Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Nisan '07

 
Kategori
Komşuluk
Okunma Sayısı
941
 

İyi bir komşu muyuz?

İyi bir komşu muyuz?
 

Türkiye'de genellikle ''İyi komşular'' çok azalmış. Hemen herkes kafasına göre takılıyor. Mesela kendi çocuğu sokaklarda gürültü yaparak oynayan, takur tukur diye gürültü yapan üç tekerlekli bisiklete benzer ucube ile dolaşan kadın, kapısının eşiğinde oturup:
- Doğuuuuş! aşağılara gitme evladım, burada oyna, diyor ve çocuğunun gürültüsünden rahatsız olmuyor. Dolayısıyla başkalarının rahatsız olması onu pek ilgilendirmiyor.

Ama o gün kendisinin sükunete ihtiyacı varsa ve komşusunun çocuğu aynı üç tekerlekli ucube ile gürültü yapıyorsa...
Aman Allahım... Açıyor ağzını yummuyor gözünü. Gözünü yumarsa ağzından çıkanları görmeyecek. Aslında herkesin ağzından çıkanları gözlerinin görmesi gerekmiyor, kulaklarının duyması gerekiyor. Bunu bilen kim. Bilen de bilmemezlikten geliyor.

Sokak aralarında düğün yapmak mı? Alman bilmez bu kavramı, Was ist das? ''bu nedir?'' diye sorar.

''Adeee bahçevannnn! Tomat, biber, patlacannnn...'' Alın size bir ''Was ist das'' daha. Bunu Alman'a nasıl anlatayım?
Nasıl diyeyim ki ''Bizim insanımız çok sosyetiktir, çarşıya, pazara gitmeye üşenir. Her şey ayağına gelsin ister. Bahçıvan da ayağına gelmiş bağırıyor.'' Demesine derim de anlamaz Alman.

Niye Alman'a anlatmak zorunda olduğumu merak etmişsinizdir. Kopenhag kriterlerinle filan bir ilgisi yok bu anlatım zorunluğunun. Geçen yıl arkadaşım Christoph gelmişti Almanya Wiesbaden'den ziyaretime de onun burada bulunduğu sıralarda yaşadıklarımı canlandırıyorum gözümde.

Seyyar manavın iyi komşulukla bir alakası olmadığı düşünülebilir. Olaya bir de şu yönden bakalım. Siz oturmuşsunuz balkonda, İzmir'in imbat rüzgarının getirdiği serinliğin yüzünüzü okşamasına müsaade ediyorsunuz.
Hatta bu okşanmadan büyük bir zevk alıyorsunuz. Mayışmışsınz oturduğunuz yerde. Eşiniz, sevgiliniz bu okşamayı kıskanmıyor. Ama sizin bu huzurlu oturuşunuzu, denize bakarak hayal alemine dalmanızı kıskanmışçasına davranıyor üst kat komşunuzun sepeti. Kapısının önüne kadar gelmiş, avaz avaz bağıran sesi daha gür çıksın diye bozuk hoparlör kullanan manava uzatılan sepet...

Bu sepet, sizin balkonun önünden geçerken imbat rüzgârının da etkisiyle suratınıza çarpmadan edemiyor.

İyi komşusunuz ya, bir taraftan yüzünüzü ovalıyor, ''Ah yüzüm... Amma da acıttı pis sepet'' diye inliyor diğer taraftan da yukarı balkondaki komşunuza,

-Yok bi şey Mualla Hanım, valla acımadı. Şöyle bir okşadı, geçti. Sepetiniz de çok güzelmiş. Yeni mi aldınız? Kaça?
filan diyerek komşunuzu teselli ediyorsunuz.

Artık hevesiniz kaçtı. Balkonda oturmayacaksınız bu akşamüstü. Mutfaktaki çöp kutusunu boşaltmayı düşünüyorsunuz. Çöp torbası elinizde aşağı inmek için kapıyı açar açmaz karşınızdaki manzaraya şaşıyorsunuz. Komşunuz çöp torbasını kapısının önüne koymuş, yarın sabah gelecek temizlikçi kadının alıp aşağıdaki bidona atmasını bekliyor. Veya kapıcı var. Ne demekse kapıcı? O gelip alacak çöpü. Canı istediğinde...

İnsaflı ve iyi bir komşusunuz ya... ''Hadi komşumun çöpünü de atıvereyim'' diyorsunuz. Tam çöp torbasına elinizi uzatıyorsunuz ki, gözleriniz kapının önündeki ayakkabılara, terliklere takılıyor. Kimisi kuzeye, kimisi güneye bakan,
doğuya, batıya göz kırpan, kimisi de ters dönmüş yatan ayakkabılar, terlikler. Öyle ayaklardan çıkarıldıkları gibi, rastgele atılmışlar.

İçinizden ''şu ayakkabıları da çöpe atıp sadece terlikleri mi bıraksam'' diye düşünüyor, ama böyle bir şakaya ne deneceğini de aklınızdan geçiriyorsunuz. Tam o sırada pek gelişmemiş bir manavın eşeğinin sesi tırmalıyor kulaklarınızı.
- Aaaaa... iiiiiii... a...i... aaa... iiii....

Sanki nota biliyor namussuz eşek. Ne güzel de anırıyor. İnsanın torbaları bırakıp bu eşeği dinleyesi geliyor.
Ama bu düşüncenizi gerçekleştirmeniz imkânsız. Üst kattaki komşunuzun oğlu yine açmış müzik setinin sesini, apartmana arabesk yayın yapıyor sanki. Başka tür müzik dinlemek istiyorsanız, şansınız yok. Tuğba Hanım'ın oğlu Bekir sadece arabesk dinler ve dinletir.

Asansörün düğmesine basıp bekliyorsunuz. Bir müddet sonra sıkılıp yürüyerek inmeye karar veriyorsunuz. Beş dakika bekledikten sonra gelmeyen asansöre kızan her vatandaşın yapabileceği el kol hareketlerini biraz da seslendiriyorsunuz. Aşağıdan biri,
- Hemen kapatacağım kapıyı, eşya indiriyoruz da... diyor. Belli ki sinirli sözlerinizi duymuş.

Siz yine de kararınızdan caymıyor ve hızlı adımlarla, merdivenlerden iniyorsunuz. Kızmanıza rağmen komşunuza,
''- Kolay gelsin!'' diyorsunuz.
Ama cevap alamıyorsunuz. Ya sizin sinirli söylenmenize kızmış da küsmüş, ya da utancından yüzünüze bakamıyor.

''Aldırma gönül aldırma...'' şarkısını mırıldanarak aşağıya iniyorsunuz.

Avazı çıktığı kadar bağıran bakçıvan hâlâ orada.
- Bi şey lâzım mı abi? diye soruyor.
Bir şey lâzım olsa bile utancınızdan ona söyleyemeyeceğinizi düşünüyor belki de. Yardımcı oluyor yani.
Sen iyi komşusun, iyi insansın ya. Kızmıyorsun bu salakça soruya. Aksine akıllıca ve kibarca cevap veriyorsun.
- Teşekkür ederim. Şu anda bir ihtiyacım yok.
Ama dilin durmuyor.
- Daha önce gelen bahçıvandan aldım.
Adam kızgın kızgın bakıyor, tepeden de güneşin kızgın ışıkları senin suratını yakıyor.

Karşıya geçeceksin. Apartmanın çöp bidonu karşı tarafta. Ama bu sırada sokakta top oynayan çocukların topu suratınıza kuvvetli bir şamar gibi iniyor. Bir anda etrafta kimse kalmamış, çocuklar korkudan kaçışmışlar siz topu kapıyorsunuz. Sanki intikam alacakmış gibi bakıyorsunuz topa.

''Allah'ım, memlekette ne kadar da çok top var'' diye mırıldanarak çöp bidonunun önüne geliyorsunuz.

Gördüğünüz manzara sizi şaşırtıyor. Çöp bidonlarının çoğunın içleri boş ve kapakları kapalı. Ama yanları çöp dolu.

Sosyetik millet şu bizimkiler. Vallahi sosyetikler ya. Çöp bidonuna torbayla çöp atan çok az. Bu yüzden bidonların çoğu çöp kokuyor tabii. Onlar da ellerini kapaklara filan dokunmadan koyveriyorlar torbalarını oraya. Torbasız gelip, bidonlarını boşaltmak isteyenlerin bir kısmı kapağı açıyor, bir kısmı da oracığa boşaltıveriyor.

Birisine ikazda bulunsanız, diğerleri sizi parmakla gösteriyorlar. Yanlış anlamayın lütfen! ''Parmakla gösteriyorlar'' dediysem, methetmek anlamında değil.

''İşte herkesin çöpü nasıl, nereye boşaltacağına karışan ukala, kendini beğenmiş. Alamanyalı bu'' diye.

Üzülüyorsunuz tabii. Bu arada açıyorsunuz çöp bidonunun birinin kapağını, elinizdeki torbaları koymayı düşünürken, bidonun içinden üzerinize fırlayan kedi ürkütüyor sizi ve torbalar elinizden düşüyor. Tüm boşalanları tekrar torbaya koyup bidona atıyorsunuz.

''Ellerim kirlense de Allah'a şükür artık sularımız devamlı akıyor. Benim çocukluğumda saatlerce hatta günlerce kesildiği olurdu'' diye düşünüp çocukluğunuza bir dalış yapıyorsunuz.

Çocukluğunuza dalmışken, dalgın dalgın düşününmeye devam ediyorsunuz.

Bizim çocukluğumuzda da problemler çoktu ama KOMŞULUK denen bir kavram vardı. İnsanlar birbirlerine daha saygılıydı. Sokakta gürültü yapan, etrafı rahatsız eden çocuklara,
''Annenize, babanıza söylerim ha...'' dendiğinde biraz çekinirlerdi.

Şimdi,
''Selam söyle'' diyenler çoğunlukta.

Yani çocuğu annesine, babasına şikayet ederken bir de,
- Çocuğunuzun selamı var. diyeceksin.

Pes! doğrusu.

Mustafa Mumcu, 26 Nisan 2007 Saat: 21:50

mine objektif bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 325
Toplam yorum
: 2858
Toplam mesaj
: 684
Ort. okunma sayısı
: 3117
Kayıt tarihi
: 10.04.07
 
 

06. 06. 1945 İzmir doğumluyum ve İzmirli olmaktan da gurur duyuyorum. 1968 yılında birkaç yıllığın..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster