Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ekim '08

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
404
 

İşte hayatımız işte ahlakımız (3)

3. Bölüm:

Ama maalesef günümüzde ikiyüzlülük içinde yaşayanların bir çoğu diğerlerine göre daha iyi bir hayat yaşıyorlar. Onun içinde her geçen gün içinde yaşadığımız hayat hem zorlaşıyor. Hem de daha çok bozuluyor.

Ekonomi vs. gibi tüm olumsuzluklar her şeyin tuzu biberi oluyor. Dünya bilgi çağında küçülüp globalleşiyor. Hatta büyük bir köy haline getiriliyor. Denilerek eğitim vs. gibi alt yapısını tamamlamamış küçük ekonomiye sahip milletler diğer zengin milletler tarafından sürekli sömürülüyor.

Sömürü sürdükçe de hayat zorlaşıyor. Zorlaşan hayat insanları arayışa sevk ediyor. Arayış sonunda çaresizliğe, çaresizlik umutsuzluğa, umutsuzluk karamsarlığa, karamsarlık insanların moralini bozarak ahlaksızlığa sebep oluyor. Zamanla çözümlenmeyen tüm sorunlar insanları yıldırıp toplumu ahlakını iyice çöküntüye uğratıyor. En sonunda da toplumda bunalım ve kaos başlıyor.

Konuya birkaç ata sözü ile devam etmek istiyorum. “ Aç köpek fırın yıkar.”, “Fakirin inancı zayıf olur.” Güç varlıktan gelir.” “Muhtaç olan, el açmaya alışık olur.” “İhtiyaç insana her şeyini sattırır.” “Varlık insanı ahlaklı yaparken, yokluk insanı (genelde) ahlaksız yapar.” Gibi daha bir çok söz sıralanabilir.

Sistemin ve ahlakın bozulduğu her yerde güçlü olanlar yaşar. Güçsüz olanlar aç, susuz, sefil, üst baş perişan hep acı çekip güçsüz yaşarlar. Yaşarken de yaşadıkları hayatın zorluğu, onları her gün biraz daha sevgisizleştirerek nefretin kucağına atar.

Buna karşılık hayatta düzenbazların başarılı olmaları da her geçen gün toplumda kötü örneklerin çoğalıp artmasını sağlar. Kötü örnekler sürekli toplumun ahlakını aşındırıp moralini bozar.

Bozulan sistem içinde topluma hizmet etmek amacıyla kurulan her türlü dernek ve hayır kurumlarının kötüye kullanımı da toplumdaki ahlaksızlığı artırıp çoğaltmaktadır.

Ahlaksızların yaşam tarzını kendimize örnek alıyoruz. Sonra onların yaşamını hayat standardı olarak kabul edip yaşamaya çalışıyoruz. Onlar gibi olmayı beceremediğimizde de onların bizlerden daha akıllı, daha zeki, daha yetenekli ve daha becerikli olduklarını düşünüp kabul ediyoruz.

Çünkü toplumda ahlaklı olanlar zor, ahlaksız olanlar kolay yaşıyorlar. Kolay yaşayanlar için ne ahlak, ne yasa var. Onlar haktan hukuktan uzak yaşayıp her işin kolayına kaçarlar. Talep edenin dışında ne toplumun ne de başkalarının hak ve hukukunu arayıp, yararını gözetirler. Varsa yoksa kendi yararları, kendi çıkarlarıdır. Onun için akılları sıra, yaptıkları işleri kolaylaştırıp insanları rahatlatıp sevindirdiklerini söyleyerek soyup soğana çevirerek sömürüp soyarlar. Her işin sonunda tekrar yeni bir ahlaksızlığın arayışı içine girerler. Yasa ve toplum ahlakını hiçe sayıp arsız, ırzsız toplum önünde şaşalı bir hayat yaşarlar.

Buna karşılık diğer bir tarafta yasalara, hak ve hukuka uygun olmayan talep karşısında ahlaklı insanın vicdani sorumlulukla, akıllı ve doğru iş yapması ahlaksızları üzer. Ahlaklı insanları da sevindirir...

Dolayısıyla sevinç içinde yaşanılan bir hayat sürekli kolaylaşır. Kolaylaşan hayat insanlara huzur verir. Mutlu eder. Sürekli huzursuzluk ve hüzün içinde yaşanılan bir hayatta insanları üzer. Mutsuz eder.

Mutlu olan taraf kendini hep akıllı, mutsuz olan tarafta kendini hep akılsız, aptal sanır.

Akıllı ve zeki olup ta akılsız ve aptal yerine konulup yaşayanlar da toplum psikolojisiyle ister istemez zamanla karşı tarafa doğru bir özenti duyulup oluşmaya başlar ki, işte duyulup oluşmaya başlayan bu özenti her şeyin sonunu getirip bitirmeye yeterde artar bile. Çünkü önceden kazanılıp oluşturulmuş halkın tüm kültürel hak ve değerlerini, duygu ve düşüncelerini aşındırır. Silip süpürüp yok eder.

Bu yok oluş, insanı ve toplumu umutsuz ve mutsuz eder. tıpkı günümüzde olduğu gibi.

İşte bu gün de hepimiz aynı şeyleri yapıyoruz. Bütün iyi insanları ya kıskanıyoruz yada küçümsüyoruz. Küçümseyip kıskanmadığımız zamanda ya ayıplıyor ya kınıyoruz.

Halbuki, kıskanıp küçümseyip, ayıplayıp kınayıp başkalarına zarar verdiğimizi sanırken asıl kendimize ve içinde yaşadığımız topluma zarar verdiğimizin hiç farkında bile değiliz. Böyle yapacağımıza bizler de en az onlar kadar başarılı olup mutluluğu yakalamaya çalışmış olsak. Kendimize ve topluma daha faydalı olup daha hayırlı işler yapmış oluruz.

Doğayı sevmeliyiz. İçindekilerle hep birlikte yaşamasını öğrenip paylaşmasını bilmeliyiz.

İçimizi umutsuzluktan çok, umutla doldurmalıyız. Birbirimizi kıskanmaktan ziyade kardeş olmaya çalışmalıyız. Birbirimize karşı haset besleyip fesatlık etmemeliyiz. Yapılan iyiliğe karşı hiçbir zaman nankörlük etmemeliyiz. İkiyüzlülükten ve riyadan hep uzak dururken tutkularımızda da hep orta yolu tutturmalıyız. Çünkü tutkusuzluk da insandaki bir takım duygu, his ve sezgileri köreltir. Öldürüp yok eder.

Onun için sevgide, hoşgörüde, muhabbette, çalışıp çabalamakta, emek verip kazanmakta, alın teri döküp yemekte, iyilik etmekte, merhametli olup şefkat gösterip yardımlaşmakta birbirimize karşı daima tutkulu olmalıyız ki, kötülüğü terk edip doğru, güzel ve iyi olanı seçip yaşayabilelim.

İyiyi, doğruyu, güzeli seçmekte tutkulu olmalıyız ki, yüzlerce, binlerce insanın kalbinde / yüreğinde yer ederek bir Yunus, bir Mevla’na, bir Hacı Bektaş Veli gibi bizlerde tatlı bir iz bırakarak yaşayabilelim.

Hatta bir kediyi, bir köpeği, bir atı, hatta doğadaki tüm zararsız hayvanları severek besleyip doyuralım ki, onların da sevgisini kazanıp insan olalım.

Yıllar içinde sevgiyle ektiğimiz bu hayat yolunu yaşlanıp geri döndüğümüzde, hayat tarlasına ekilen tüm bu ürünlerin meyvesini alıp topladığımızda yaşadığımız hayatın tadına doyum olmayacaktır. Onun için hayat tarlamıza sonradan pişman olacağımız keş keleri hiç ekmeyelim. Ürün vermez.

Ben inanıyorum ki, bu gün peşine düşüp elde ettiğimiz bir çok değersiz kazançtan, başkalarına iyilik etme adına yaşarken hayat tarlamıza ekeceğimiz hayırlı işlerin kazancı bizler için bu günkünden çok daha hayırlı ve faydalı olacaktır.

Onun için insanlık adına yapıp kazanacağımız her iyiliğin onuru bize yetip artacaktır.

Konumuza 4. bölümde devam etmek üzere sevgi ve muhabbetle hoşça kalınız.

Cahit KARAÇ

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Saygıdeğer Cahit KARAÇ Bey, bilirsiniz, insan ile ilgili bir görüş oluştururken, malzeme olan insanı ve değerlerini çok iyi tanımak gerekir. İnsanın "mükemmel" bir varlık olması onun vücut yapısı ile ilgilidir. İşleyişi ile (günlük yaşamdaki davranış, uygulamaları) ilgisi bulunmamaktadır. Bir örnek; İnsan; yüksek teknoloji ile üretilen (yakıtı olmayan) bir uçaktır. Bizim "zekâ" olarak ifade ettiğimiz değer de, insanın yakıtıdır. Günlük uygulamada akıl ve zekâ karışmaktadır. Akıl; Terazi, Zekâ; terazide tartılan (bilgi-deneyimlerimiz) malzemelerdir. Bu nedenle malzeme (Bilgi) olmadan terazi (akıl), çok fazla işe yaramamaktadır. Yaratıcının bu nedenle insana ilk emri ; "Oku (düşün) olmuştur. Zekâ nedir? Aile (genetik-eğitim)+Çevre+Öğrenimimizin toplamıdır. Akıl, bu üçünün bileşimi ile kendine (yaşam) yol haritasını hazırlar. "Temiz doğan bir canlı," İlk yedi yaşına kadar değerlerinin yüzde 90'nını alır. (Başarı nedir? Çalışma+bilgi+ siyasettir) Sağlıcakla kalınız.

Canmehmet 
 18.10.2008 12:14
Cevap :
Sayın Canahmet, yorumunuza katılıyorum. Doğrudur. Ancak akıl için okuyup öğrenmenin, zeka için tekrarlamanın önemini bir önceki bölümde yazdığım için burada tekrarlamanın okuyucuyu sıkacağı düşüncesiyle yeniden tekrarlama gereği duymadım. Konuya katkıda bulunduğunuz için çok teşekkür ederim. "EL YAPTIĞI İŞİ TEKRARLAMAKLA HÜNER, AKIL YAPTIĞI İŞİ TEKRARLAMAKLA MARİFET KAZANIR." Sözümle de sizi doğrulamış olayım. Sevgi ve saygılarımla. Cahit KARAÇ  19.10.2008 10:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 322
Toplam yorum
: 102
Toplam mesaj
: 32
Ort. okunma sayısı
: 941
Kayıt tarihi
: 08.03.08
 
 

1953 Elbistan doğumluyum. Lise mezunuyum. Kamuda çalışıyorum. Evliyim ve iki çocuk babasıyım. Ken..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster