Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Nisan '07

 
Kategori
Sivil Toplum
Okunma Sayısı
2366
 

İstiklal Caddesinde rastladığım kitapların gözüyle Diyarbakır' a ve bölgeye bir bakış

İstiklal Caddesinde rastladığım kitapların gözüyle Diyarbakır' a ve bölgeye bir bakış
 

Geçenlerde İstanbul’da İstiklal Caddesinde dolaşırken, tesadüfen bulduğum Diyarbakır tarihini anlatan iki ciltlik bir kitabı okumaya başladıktan sonra, yıllardan bu yana kafamı kurcalayan bazı sorulara cevap bulmanın neşesi ve rahatlığını sizlerle de paylaşmak için bu kitap içinden Diyarbakır’ı merkez alarak bölgede kısa bir yolculuğa çıkalım istedim hep beraber. En son durakta ise, hep beraber gerçek kardeşliğe ulaşmaya çalışacağız benim yapmaya çalışacağım mihmandarlık ile. Aslında yıllardan bu yana, bir arada kalmak için harcadığımız çabadan da kolaylıkla anlaşılabilirdi. Ama hayat koşuşturmacasından olsa gerek anlayamadık veya anlamamız engellendi. Bundan sonra daha iyi anlayabilmemize katkıda bulunmak amacıyla, tesadüfler sonucu elime geçen kitaplardaki bilgilerden yola çıkarak, herkesin bu konuda bir şeyler söylediği bugünlerde ben de düşüncelerimi insanlarla paylaşayım istedim.

Kitaplarla kavuşma anım

Geçen hafta içerisinde bir arkadaşım ve hayat arkadaşı Stuttgart’tan İstanbul’a turistik gezi amacıyla gelmişlerdi ve geleneksel misafirperverliğimizi gösterme amacıyla Perşembe ve Cuma günlerini onlarla geçirdim. Cuma günü, Beyoğlu’nda İstiklal Caddesinde önce biraz tur atma, daha sonra da Çiçek Pasajında balık yeme ve rakı içme düşüncesiyle Taksim Meydanında buluştuk. Daha sonra ise İstiklal Caddesini adımlamaya başladık. Cadde üzerinde yürürken, Galatasaray yakınlarında gözümüze Denizler Kitapevi çarptı, Almanlar da okumaya düşkün olduklarından, içeri girmeye karar verdik. Dışarıdan öyle mistik, öyle albenili görünüşü vardı ki Denizler Kitapevinin, bizlere girmekten başka seçenek kalmamıştı. Burada aç parantez şunu da söylemeliyim ki tam da o şirin mi şirin, tatlı mı tatlı ve içi bilgiyle dopdolu kitapevine girerken, içimi garip bir huzur kaplamıştı, sanki kafamı yıllardır kurcalayan sorulardan bazılarına oracıkta yanıt bulacağımı hissetmiştim. İnanın lütfen abartmıyorum, daha kapıdan içeriye adımı atar atmaz, gözüme girişin sağ tarafında yaklaşık 2-3 metre uzakta orta raflarda duran iki ciltlik bir kitap ilişti ve diğerlerine bir şey demeden, hemen onlara doğru yanaştım ve sayfalarını karıştırmaya başladım. Yaprakları karıştırdıkça, o raflar arasına sıkışmış kitapların sayfalarının arasına sıkışmış olan doğruların, saklanmışların yani bizi birbirimize yapıştıracak çimentonun dışarıya çıkışının rahatlığı tüm her tarafa yansıyor gibi bir his uyandı bende. Daha tam olarak okumamıştım dahi ama bunun yanında da, garip bir güven duygusuna kapılmıştım birden bire… Bu kitabın sayfalarını çevirdikçe, o kadar zorlamaya rağmen nasıl olup da ülkemin ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk denir’ sözündeki Türklerin birbirlerinden kopamadıklarının nedeni bulacağımdan öylesine emindim ki… O nedenden içim kıpır kıpırdı.

Evet, o raflarda bulduğum kitap Şevket Beysanoğlu tarafından yazılarak ilk defa 1963 yılında yayınlanmış ‘Anıtları ve Kitabeleri ile Diyarbakır Tarihi’ idi. Benim o gün toplam 80 YTL vererek aldığım ikinci el kitaplar ise 1997 basımı ve sunuş yazısı da dönemin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Doç.Dr. Ahmet Bilgin tarafından yazılmış.

Kitabın birinci cildi hala elimde ve bu yazıyı yazmaya başladığım ana kadar ancak birinci cildin yarısına ulaştım, orada okuduklarımı bir an önce sizlerle de paylaşma amacıyla bu yazıyı yazmaya karar verdim. Gerçekler gizli kalmasın, Uluslaşma sürecimize biraz da olsa benim katkım olsun ve tarihimizi sadece Araplaşmış Osmanlı ile ya da Türklerin İslamiyeti kabulünden sonraki dönemle sınırlamaya kalkmanın ortaya ne kadar da zararlı sonuçlar çıkarabileceğini bir kez daha vurgulayanlardan olmak düşüncesiyle yazmaya karar verdim. Elbette ki zararlı sonuçlar çıkarır, çünkü sahip olduğumuz kültürümüzü, birikimlerimizi, bu dünyaya olan katkılarımızı sınırlamış ve daha bundan 200 yıl önce kurulan bir devletin, bu dünyada her şeyi kendisi yapmış gibi ortada dolaşmasına razı olmak zorunda kalırız, binlerce yıldır yaptıklarımızı unutarak. Bu yazının, geçmişe takılmadan, geçmişte yaptıklarımızla övünmeden ama onlara bakarak bir şeyler yapabileceğimize kendimizi inandırarak yolumuza devam edebilmemiz için, çorbaya kendimce kattığım tuz olabileceği düşüncesiyle.

Bu kitaplar neden bu kadar önemli olabilirlerdi acaba?

Öncelikle detaylara inmeden önce, ‘Türkler Anadolu’ya 1000 yıl önce geldiler’ ve ‘Türklerin bundan 2000 yıldan eskisine ait tarihleri tam olarak bilinmiyor’ türünden safsataların ne kadar da anlamsız olduğunu bu kitapta tarihi verilerle görüyor olduğumuzu belirtmek istiyorum. Bu tarihi verileri de, batılıların yazdıkları tarihte, Kürdistan’ın başkenti olarak görülen bir şehrin, Diyarbakır’ımızın tarihini anlatan bir kitapta bulmaktan dolayı da daha bir heyecanlandım. Gizlenen gerçeklere oranın ortasından geçen patikaları aştıktan sonra ulaşıyorsunuz. Sanki bizleri rahatlatacak gerçekler oradaki o patikaları geçen bir kasaya kilitlemişlerdi ve bizlerin o kasaya ulaşmasını engellemek için, orada yangın çıkarılıyordu bilinçli olarak…

Bu kasaya ulaşacak patikaların haritalandığı kitaplar da sanki o raflara sihirli bir el tarafından hapis edilmişlerdi ve kendilerini o raflardan kurtaracak kişiyi bekliyorlardı, dört gözle… İşin en ilginç yanı da ne biliyor musunuz, çocukluğunun İstanbul’unu aradığını haykıran Sayın Orhan Pamuk’un değil de, İstanbul’a misafir olarak gelen ben denizin o kitaplara özgürlüklerini verecek şansı ele geçirmesi. Acaba Sayın Pamuk, çocukluğunnu İstanbul’unu ararken, konsantrasyonunu Anadolu’nun her tarafına yoğunlaştıramadığının farkında olmadan yoluna devam ettiğinden mi, yanlış yorumlarda bulunmuştu… ‘Acaba, aydınım demek, aydın olduğunu hissetmek kişiyi gerçekten de bazı kalıplar içerisinde düşünmeye ve onların dışına çıkamamaya mı zorluyor?’ diye sordum kendi kendime, bu durumu düşünerek. Vatanında, vatan haini damgası yemesine yol açacağını dahi göze alarak. Acaba gerçekleri kaçırıyor mu, aydın konumuna konan ve hep orada altın kafeslerinde tutulan insanlar? Kendimi onların yerine koyuyorum ve onlar gibi düşünmeye çalışıyorum, içlerinde yaşadıkları fırtınaları, yalnızlıkları, belki de çıkarmak istedikleri seslerini neden çıkaramadıklarını algılamaya çalışıyorum... Biliyorum giriş çok uzun oldu. Ancak bu kitaplardan öylesine etkilendim ki anlatamam size…

Kitabın sayfalarıyla buluşma anı ve sonrasında yaşananlar

Kitabın sayfalarını çevirmeye başlıyorum yavaş yavaş; kitabın ilk sayfalarında Diyarbakır adının nereden geldiğini araştırmak için 1937 yılında kurulmuş bir komisyonun toplantılarının tutanakları yer alıyor. Öğrendiğimiz kadarıyla açılan sayfalardan, bu komisyon Türk Tarih ve Türk Dil Kurumu üyelerinden oluşturulmuş ve çok ilginç tartışmalar yürütülmüş doğru bilgiye ulaşıncaya kadar. Diyar-ı Bekir’den gelen bir Diyarbakır şehriyle mi karşı karşıyayız yoksa bakır diyarı olduğundan mı o şehre Diyarbakır dendiği konusunda yoğun ve detaylı tartışmalar yürütülmüş. Bu tartışılan kavramlar arasına, eski Yakut Türkçesinde ‘bakır sikke’ manasına gelen Amiday’dan geldiği düşünülen Amid kelimesi de girivermiş, en uygun bir zamanlamayla. Bu tartışmalar sürerken, komisyon üyelerinden birisinin M.Ö. 450-425 yılları arasında yaşamış Yunanlı filozof Heredot’un notlarında Amid adının da geçmediğini, yalnızca bugünkü adı Dicle Nehri olan ve günümüz İngilizcesinde ‘tigris’ olarak anılan (ki bu kelime öz Türkçe bir kelimeymiş ben de yeni öğrendim) bir ırmak ve bu ırmağa akan iki adet Zap suyundan bahsettiği de ilginç bir şekilde tartışılan detaylar arasındaki yerini almış. Bu arada komisyonda yer alan Ahmet Cevdet Emre isimli bir araştırmacı ‘Dünyanın en zengin bakır madenleri topraklarında hatta sularında saklayan bir Türk ülkesine bir Arap oymağının geçici konuşu daimi isim vermiş olması akıl almaz bir uydurmadan başka bir şey değildir’ şeklindeki ifadesi de toplantının içinde bulunduğu ruhani durumu izah eden görevini üstlenmiştir, farkında dahi olmadan. Toplantıların en sonuncusunda da ‘Diyarbakır kelimesinin, bakır anlamına gelen eski Türkçe Amiday tercümesi olduğuna tetkikler neticesinde tam kanaat hâsıl olmuştur. İlkin bakır diyarı manasıyla Amiday denen bu yerlere sonradan gelen Türkler, bu eski Türk sözünü bakıreli anlamıyla Diyarbakır şekline koymuşlar ve bu söz de sonradan Arap dili gayretiyle ve avam etimolojisiyle Diyarı Bekir şeklini almıştır’ şeklindeki karar oylanarak kabul edilmiştir.

Aslında daha bu kısımlarda başlıyor, Sümer (Sümer-Hitit ırkı olarak geçiyor kitapta yalnız Hitiler Sümerlerden etkilenmiş olsalar da, dilleri Sümerceden farklıydı) ırkı ile Sami ırkı arasındaki tartışmanın izleri. Türklerle Araplar arasındaki sorunların nedeninin sadece günümüzle sınırlandırılamayacağını da anlıyoruz, bu komisyonca yürütülen çalışmaların tanıtıldığı bu kısımda. Sami ırk ve Sümer(-Hitit) ırkı hep çekişe gelmiş birbiriyle tarih boyunca, sahip olduğu özelliklerini pek kaybetmeden. Bu iki ırkın karışımı olarak ortaya çıkan Asurların araya sıkışmışlıklarının izlerinin bugün de günümüz Türkiye’sinin Güneydoğusunda yaşandığı gibi…

Sayfaların yaprakları ilerledikçe, raflarda uzun süre kaldığından olsa gerek, sayfaların arasına sinmiş kitap kokusu geliyor insanın burnuna, aklına hitap eden bilgilerin yanında. Oldukça detaylı bir tarih öncesi girişi var kitabın, Prof. Dr. Halet Çambel’in yabancı meslektaşlarıyla yürüttüğü çalışmalarla detaylandırılan. Kitabın bu kısmında bir başka sürpriz daha karşılıyor bizi; bugüne kadar Anadolu’nun en eski yerleşme yeri olarak bildiğimiz ve buluntuları M.Ö. 7100-6300 tarihlerine varan, Konya’nın 50 km kadar güneydoğusundaki Çatalhöyük’ün tahtını Diyarbakır yakınlarındaki Çayönü’ne bırakabileceğini öğreniyoruz. Çünkü onun tarihi daha eskilere, yani M.Ö. 7250-6750 yıllarına dayanıyormuş, kendisini yıllarca saklayan bu kitabın sayfalarından dışarı taşan bilgilere göre.

Biraz daha ilerliyoruz kitabın bize açtığı hayal dünyasında, sahip olduğu ten kokusunu içimize derinlemesine çekerek ve M.Ö. 3000-1260 yılları arasında bölgede Subarular-Hurriler ve Mitannilerin hakimiyetinin izlerine rastlıyoruz ulaştığımız bu sayfalarda. Bunlarla Hititler arasında çok tanrılı bir toplum olmalarından ve dillerinin yapılan çalışmalar sonucunda Hititçe ve Türkçe ile benzerlikler göstermesinden dolayı, Türklerin Anadolu’ya 1071’den sonra geldiği tezini savunanları da söyledikleri hakkında biraz daha düşünmelerine yol açtıracak boyutlarda gibi bir his uyandırdı bende…

Sayfaların arasında biraz daha ilerlediğimizde ise önümüze bölgede M.Ö. 1260-M.Ö. 653 yılları arasında egemenlik kurmuş olan Asurlular ve Urartular hakkındaki bilgilere ulaşıyorsunuz, kitap gibi kokan kitabın sayfalarında. Başkentleri Malazgirt olan Urartular zaten çok iyi bilinen bir topluluktu ve ‘Eski Sümer medeniyetini yaşayan ve Subaru-Hurri kültürünün varisi olan Urartular….’ şeklinde başlayan paragraflarda Urartu Medeniyetinin detayları ve bu medeniyetin Diyarbakır ve çevresine olan etkileri anlatılmaya çalışılmıştır. Dilleri de Huri-Mitanni diliyle akrabaymış bu Urartuların ve de dolayısıyla Hititçe ve Türkçe ile de akrabalığının çok muhtemel olduğu düşünülebilir ama bu konuda kesin bir veri bulunmadığından, bu kadar da iddialı olmamak gerektiğini düşünüyorum, bu kitaptan yaptığım çıkarımlar sonucunda…

Bölgede, M.Ö. 1260-M.Ö. 653 arasında geçen farklı dönemlerde Asur ve Urartu egemenliği yaşanmış, yani güç sürekli olarak el değiştirmiş… Urartuları yukarıdaki paragrafta biraz da olsa anlatmış olduğumun farkına vararak, Asurlardan bahsetmek istiyorum ve kendi kanaatimce de bölgenin yaşadığı ve etrafındakilere yaşattığı karmaşanın tarihten kaynaklanan felsefi nedenlerinin bir kısmı da burada yatıyor… Kıta fay hatlarının birbirlerine dokundukları yerler gibi sürekli hareketli, sürekli tedirgin edici ve sürekli patlamaya hazır enerji doluymuş izlenimi uyandıran bu bölgenin durumunu anlamamıza yardımcı olacak bir felsefi yaklaşımı doğurabilecek, bizleri huzura, kardeşliğe götürecek bir dünyanın kapısını aralamamıza da yol açabilecek gerçekleri barındırıyor bence kitabın ilgili sayfaları…

Yukarıda yazdığım gibi, bu bölgede Sümer (yukarıda parantez içerisinde anlattığım sorun burada da var Sümer-Hitit olarak baksedilmiş) ırkı ile Sami ırkının karışıp kaynaşmasından doğmuş melez bir kavim olan Asurlar bir dönem hâkimiyet kurmuşlardır. Bu yazıyı yazarken internetten Aksiyon Dergisinde Mehdi Zana ile yapılan bir söyleşiyi de okuma fırsatı buldum, ‘kendileri Sümerler de Kürt idi’, demiş… Yani şimdi bizler tarihi Sayın Mehdi Zana böyle düşünüyor, diye değiştirecek değiliz herhalde... Bu bölgedeki sorunları tam olarak çözebilmek için bölgeyi çok iyi analiz etmek gerekir, Türkleri sadece 1071’den başlayan dönemde Anadolu’da var göstermeye çalışmak abesle iştigaldir. Şimdilerde daha iyi anlıyorum, elimde mevcut bulunan ve bölge halkından birisinin yazdığı bu kitabın neden bugüne kadar değer görmediğini ve raflarda özgürlüklerine kavuşacakları günü beklediklerini, çünkü bölgede mevcut olan inanışa ters ve farklı şeyler söylediğinden desteklenmemişe benziyor...

Her neyse, Asurlular dönemiyle ilgili bölümü anlatmaya devam ederek, yoğunluğumu farklı bir tarafa kaydırmadan kitapta tutayım… Kitapta yazılan paragrafı aynen buraya aktarıyorum: ‘Asurlular, muhtelif iki ırkın (Sümer-Hitit (yukarıda da belirtmiştim Sümerler = Hititler değil, dillerinde de farklılıklar var ırkı ile Sami ırkının) karışıp kaynaşmasından doğmuş melez bir kavimdi. Bu sebepledir ki bu melez kavimde kendisine menşe olan her iki ırka ait özelliklerin belirtileri görülmektedir. Krallarına son derece bağlı, disiplin sever, savaşçı ve bütün mahrumiyetlere göğüs geren; iradesine hakim, kudretine emin, teşkilatçı; büyük orduları sevk ve idarede yüksek kabiliyetli oluşları, güzel sanatlara olan yetenekleri, onlardaki Sümer ve Hitit medeniyetlerini kuran ırkın vasıfları olarak tezahür etmiştir. Buna karşılık, istila ettikleri yerlerdeki şehirleri tahripten zevk alışları, zalim ve gaddar oluşları, esirlere en amansız işkenceleri yapmaktan ürpermeyişleri, Sami ırka özgü temayüllerin korkunç bir belirtisidir’. Bu paragraf üzerine yorum yapmıyorum, bu yazıyı buraya kadar okuma sabrını gösterenlerin kendi yorumlarını kendilerinin yapma özgürlüklerini ellerinden almamak amacıyla… Asurlular’ın dilleri de Akaçta denilen eski bir Sami dilinin dialektiymiş ve çivi yazısını Sümerlerden öğrenmişler… Kendilerinden günümüze o devrin tarihini aydınlatan çok sayıda tarihi yazıtlar, hukuk metinleri, destanlar, ilahiler, dualar, mezamir gibi dini parçalar, mühürler ve muskaların kalmış olduğu da kitabın satırları arasında gizli… Burada müsaade ederseniz bu cümlede anlatılanları özellikle Güneydoğu Anadolu bölgemizin bugün dahi gördüğümüz mistik dünyasını yansıttığı şeklinde bir yorumumu eklemek istiyorum…

Diyarbakır şehri M.Ö. 653-625 yılları arasında yaklaşık 28 yıl boyunca, İskitler denen ve Altay dağlarının doğusunda yaşayan bir topluluğun yönetiminde kalmış ve Heredot ‘un rivayetine göre Med hükümdarı Keyaksar (Keyhusrev veya Husrev) sonraları dost olduğu İskit Kralı Maduva ile belli başlı komutanlarını Urmiye gölü civarında tertiplediği bir kır ziyafetine daver ederek şarap içirip sarhoş ettikten sonra hepsini öldürtmüş (M.Ö. 625). Başsız kalan İskitler’in üzerine saldırarak onları tamamen çökertmek suretiyle, İskitlerin Ön-Asya hâkimiyetinin sonunu da getirmiş ve bu şekilde de bu bölgede 75 yıl hükümranlık sürecek Med İmparatorluğunun başlangıç adımını atmışlar… Med İmparatorluğundan söz etmişken, biraz da Medlerden bahsedeyim, hani şu meşhur MED tv var ya, işte o kanala adını veren Medlerden… Bakalım hep beraber, o kanal ile adını aldıkları imparatorluğun kültürü arasında bağlantı var mıymış (Burada yine yorum yapmayı düşünmüyorum, bu mesajı yolladığım herkesin okuduğunu anlayabilecek düzeyde Türkçesinin ve kendi yorumlayabilecek kadar, özgüven sahibi olduğunun bilincinde olarak…)?

Medler büyük göçlerle Asya’dan yola çıkmışlar, evet evet Asya’dan aynen Türkler gibi ve ilk olarak da Hazar Denizi ile Urmiye gölü arasındaki alana, oradan da kuzeybatı İran’ın bugünkü Azerbaycan Bölgesine yerleşmişler… Burada uzun süre dağınık boylar halinde Asur boyunduruğunda yaşamışlar… M.Ö. 625 yılında İskitlerden yönetimi ele aldıktan sonra, M.Ö. 550 yılında Pers Kralı II. Kuraş’ın Medya İmparatorluğunu ortadan kaldırışına kadar da idareyi ellerinde bulundurmuşlar… Bu yıkılıştan sonra, vaktiyle köle, dilenci nazariyle baktıkları Pers’ler efendi olmuş, asıl ve hakim Med’ler ise köle durumuna düşmüşler…

Ama dikkat ettiniz değil mi, ne kadar karmaşık bir geçmişi var kentin, bölgenin ve dayatılan uzak tarihin… Aşağıda yazacağım gibi aslında bundan sonra durum daha da karışıyor… Kimin nereden gelip nereye gittiğini anlamak o kadar güç ki burada, insanlar o kadar çok karışmışlar ki burada, ruhlar öylesine iç içe olmuşlar ki buraya ayırmaya çalışsanız da ayırmazsınız, zorlasanız da, çabalasanız da ayıramazsınız… Zaten ayrılabilecek bir durum olsa idi, batının bunca çabasından sonra Türkiye çoktan eski Yugoslavya gibi olurdu, olmuyorsa gelin artık kabul edin bu gerçek kardeşliği… Kusura bakmayın artık burada içimden gelen sesi parmaklarımın ucundan klavyenin tuşlarına aktararak diyeceğim ki bu halkların kardeşliği filan da değil, düpedüz gerçek anlamdaki kardeşlik, kan bağı kardeşliği…

Medya İmparatorluğu tarih sahnesinden silindikten sonra, Persler çıkıyor bölgede sahneye, ondan sonra Makedonya’dan çıkarak Doğuya doğru ilerleyen Büyük İskender burada yönetimi eline alıyor, Romalılar, Partlar, Bizanslılar, Abbasiler, Emeviler, Selçuklular, Eyyubiler, Akkoyunlular, Şah İsmail Dönemi, Osmanlılar ve nihayetinde de Türkiye Cumhuriyeti dönemi, ben yazarken dahi yoruldum… Böylesine karışık bir ortamda ancak olsa olsa bizleri birbirimizden koparmak için çabalayan ve savaşan insanlar, böylesine sosyolojik ve coğrafik başarı sağlayabilirler… Helal olsun vallahi, bunu böyle başaranlara!!! Onların bu başarılarında, akılla, bilimle geç karşılaşmamızı sağlayarak büyük pay sahibi olan Osmanlı’ya da helal olsun!!! Anadolu’nun derinliklerinden bizlere seslerini duyurmak için bas bas bağıran ama gönül gözümüzdeki körleşmeden, başkalarının sesine kulak vermede sorunlar yaşamamızdan dolayı seslerini duyamadığımız bu coğrafyanın sahipleri atalarımızın ruhlarını anlayamayan ve o sözde tarih yazıcılarının ekmeğine yağ süren bizlere de bravo!!!

Bundan sonra yaşanması umulanlar

Şimdi raflardan indirerek özgürlüklerine kavuşturduğum kitapların sayfalarını çevirmeye devam edeceğim ancak benim için soru işaretleriyle dolu olan döneme ait yeterli açıklamayı buldum, şu ana kadar okuduğum kısımda… Rahatım şimdi, kardeşliğin aslında halkların kardeşliği bağlamında değil, çıkılan ve varılan noktalar dikkate alındığında, gerçek kardeşlik olduğu, farklılığın olsa olsa varılan noktaya ulaşıncaya kadar uğranılan yerlerden, temasa geçilen topluluklardan kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyorum… O nedenden ‘nedir bu kardeşi kardeşe vurdurma, aileyi paramparça etme girişimlerine, istemeye istemeye de olsa verilen dolaylı destekler?’ diye sormaya da devam edeceğim, gerçeklerle yüzleşmenin verdiği özgüvenle… Bu yazıyı yazarken dahi, beni haksız çıkarmak, bu düşüncelerimden geri çevirmek için gelişen bir çok haber düştü internet sayfalarına, ama yapamadılar, beceremediler, beni bu yolumdan geri çeviremediler… Halkların kardeşliğine değil de, kardeşlerin oluşturduğu bir halk olduğumuza dair olan inancımı silemediler…

Kardeşlerin mutlu dünyasının, tüm dünya insanlığına huzur, mutluluk, güzellik ve paylaşım getireceği yarınlara bir an önce ulaşma umuduyla…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

elinize saglik!! bu detaylar bizimle paylastiginiz icin. Baris dolu gunler dilegimle,sevgiler

Yagmur 
 08.04.2007 20:56
Cevap :
Rica ederim, Yağmur hanım.. Almanya'da 9 yıl yaşayan bir insan olarak, gurbette ülke sorunlarına kafa yormanın zorluklarını çok iyi bildiğimden eğer sizin içinize biraz da olsun ümit bırakabildiysem bu benim için çok büyük bi mutluluk ve de onur olmuştur... O yazıyı yazarken yaşadığım zorlu dönemim tüm sıkınıtlarının gitmesine yol açmıştır, emin olunuz... Sağ olun, var olun... saygı ve sevgilerimle...  08.04.2007 22:00
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 128
Toplam yorum
: 184
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 856
Kayıt tarihi
: 26.01.07
 
 

Kimim? Nereden gelir, nereye giderim?29 Kasım 1970 tarihinde Türkiye'nin Doğu-Batı geçiş yolunun en ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster