihi, Yedi Tepe’den o en üst çizgiye uzanışın, o biricik “evrensel zirve”ye tırmanışın târihi oldu zaman içinde… 

Aşk olup inleyen bir neyzenin parmakları dokundu o yedi tepeye ve yedi tepe, kalbi oldu İstanbul denen bu muhteşem gelinin! Ve gemilerin yol eylediği, belindeki o masmavi kuşaktı, kadim Asya’yı genç Avrupa’ya bağlayan; kendine bakan şaşkın gözleri semâvî bir yükselişle kamaştıran… 

O yedi tepeden her bir tepe bir cehâleti, her bir tepe bir ihâneti, her bir tepe bir atâleti silip götürüyordu sessizce ve tüm bölünmüşlükler, ön-insanın çocukluğuna işaret eden tüm kirli geçmiş, geride kalıyordu artık! Ve ancak yaşam sözlüğünü okuyabilen bütüncül bakışlar şâhitti buna! İstanbul’a gözüyle değil, özüyle bakanlar yalnızca… 

Bundan tam 547 sene evvel değişti, şimdilerde İstanbul olan bu meşhur dönüşüm yurdunun adı! Ama ne ilginçtir ki; değişimi, dönüşümü, hızı, yeniliği, çağdaş olanı ve moderniteyi dillerine pelesenk edenler 547 yıl önceye demir attılar ve tutturdular, bozuk plâk misâli bir Konstantinopolis türküsü… 

Neydi acaba onları bu noktaya esîr eden? “Derin bir kuyruk acısı!” deyip geçmek, bu şehrin ruhuna en uygunsuz olandır şüphesiz! Böylesine sığ bir bakışla kestirip atılamaz bu derin saplantı! İnsanı anlamaktır murâdımız ve asıl işimiz aslında! Anlamalıyız… Ki, yoksa mahsûn olur İstanbul; incinir onun evrensel dönüşüme çalan o nâzenin ruhu, derin bir sızıyla… 

Yazık ki egemen Batı zihniyeti bu kısır döngüye takılıp kaldı; zîrâ bünyesi gerçek bir dönüşümü kaldıramayacak kadar sûnî gıdâlarla beslenmeye alışmıştı. 

Batı medenîyetinin hâkîm zihniyetinde eşitlik, adâlet, özgürlük, insan hakları vs. türünden ciddi ve yüksek değerler, “toplumsal ego”ya tavan yaptıran güçlü birer vitrin malzemesi olmuş ve bu dekoratif kavramlar birgün İstanbul gibi bir yaşam merkezinde gerçeğe dönüşünce, Batı’da ciddi boyutlarda bir “hakîkat zehirlenmesi” vukû bulmuştu! 

İstanbul Batı’nın hırslı avuçlarından kayıp gitmiş, kategorik bakışın asla hazmedemeyeceği eşsiz bir bütünlüğü yaşıyordu şimdi! Şefkati, merhameti ve hiç alışılmadık bir adâleti… 

Târihin doğal seyri içinde her dâim “adâvet”in kavşak noktası olmuş İstanbul, şimdi adâletin evrensel tâcıyla taçlanmış, fizîkî güzelliğini içsel tekâmülüyle tamamlamıştı nihâyet… 

Etkin Batı anlayışının “bütün”e değil “kıyas”a dayalı güçsüz bedeni bu ciddî hakîkat zehirlenmesiyle karşı karşıya kalınca bunu taşıyamamış ve o târihî gün, psikolojideki “bastırma mekanizması”na dayanan sınırlı ve tehlikeli bir hâfıza kaybı vücûda gelmişti ne yazık! İşte o gün bugün hâlâ o sendromdan çıkamayanlar için Konstantinopolis’tir İstanbul… 

21. Yüzyıl’da, İslam Peygamberi Hz. Muhammed gibi muhteşem bir dimağı kendince aşağılamak gayesiyle küçültücü figürlerle karikatürize eden Danimarkalı karikatüriste “ifade özgürlüğü” adı altında ödül veren Almanya Başbakanı, bu egemen Batı zihniyetinin günümüzdeki en canlı, en bâriz örneğidir misâl! Aynı klâsik ve tehlikeli sendromun değişik uzantıları, çağdaş yansımalarıdır bunlar… 

Bu çağdaş yansımalar her gün başka bir traji-komediye dönüşür durur; 

İstanbul, “O senin değil benim oyuncağım!” diyerek bir diğerinin elindekileri çekiştirip tepinen çocuğun hamlığını taşıyamayacağı için, misâfir ülkelerin büyükelçilerini alçak koltuklara oturtup ilkel ve traji-komik ego tatminlerine soyunamayacağı için İstanbul’dur 

Ayasofya, üç ilahi dini de kucaklayan, kuşatan ve aşkla meczeden o geniş kubbesiyle evrensele doğru evrilen o yegâne hakîkatin en görkemli sembolü olarak duruyorsa hâlâ bugün İstanbul’un bağrında, boşa değildir bu muhteşem sanat! 

Zîrâ Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e doğru açılarak, tekâmül ederek, köklenerek seyreden o mühim süreç, Ayasofya’nın şahsında yüz göstermiştir İstanbul denen bu görkemli sofrada! 

Konstantinopolis İstanbul olmuştur olmasına ama; ne Ayasofya’nın ismi değişmiştir, ne de cismi! İlk günkünden çok daha kâmil, çok daha zengin bir duruşla, çok daha kuşatıcı ve kucaklayıcı bir ruhla oradadır Ayasofya! 

Zîrâ İstanbul hiçbir zaman “Biz de Papa’ya hakâret eden bir iki tablo yaptırıverelim!” demez, tehdit etmez, çekişme çirkinliğine aslâ yeltenmez, çocukça davranmaz, kendine güldürmez ya da Hz. İsa’ya veyâhut da bir başka peygambere bir öteki muamelesi yaparak ilkelleşmez! zîrâ! İstanbul, geleni oturtacak yer bulamaz çünkü… Zîrâ İstanbul’un sınırlamaz ve sınırlanamaz ufkunun en estetik, en ruhanî nişanlarından biridir ve İstanbul’un, Sultan Ahmet ile birlikte nice kardeş yapıya açı veren, yön bulduran incisidir, târihî bir onurla… 

Bütün dinlerin, bütün ayırımların ve bütün bölünmelerin ötesindeki yegâne ilim sofrası, kutsal bütüne götüren biricik aşk meclîsidir İstanbul! Nasiplisi çoktur, belki nasîbi olmayan yoktur bu sofradan… 

Velhasıl Fâtih’in temiz ve ehil elleriyle câhiliyye döneminden sıyrılarak çocukluktan ergenlik çağına adım atan İstanbul; bugün içinde bulunulan bir diğer câhiliyye döneminin etkisiyle ciddî bir antropoz yaşıyorsa da, yine de yükselişin yurdudur, yine de kemâle doğru seyreden ciddî bir yolculuğun nâzik beşiğidir hâlâ… 

Ve benim İstanbul’um, o doğal antropozdan ciddi bir kuantum sıçramasıyla sıyrılıp yepyeni yükselişlere yelken açacak, abartısız bir dünya liderliğine soyunacak her anlamda model bir İstanbul’dur apaçık! 

O muhteşem fizîkî güzelliğinin, ziyâdesiyle zengin sosyâl, târihî ve dinî 

Çocuğunu asma köprüde sallayan bir anneydi Sunay Akın’a göre İstanbul ve soğusun diye suya tutulan içi süt dolu biberondu Kız Kulesi! Ve şimdi dünyâya şefkat, merhamet ve adâleti, o bütünsel gerçeği şaşkın ve hazımsız bakışlar arasında tattıran bu “Bilge Anne”den, yepyeni doğumlar bekliyor insanlık medenîyeti! Yepyeni açılımlar… 

“Avrupa Kültür Başkenti İstanbul” gibi hakîkatte zaten kazanılmış kağıt üstü etiketler ya da protokole dayalı bilindik ve rutin adımlar değil, dünyânın ufkunda ve insanlığın gidişâtında ciddî rüzgârlar yaratacak, hareketsiz ruhlarda ciddî ateşler yakacak, tekâmülde ve yeni bakış açılarına ulaşmada çıtayı gün be gün yükseltecek altın adımlar bekliyor! 

İnsanlığa o yedi kutsî tepeyi, o yedi önemli mertebeyi teker teker gezdirerek, tevâzûda kökleniş ve mâneviyatta yükselişin estetik köprüsünü aşkla kurduracak çok daha güçlü atılımlar… 

İnsanın tekâmülüne takoz koyan ne varsa hızla bertarâf eden o bilge duruşu ustaca takınan ve “ideolojik zehirlenme”ye karşı, insanı inciten her türlü kategorizasyona karşı en köklü çözümlere kapı açan evrensel bir kanaat önderi ve onun da ötesinde insanlığı “Mevlânâ Kriterleri” ışığında topyekûn zihn-i kemâle eriştirecek evrensel bir girişimci olmalı artık benim İstanbul’um! 

“Mevlânâ Kriterleri Işığında Birinci Uluslararası İstanbul Evrensel Dönüşüm Platformu” denmeli adına örneğin ve tüm dünya aydınları, sanatçıları, sporcuları ve politikacıları için evrensel bir iletişim sofrası kurulmalı İstanbul’a! 

Çağın, insanın evrensel koşusuna bend olan kökü tarihte elleri yakamızda o devâsâ iletişim kazaları, o büyük yanılsama, bu önemli sofrada tamir olmalı; insana yakışır, ciddi bir uyanışla! 

‘İstanbul Sofrası’ böyle açılmalı, mânevî. 

Günlerce, belki bir hafta, belki on gün dünyânın en özel isimleri ağırlanmalı, mutlakâ geleneksel hâle getirmeli bu evrensel randevu ve “İstanbul’un Kanatları Altında” denmeli belki bu büyük buluşmaya! Tüm dünyâ, İstanbul’un şefkat ve merhamet kanatları altında soluk almalı zîrâ… 

Bu gezegenin insana dâir ne çıkmazı varsa dürüstçe, korkusuzca, insanca yatırılmalı masaya ve her On Yedi Aralık’ta Konya’da yaşanan Şeb-i Ârûz 

Zîrâ 

İktidar ve muhalefet partisi liderlerinin ney eşliğinde semâ eden mevlevîlerin ruh verdiği bir atmosferde yaptıkları hiç alışık olmadığımız ve ruhlara serinlik veren, o ezber bozan konuşmaları neden dünyâ çapına taşınıp evrenselleşemesin, neden özlerin tüm çatışmayı bir kenara bırakıp el pençe dîvân oldukları o altın iklim üç yüz altmış beş güne yayılıp İstanbul’un görkemli kanatları altında devleşemesin ki! Ertelenecek, görmezden gelinecek ya da cesâret edilemeyecek ne var bunda! 

Genetiğinin, taşıdığı evrensel mirâsın hakkını veren gerçek bir İstanbul! Tüm donanımıyla tam bir dünya muallimi, tam bir evrensel bir barış elçisi… budur onun hakettiği, budur onun fıtratı! Budur sûnî değil, fıtrî olan gerçek İstanbul… açlığın kuytu köşelerinde sıkışıp kalmış, çıkmaz sokaklarda ömür tüketmeye mahkûm bırakılmış, sürekli karşı karşıya getirilerek iç acıtan bir horoz dövüşüyle bitkin düşürülmüş, bezgin bırakılmış insanlığa! coşkusu, çok daha büyük boyutlarla realize edilmeli İstanbul’un şahsında! “Medenîyetler Çatışması” ilüzyonunu bertaraf edecek “Medenîyetler Buluşması”nın kalbi olmalı, başkenti olmalı bu muhteşem birikim mutlakâ! İstanbul, Konya’nın o ulvî rûhunun çağın açmazlarına merhem olabileceği en stratejik coğrafya, en zengin buluşma noktası ve yaraların kabuk bağlayıp iyileşmeye yüz tutacağı en uygun ameliyat masasıdır, kolları bu şuurla sıvayana… 

Böyle bir sofranın kurulup böylesi bir buluşmanın yaşanabilmesi için Hz. Mevlânâ gibi bir gönül eri gerekliyse mutlakâ; Hz. Mevlânâ’nın şahs-ı mânevîsi der ki, “Bir diyâr-ı evliyâdır İstanbul! Unutma!” 

Ayrıca efsâneleri ve mitolojik zenginliğiyle de göz dolduran İstanbul’a azizleri, azîzeleri ve velîleri ile bir bütün olarak bakmak da yine şehrin rûhuna en uygun olandır şüphesiz ve bu bütünlükten çıkılmalıdır belki de yola… 

Ama ne olursa olsun bu sonsuz kaynak, bu bitimsiz materyal ve zenginlik, İstanbul’a o beklenen rolü oynatmalıdır, bu önemli çağda! Olgunluğun adı olan İstanbul o beklenen tahta mutlakâ oturmalı, o özlenen sefere çıkmalıdır, evrensel bir şuur ve kararlılıkla! 

Fetih, yeni fetihleri, çağdaş seferleri doğurmalıdır hızla! Mimar Sinan’ın yüzyıllar önce dokuz şiddetindeki depreme karşı dayanıklı bir şâheser olarak İstanbul’un bağrına diktiği Süleymâniye, dünyâ üzerinde yaşanan onlarca kültürel depreme ve kaosa târihî bir şerh koymalı ve Kânûnî ile emsalsiz bir uyum içinde İstanbul’u câmisinden köprüsüne, su yollarından külliyesine kadar aşkla, edeple, müthiş bir dikkat, idrâk ve ibâdet bilinciyle inşâ eden Sinan’ın mümtaz rûhu yeniden hayat bulmalıdır İstanbul’da! 

Türbeler, külliyeler, târihin o seçkin tozunu içmiş ihtiyar çeşmeler örümcek bağlamamalı, Fâtih’in bedduâsına kapı açacak tehlikeli gaflet uykularından derhal uyanmalıdır insanca… 

Zîrâ İstanbul’a bakmak, İstanbul’u yeşertmek; insanı insan kılan sorumluluk bilincinin yüksek şuuruna ermek, her an huzurda olmak ve o en önemli seferin çetin yollarına düşmektir özde! Gözden düşmek, gözden düşürmek değil asla! 

Çağın moda kavramı “sinerji” yse mesele, işte o İstanbul’un ayakları altındadır! Târihse târih, sanatsa sanat, ne varsa kaliteli bir yaşama dâir, hepsi İstanbul’dur, hepsi İstanbul’un rûhudur! 

Ve bir diyâr-ı evliyâ olan bu altın şehir, şimdilerde Anadolu’nun en seçkin beyinlerinin, en ciddi lokomotiflerinin öbek öbek saf tuttuğu merkezdir; menzile gidişin en sağlam sıçrama tahtası, en güçlü çıkış yeridir! Ve zâyî edilemez böylesi bir güzellik, böylesi bir estetik! Sisteme yakıt olamaz, rutine malzeme edilip gözden düşürülemez, incitilemez; böylesi bir gaflet ve atâletten edep edilir… 

Sağ omzudur o Anadolu’nun, sağ omzundan yeşerip fışkıran hayat ağacıdır, Tûbâ’dır! Tutmalıdır, İstanbul’un o hünerli ellerinden! Tutmalı ve samîmiyetle ilân-ı aşk etmelidir ona! Rûhuna ruh katmalı, evrensel dâvetine cevap verilmelidir; duyacak ve bu can suyuyla çiçek çiçek olacaktır mutlakâ! 

Zîrâ koruğun şerbete döndüğü bağdır, dönüşüm yurdudur; ölü değil, sağdır İstanbul! İnsanın oluş aynası, bir tekâmül atlası, karanlığın aydın libâsı, ölmüşlere candır İstanbul… 

 

Ayten Çalış Yağmur - 19 Eylül 2010 – Aliağa 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 27
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 42
Ort. okunma sayısı
: 1495
Kayıt tarihi
: 19.01.07
 
 

İsmim Ayten Çalış. Tanıyanlar soyadımla müsemmâ olduğumu söylerler, bilmiyorum! Ama "Sen kendini ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster