Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Nisan '07

 
Kategori
İzmir
Okunma Sayısı
5072
 

İzmir' de bir cumartesi keyfi desem...

İzmir' de bir cumartesi keyfi desem...
 

Aynı keyfi; aynı mekanda ama farklı bir arkadaşımla ikinci yaşayışım. İlkinde yazıp İzmir severlere bu keyfi bulaştırmak hiç içimden gelmedi. Yoo, kendime sakladığımdan değil, içime sinmemişti. Herkes “ Cumhuriyet” Mitingi’ndeydi.

Martı… İnciraltı’ndaki öğrenci yurdunu geçip ileriye gidiyorsunuz, belediye otobüslerinin son durağından önce iki mekan var yan yana, işte bu solda, en sondaki. Sağ tarafta ne var dersiniz; deniz… Hem de öylesine var ki, isterseniz kaldırımı ve toprak alanı hemen geçip, ayaklarınızı denize sokabilirsiniz. Şehir içinde denizle en çabuk ve kolay ulaşılabilen tek yer sanırım.

Burayı “asker” arkadaşımla yani Esin’le, altı –yedi yıl önce tesadüfen keşfettik ve çok sık gelemesek de, hani güneşin batıp yavaşça kızıllaştırdığı ufkunda çok güzel akşamüzeri keyifleri yaşadık. Giderek belediyenin katkısıyla gelişip güzelleşen çevresine tanık olurken, zaman zaman tek başıma gelip artık benim için bir klasiğe dönüşen, “sardalya-bira” keyfini de az yapmadım hani.

Martı’nın sahipleri de hizmetlerini geliştirdiler bu arada ve açık büfe kahvaltı servisi sunmaya başladılar. Birlikte gelecek bir arkadaş bulamadığım için, bu bahara kadar yani yıllardır kısmet olmadı kahvaltıya gelmek. Tek başıma kahvaltı keyfi olmaz gibi geldiği için de çıkıp gelmemiştim. Ama bu bahar… İkinci gelişim.

Esin, dün akşamüzeri geldi; kalmaya. Kahvaltıya, kalabalığa kalmamak adına, sabah erkenden gidelim istedik. Bu sabaha uyandığımızda dokuza geliyordu, oyalandık biraz, sonra çıktık yola. Aman yollar bir boş bir boş görseniz, insanın bütün şehri dolanası geliyor. Sanırım böyle kısa tatillerde şehir bizim gibi tatile gitmeyenlere kalıyor; büyük şehirde yaşanacak en güzel zaman. Erken gidelim diye boşuna telaşlanmışız.

Martı’ya ulaştığımızda saat ona geliyordu ve bizden başka üç-dört kişi daha vardı. Sabit giriş ücretini ödedik. Self servisti; tabaklarımıza, bizim için hazırlanmış o güzelim domates, biber, salatalık, yeşil zeytin, siyah zeytin, tulum peyniri, beyaz peynir, reçeller, tereyağ… ne varsa doldurduk; acıkmıştık sanki. Yine bizim için doğranıp hazırlanmış malzemelerden, istediğimiz kadarıyla menemen pişirdik; elektrik ocağında, küçük iki kulplu yumurta tavasında. Biraz da sucuk ki o da doğranıp hazırlanmıştı. Sonra küçük cam bardakta çaylarımızı alıp oturduk kahvaltıya. İşin en zor yanı buydu benim için; o kadar çabuk içiyorum ki çayı, kendi kendime servis yapmaktan yoruluyorum. Bu sefer arkadaşım da çay doldurma kısmına yardımcı olunca biraz daha tadına vardım kahvaltının.

Bu arada, Ferhat Göçer’in son şarkıları, ardından Kayahan’ın özellikle de “Unutuldum mu ben” diyen şarkısı eşliğinde, gözümüzü okşayan hafif dalgalı denize karşı, yüzümüzü okşayan hafif rüzgarla, ruhumuzu okşayan sohbetimizle kahvaltımızı yaptık, zamanın nasıl geçtiğini anlamadan...

Kahvesiz olur mu? Olmaz! Martı, bir köşede kahve yapma olanağı sunuyordu bize; yaparsanız "ikramımızdır" diyerek. Az şekerli iki kahve yaptık bakır cezvede, kömür sıcağında. Bir de fal bakan olsaydı hani ne iyi olurdu ya bunun keyfimizi bozmasına izin vermedik.

Çok da geç kalmamam gerekiyordu, evde üç evlat vardı; uyuyorlardı henüz. İrfan’la Oğuz yani oğlumun en yakın iki arkadaşı dün gece bizde kalmıştı; uyanınca her zamanki gibi “ kalktık , açız “ diye arardı oğlum ki bu cümle eve vardığımda koroya dönüşüyordu.

İrfan “Sırf bu salçalı salam için kahvaltıya gelinir.” derdi hep ve evde salam kalmamıştı. Alışveriş için Narlıdere Tansaş yolundayken aradı oğlum, beklediğim cümleyi söyleyerek. Eve geldiğimde, kocaman evlatlarım çok önemli işler yaparken; atari oynarken, kahvaltılarını hazırlamak bana yani “nöbetçi anneye” düştü. Eskiden olsa sofrayı hazırlamama, biraz sesimi yükseltip seslenmemin katkısıyla da olsa yardımcı oluyorlardı, giderek vazgeçtiler ya neyse…

Kahvaltıdan sonra çok acele işleri varmış gibi hazırlanıp çıktılar…

Bana da sizlerle “İzmir’de bir cumartesi keyfi” ni paylaşmak kaldı; sizlere de bulaşsın diye.

İzmir’den, maviler, kırmızılar, yeşiller… Evet, İzmir Kırmızısı hiç eksilmedi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İnsanın canı gecenin bir yarısı kahvaltı çeker mi? Demek ki çekermiş diyorum da şimdi biz İzmir'i nerede bulacağız? İzmir neresi, İstanbul neresi! Sabaha da çok var zaten. Ne yapalım bu saatte kahvaltı yapacak değiliz ya. Belki günün birinde yolumuz İzmir'e düşer. Nasılsa açılışı yapılacak bir ormanımız var. Bu arada yazıyı, mavi, kırmızı derken yeşille kapatmışsın:))

A y s a n c a 
 10.12.2007 22:12
Cevap :
:)) Evet, yazıyı "yeşille "kapatmışım; sanırım bir gün, sevgili Yusuf'un okuyacağı kalbime doğmuş da açılış yapılacak "yeşilimiz" nerde kaldı? Sevgiler, maviyle... (Sırada başka kahvaltılar da var, korkarım:)) bir gün hepinizi evimde kahvaltıya almam gerekecek)  11.12.2007 12:52
 

Bahsettiğin Martı'ya hiç gitmedim merak etmedim desem yalan olur. Kahvaltı olmasa da bir akşam yemeğine gitmeli mi ne?

Abla 
 21.06.2007 9:39
Cevap :
Yanlış anlamışım ama "güzel bir yanlış anlama" olmuş. Akşam üzeri, gün dinlenirken özellikle, salata ve sardalya keyfi de müthiş...  21.06.2007 10:03
 

ankara' da yaşayıp kısa bir yürüyüşten sonra denize ulaşamayabilirsin ama bu ulaşanlarla birlikte bu keyife ortak olmana engel olmuyor:-) düş zenginliğini yaşattığın için teşekkürler..sevgiler..

yesil ankara 
 25.04.2007 12:39
Cevap :
Ben senin için, deniz kenarında her gün yürürüm canım arkadaşım... sevgiler...sevgiler...sevgiler...  25.04.2007 14:16
 

başlığa bakarak ilk anda "ziyafet" sofradaki zenginliği akla getirebilir. ziyafet uzun soluklu ilişkilerin, dostluğun dostların (ki sayısı çok azdır) birbirine ayırdığı zamanla başlıyor..özellikle büyük kentlerde yaşayıp çok fazla zaman ayıramıyorsanız..asker arkaşınla birlikte sabah erken kalkıp martıya giderken yanında değildik..ancaaakk yazıyı okurken ben de sizinleydim.. tarif ettiğin yerlerden geçerek içeriye girdim, tabağımı doldurdum bir parça sucuklu yumurtadan aldım, rüzgarı hissettim, biraz iyot kokusu aldım,sohbete katılamadım (ne de olsa öyküye sonradan girmiş bir öykü kahramanıyım:-) kahvemi yudumladım..bana göre günün en güzel saatleri sabahın erken saatleridir ve de en güzel öğünü sabah kahvaltısıdır..iki güzel insan güzel bir kentte günün en güzel saatlerinde, doğanın en güzel tablolarından birisinin içinde iken... eminim benim gibi pek çok kişi ziyafetten keyife ortak olmuştur..

yesil ankara 
 25.04.2007 12:37
Cevap :
Canım, şimdi senden ve yorumlarından bahsetmiştim ki sayfamı açtım; sen. :)) İnanılmaz güzel yazmışsın, hiç bir şey diyemiyorum sadece paylaşmak adına yayınlıyorum; sevgiler... maviler... hala kırmızılar...  25.04.2007 14:15
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 209
Toplam yorum
: 2556
Toplam mesaj
: 478
Ort. okunma sayısı
: 3233
Kayıt tarihi
: 29.03.07
 
 

Yazmak... Öyle güzel, öyle hoş ve öyle derin bir eylem ki!.. Olmazları bile oldurabiliyorsun. "Ke..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster