Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Temmuz '10

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
2741
 

İznik ve Osmaneli

İznik ve Osmaneli
 

İznik Gölünde güneş birbaşka batıyor...


Ne yapalım, nereye gidelim diye düşünürken aniden çıktı bu gezi. Elbette planlarımız içerisinde vardı. Fakat Sakız adası ve İzmir gezisi işi suya düşünce bari bunu yapalım dedik. Yaptık da.


İznik ‘e nasıl gidilir sorusunun cevabı az sayıda insanın yazdığı İznik gezisi notlarında keşfedemediğim bir soruydu. Millet motorla, özel araçlarıyla varmıştı buraya. Resmi internet sitelerinde gelişler hep özel araca göre anlatılmıştı ve diğer sitelerin hemen hemen hepsi de kopyala yapıştır mantığı ile aynı yazıyı yayınlamakta. Şansıma İznik minibüsçüler kooperatifinin sitesini buldum. Kalkış saatleri ve rotaların çizili olduğu bir harita sitede mevcut. Oldukça yeterli bence. Tanınmış firmaları aradığımda ise sadece Metro ‘nun akşam tek bir seferi var. Sinop gibi güzel ama nedense ulaşımsız bırakılmış gibi.


İstanbuldan iki rota söz konusu. Bursa yada Yalovaya denizden gelip minibüslerle İznik ‘e gidilebilir. Biz otobüsle Yalovaya dek geldik.


İstanbuldan Kamil Koç ‘un sabah 8 ‘de kalkan aracı ile yola koyulduk. Çocukların görsel hafızası büyüklerden daha sağlıklı. Oğlan otobüsü görür görmez “Kuşadasına mı gidiyoruz?” diye başladı. Ben çoktan unutmuşum geçen sene ne ile gittiğimi Kuşadasına. Kamil Koç ‘un koltuklarındaki ekranlarda film seçenekleri oldukça fazla. Kategorize edilmiş film tipleri içerisinden seçim yapılabilir. Oyunları ise sadece bir kart oyunu ile benim çocukken amcamın bilgisayarında oynadığım bir oyuna sahip.(15 TL) Yolculuk iki saate yakın sürüyor.


Yalova garının kapısında adamlar hemen soruyor. İznik ‘e giden araçlar her saatin on geçesi İDO iskelesinden kalkmakta ( 7, 50 TL). Yaklaşık on, onbeş dakika sonra otogara uğruyor. Biz bindiğimizde sadece iki kişilik yer şansımıza boştu. Yolcuların büyük çoğunluğu Orhangazide indi. Bizde oğlanı boş koltuklardan birine sepetliyoruz.


Orhangaziden sonra sağlı sollu tarlaların, bahçelerin içerisinden ilerliyoruz. Solda verimli toprakların hemen ardında yüksek dağlar fonu tamamlamakta. Göl ise sislerin ardında gayet solgunca çıktı karşımıza ilkin. Hava nemli, boğucu, güneşin fırsatını bulsa anamızdan doğduğumuza pişman edebileceği gibi olacaklara gebe.


Önce ilerilerde bir İtalyan şehrinin kulelerine benzer çıkıntılar görülüyor sislerin arasında. Eşim biraz daha yakındaki top ağaçları baz alıp onlarında ağaç olduğu konusunda ama iddaalıyım. Sis mistik bir hava veriyor. Sanki zaman tünelinin içerisinden bir ortaçağ şehrinin kapılarına geliyorum.


Şehir tam bir Roma kenti. Haritalara baktığınızda şehrin tam bir haç şeklinde olduğunu görebiliyorsunuz. Bu dini bir anlama sahip değil. Romalılar yeni bir garnizon kurduklarında şehri önce birbirini kesen iki cadde ile şekillendirmeye başlıyorlar. Kesişim noktasında bir kışla ve birde tapınak yerleştiriyorlardı. Hristiyanlığa geçişle bu tapınak kilise olmaya başladı. Bu kilisenin adıda eğer şehir İznik gibi önemli bir merkezse Aya Sofya oluyordu.


Bununla beraber her eski şehir gibi mitolojik bir hikayesi elbette var. Şehri şarap tanrısı Dionysus sevgilisi ve ondan olan oğlu için kurmuş. Nicaea, nehir tanrısı Sangarius ile doğa tanrısı Cybeles ‘in ormanlarda yaşamayı ve avlanmayı seven, evlenmemek için yemin etmiş kızlarıdır. Bir gün ormanda bir çobana rastlar. Çoban kıza aşık olurda kız çobanı okla vurur. Eros buna çok kızarak kızı Dionysus ‘a şikayet eder. Fakat Dionysusta kıza aşık olur gizlice takip etmeye başlar. Günün birinde Nicaea nehirde yıkanırken Dionysus çoban ile aynı akıbeti yaşamamak için suya şarap karıştırıp kızı sarhoş eder. Kız kendine geldiğinde hamile olduğunu fark eder, intihar etmeye çalışır beceremez. Sonunda Dionysus ‘un çocuğunu doğurur; Dionysusta hediye olarak bu şehri kurar.


Neyse, minibüs önce şehrin dört ana girişinden biri olan İstanbul kapısından giriş yaptı. Yine Romalılardan bize geçen bir gelenek daha. Eğer şehrin kapıları başka bir önemli kente ulaşan yolun başlangıcıysa kapı yolunun gittiği kentin adını almakta. Halepteki Antakya Kapısı, İstanbuldaki Belgrad Kapısı gibi. Giriş yaptığımız kapının yıkıntılar arasındaki mermer parçalarının çokluğu ve büyüklüğü bir zamanlar sahip olupta yitirdiği ihtişamı için akıl veriyor. Halbuki Siena da onarılmış kapılardan şehre giriliyordu. Belki küçük bir detay, belki Sienaya giren insanların çok küçük bir yüzdesi bunun farkında. Ama bu tip detaylar üst üste sıralandığında sıradan bir şehri bile turistik bir cazibe merkezi haline getirmekte.


Bir zamanlar ismi Via bilmemne olan yolun adı günümüzde Atatürk caddesi. Araçla cadde üzerinde ilerlerken önce yolun solundaki 1. Murat hamamını ardından şehri kesen diğer ana cadde olan Kılıçarslan Caddesi ve Aya Sofyayı geçip kısa sürede otogara varıyoruz. Yarını organize edebilmek için çevre kasabalara gidişi soruyoruz. Yalovaya, Osmaneliye, Bursa veYenişehire çeşitli saatlerde seferler var.


Artık bu şehrin hikayesini, önemini anlatmanın vakti geldi. Aslında günümüzün kendi halinde bir kasabası olan İznik bir zamanlar dünyanın merkeziydi. İstanbul haçlı işgalinde iken kurulan dört Bizans devletinden birinin başkenti olmasının yanı sıra dünyayı kökünden etkileyen bir kırılma anı burada yaşanmıştı. 325 yılında burada toplanan meşhur konsilde, hristiyanlık Roma imparatorluğunun resmi dini olarak ilan edilmişti. Kasabanın civarındaki höyüklerde bulunan parçalar MÖ 2500 ‘ e dek inmekte. Antigonea şehrin ilk adı. İskenderin generallerinden Lysimachus tarafından MÖ 293 ‘te ele geçirilir ve bir rivayete göre Lysimachus ‘un karısının adı olan Nike ‘nin adı verilir.


Daha sonra Bitinyanın bir parçası olur. Devletin paraları burada basıldığından “Altın Şehir ” olarakta anılır. Fakat Roma fırtınası burayı da etkisi altına alır ve şehri ele geçirir. Fakat şehir öneminden bir şey kaybetmediği gibi yaklaşık beş km uzunluğunda surlarla çevrilir. Burası Bizansla beraber büyür ama bu kez doğudan gelen başka bir fırtına, Selçuklular 1071 ‘ de Bizans imparatorluk ordusunu Malazgirtte alt ettikten sonra kısa sürede şehri ele geçirir. Artık Selçuklu Türklerinin başkentidir.


Başkent olmuştur olmasına ama dönem öyle karışık ve çalkantılıdır ki bu süre çokta uzun sürmez. Genç Kılıçarslan başarılı seferler yapar çevreye ama uzaklardan alışılmadık ama kalabalık bir ordu gelir. İlk kalabalık Yalovada yok edilir. Öyleki kaynaklara göre 30, 000 kişi yarım saatten kısa sürede etkisiz hale getirilmiştir. Ama esas birlikler gelince işin rengi değişir. Haçlılar şehri kuşatır. Kuşatma uzadıkça kuşatanlar ittifak halinde oldukları Bizanslı Rumların şehirlerine de saldırırlar. Yapılan vahşet öyle dehşetlidir ki kuşatılanlarında içini korku kaplar. Haçlıların nihai saldırısından önceki gece Bizanslılarla anlaşan Selçuklular şehri Bizans generali Tarkanoides ‘e ( Türk kökenli olduğu tahmin edilmekte) teslim ederler. Bu Haçlılara atılan büyük bir kazıktır ki bunu unutmayacaklardır.


Yüz yılı aşsa da Haçlılar bu kazığı unutmaz. Benzerini İstanbulu ele geçirerek yaparlar. Prenslerden biri İznik’ e sığınır ve burada bir devlet teşkil eder. Haçlılar birkaç kez kuşatsalarda şehri alamazlar. Villeheurdin bu kuşatmalardan bahsederken Aya Sofya Kalesinin çok güçlü olduğundan bahseder.


Osmanlılar şehri iki sene kuşatır ve alırlar. 1331 ‘de Orhan Gazi şehri alır.


Önce Aya Sofyaya doğru yürüdük. Birkaç tur otobüsü de gelmiş, çok sayıda genç yapının etrafında. Turizm ofisi de burada ama içinde kimsecikler yok, kapısı da kapalı zaten. Yandaki parkta bir lahit ve birde stel var. Steli okuduk Hristo Hristos adlı birine aitmiş.


Aya Sofyanın vakti zamanında epeyce büyük bir yer kapladığı aşikar. Zaten yapının doğusunda, dışarıda koruma altına alınmış mozaikler ve apsis alanına ait tuğla kısım görülebilmekte. Simetri gereği bunun batı tarafında da olması gerekirken orada bir iz yok. Yapı şu an parka göre 1, 5-2 yola göre 4 m. den biraz fazla kot farkına sahip. Yapının pencere boşlukları camlarla kapatılmış.


Eski kilisenin yerine imparator Justinianus zamanında tekrar yapılmış. Hristiyanlık tarihinde önemli bir yere sahip bazilikal bir kilise. Şehrin katedrali. 11. yüzyılda şiddetli bir deprem sonucu ciddi hasar almış. 1331 ‘de Sultan Orhan şehri ele geçirince camiye çevirmiş. Kanuni buraya bir minare ekletmiş. Mimar Sinan da yapıyı güçlendirmek için çalışmalar yapmış.


Kapıdan içeri baktık. Müzekart geçmemekte. Giriş 3 TL. Yerli iseniz bu fiyat. Yabancılardan 7 TL alınmakta. Kapıdan içeriye kafamı soktum. Girişte hemen aşağıda mozaikli bir alan var.


Sahile gidip soluklanmak için Kılıçarslan Caddesinden sahile doğru ilerledik. Göl Kapısından pek bir şey kalmamış. Gölün suları kirli. Daha doğrusu doğal bir kirlenme bu. Çamlardan ve diğer ağaçlardan dökülen polenler, kurumakta olan yosunlar suya bulanık bir görünüm vermiş. Halbuki bu tamamen işgüzar bir zihniyetin sonucu. Gayet verimli ve temiz bir göl olan İznike 80 ‘li senelerde diğer pek çok göle de yapıldığı gibi gölün habitatında olmayan, yabancı türler getirilir. İznike gelen etçil bir gümüşbalığı türüdür. Hayvan gölün baskın topluluğu olan sazanların yumurtalarını yer. Böylelikle otçul sazanlar yok oluş sürecine girince besinleri olan yosunlar ise engelsizce çoğalmaya başlar.


İlk hedefimiz senato sarayı. Önce konaklama işini halledelim, çantaları, ıvır zıvırı bırakalım diyor eşim. Zaten iyi oteller (ve pahalı ) sahilde. Bizde Çamlık Otele yerleşiyoruz.


Senato sarayı Hristiyanlık tarihinde çok önemli bir yere sahip. Konsül toplantısının yapıldığı yer burası. Günümüzde sahil surlarının kuzeye doğru dönüş yaptığı yerde, deniz kıyısında 325 yılında temelde Ariusçularla Atanasiusçular arasındaki fikir ayrılığı üzerinde bir karara varılması için toplanıldı. Arius ‘a göre Tanrı dünya yaratılmadan önce yaratılmıştır, Atanasius ‘a göre ise İsa ta varoluştan beri vardı. Bununla beraber Paskalya gibi pek çok unsur bu konsilde resmen Hristiyanlığın içerisine alınmıştır. En önemli karar ise bizzat Büyük Konstantin tarafından burada Hristiyanlığın Roma İmparatorluğunun resmi dini olarak ilan edilmiş olmasıdır.


Günümüzde konsilin yapıldığı alanda sahil tarafında ince tuğladan yıkık dökük bir duvar bulunmakta. Kahverengi bir levhanın üzerinde yazıyor olmasa bulunması mümkün değil. Hoş, son yıllarda “Da Vinci Şifresi” kitabında yazmasa hatırlayana pek olmazdı gibime geliyor.


787 ‘de gene İznikte ama bu kez Aya Sofya da 7. Konsil olarak anılan bir konsil yapılmıştır. Bu gerek Roma gerekse İstanbul tarafından kabul edilen son ortak konsil olup ikonoklasma sona erdirilmiştir.


Gelelim günümüze tekrar. Sahilde yer yer çakıl, yer yer kum alanların arasında oynayan çocukların arasından geçip yürümeye devam ettik. Sahilde vakit geçirecek güzel çayhaneler var. Ama bizim planımız antik tiyatroyu bulmak. Oğlumuz Pazartesi günü okulunda anneler günü için bir konuşma yapacak. Söz verdim, “bu konuşmayı sana antik tiyatroda Romalıların oyun oynadığı yerde yaptıracağım” diye. Sabahtan beri başımızın etini yiyor tiyatroya gidelim diye …


Arada Yenişehir Kapısına gelmeden bir giriş daha var haritaya göre. Sahildeki kadınlara eşim yolun tiyatroya çıkıp çıkmadığını soruyor. Geçmiş tecrübelerim duymamış olduklarına dair. Yanılıyorum. Ne güzel, ülkemde yaşadığı yerde ne olup olmadığını bilen insanlarda varmış. Yakıcı güneşin altında ilerliyoruz. Burada bir kapı daha var. Yüksek duvarlarda yer yer ama ağır hasarlar göze çarpmakta. Kimi yerlerde büyük kesme taş kütleler var. Ama kapıyı geçipte arkasından baktığınızda yapının orijinal halinin ne denli yüksek ne denli heybetli olduğu konusunda az çok bir fikir sahibi olabiliyorsunuz.


Az sonra tiyatronun olduğu sokağı görüyoruz. “Tiyatro Sokağı ”. Biraz ötede iş yapan bir adama sormuş, adamda işini gücünü bırakıp bize yolu tarif etmişti. Meğer yolumuzun üstündeymiş. Bir zamanlar -ki bu zaman imparator Trajan zamanı olmakta- yörenin en büyük tiyatrosu. 15, 000 seyirci kapasiteli imiş. Bir zamanlar sahip olduğu zenginlik sağda solda gerek toprak gerekse otların arasında kalan yerlerdeki mermerlerin üzerindeki işlemelerde saklı adeta. Oysa şimdi seyircilere ait sıralar bile neredeyse belli belirsiz. Bunda Bizans döneminde tiyatronun taşlarının surların güçlendirilmesi için kullanılmasının da büyük payı var. Bu alan Bizans’ın şehirdeki son yüzyılında mezarlık, Osmanlı zamanında ise çiniler için hammadde üretilen bir alan olmuş. Şimdiyse tüm benzeri yerlerde olduğu gibi içki şişelerine vb ev sahipliği yapıyor.


Tiyatro sahnesi epeyce çamurlu bir alanda diye oğlanı tribünün kenarındaki sağlam bir yere çıkartıyoruz. Şiirimsi konuşmasını yaptırıyoruz. Geçip geçen küçük çocuklarda bizi seyrediyor. Ardından tribünün en tepesine çıkıyoruz. Her taşın üstü kertenkele dolu. Yukarıdan minnacık görünen eşim küçük bir çocuğun uçurtma uçurmasına yardım ediyor. Yere indiğimizde çocuğun uçurtmasının yandaki çalılara dolandığını görüp geçiyoruz. Bir yandaki yolda gelini almak için bekleyen bir kalabalığı yarıp ilerliyoruz güç bela. Kız tarafıyız, erkek tarafıyız diye girelim diye düşünmüyor değiliz ama gezecek çok yer var daha.


İlkin Hagios Tryphon kilisesini bulmaya çalışıyoruz. Atatürk Caddesinin üzerinde ama bir iki tuğla duvarı duran bir yapı burasıda. Moral bozucu , can sıkıcı bir durum. Bari karnımızı doyuralım diyoruz. Cadde üzerinde “Köfteci Yusuf ” var. Oldukça hesaplı ve çok lezzetli köftesi var. Köfte ile beraber verilen biber sosu çok lezzetli. Piyaz tabağı gayet dolu. Ayranlarına ise laf yok. Mutlaka uğranılması gereken bir mekan. Paranızın her kuruşunu hak ediyor. Yalnız epeyce kalabalık oluyor ve masalar genelde önceden kapatıldığı için istediğiniz yeri kapamama durumu söz konusu olabiliyor.


Buradan tekrar Aya Sofya yönünde ilerliyoruz. Sağımızda gelirkende dikkatimi çeken Mahmut Çelebi Camiini inceliyoruz. Beylikler dönemi etkisinde kalmış yapının tek minaresi demir destekler ile sarılarak korumaya alınmış. Minarenin şerefeye yakın kısmında turkuaz tuğlalar iki bilezik gibi sarmış adeta. İçine giremedik ama son cemaat yerine giren kapı olsun bu kısmı taşıyan kolonlar olsun hep devşirme malzeme. Kim bilir nereden alınıp kullanıldı bilinmez.


Caminin tek kubbesinin üzerinde büyücek bir leylek yuvasındaki leylek ve yavrusu ise yaşayacağımız ilginçliklerin başlangıcıydı sanırım. Önce bir araç durdu ve yuvayı fotoğrafladığımız için bizi kutladı. Muhtemelen bizim saçlardan, hanımında boyundan dolayı bizi turist sandılar.


Ardından Kılıçarslan Caddesinden müzeye doğru yola koyulduk. Önce bir kalabalığa karıştık. Kermes gibi, kadınların yaptığı, ürettiği eşyalar yada gıda malzemeleri satılmaktaydı. Eşrefzade Camiine uğramak için köşeyi dönmüştük ki şehrin en eski Osmanlı yapısı camii olan Hacı Özbek Camiinin önünde bize bakan ihtiyarlara denk geldik. Selam verdim ayaklandılar. Bir şey dediler anlayamadım. Eşim “pilav varmış” dedi neyseki. Adamlara tok olduğumuzu söylüyorum, dinleyen yok. Gerçekten tıka basa doymuşuz. Ama adamlar ısrarcı. Karı koca kendimizi bir anda pilav kazanlarının önünde bekleşen çocukların arasında buluyoruz. Adamlara ısrar ediyorum bari az koyun diye. Tavuklu pilavları alıp oturup yiyecek bir yer arıyoruz kendimize. Herkes yer veriyor. Yaşlıca bir adam gelip çocuklar kirletti oraya oturmayın diyor. “Haybeye mi oturduk baba şimdi tertemiz oldu “ diyorum ; “Allah iyiliğini versin yeğen ” diyor gülerek. Öteden biri iki ayran kapmış bize ikram ediyor. Rüya gibi. Kuran kursunun hatim pilavı imiş. Helalleşip, teşekkür edip ayrılıyoruz aralarından. Tekrar buradan teşekkürlerimizi, selamlarımızı gönderiyorum hepsine, tüm İzniğe. Allah tüm dualarını kabul eylesin.


Eşrefoğlu Camii ve batısındaki sandukaların önünden sağa dönüp Nilüfer Hatun imaretine yani günümüz İznik müzesine doğru ilerliyoruz. Ters T tipinde, Bursada örneklerine sıklıkla rastlamamızın mümkün olduğu bir yapı burası.1388 ‘te Sultan 1.Murat tarafından annesi adına yaptırılmış. 19. yüzyıl sonrasına dek imarethane olarak görevini yerine getirmiş ama kasabayı işgal eden Yunanlılar tarafından tahrip edilmiş. İznik gibi tarihte büyük bir öneme sahip bir yerleşim için oldukça zayıf bir müze burası.


Yenilediğimiz müze kartlarımız ile giriş yapıyoruz. Kartınız yoksa giriş 3 TL. Bahçe girişinde bir iki lahit, şteller dikkat çekmekte. Özellikle sol tarafta çok güzel bir lahit bulunmakta.


Müzenin girişinin sol ve sağ yakalarında özellikle çini eserler sergilenmekte. Ana kısımda ise sikkeler, gene şteller, bir lahit ve çeşitli parçalar mevcut. Burada civar tümülüslerde bulunan örnekler hakkında açıklamalar asılı. Sıklıkla, küpler içerisinde, katlanmış durumda cesetler bulunmuş. Bunlardan bir tanesi de müzede sergilenmekte. Kısa sürede etrafı geziye gelen ilkokul çocukları ile sarıldı. Burada girişe göre sağ tarafta çok güzel bir kapı kenarı süslemesi var. Mükemmele yakın.


Tekrar bahçeye çıktık. Müzenin arka tarafında sol tarafta mezartaşları, tam arkasında hristiyan mezartaşları ve sütunlar yer almakta. Taşların önemli bir kısmında Sezar (Caesar) yazmakta. Fazla bir şey çeviremedim. Sanırım tarih koymak için dikilmiş olmalı. Diğer tarafta da gene şteller mevcut. Çok kaliteli işçilikleri olan örneklerde mevcut. Özellikle Medusa ‘nın öldürülmesi sahnesinin olduğu taş, hayvan kafası şeklindeki su olukları görmeye değer.


Yapının doğusunda yine devşirme malzemenin kullanıldığı küçük, şirin eski mi eski bir camiye bakıyoruz. Şeyh Kudbettin Camii burası.


Şimdiki hedefimiz bu meydanın köşesindeki Yeşil Camii. Bu caminin en dikkat çekici yanı tamamen çini kaplı minaresi. Turkuaz, siyah ve kahverengi-kırmızı parçalar birbiri ile geometrik şekiller oluşturacak şekilde birleştirilmiş. Zevk meselesi ama göz yoruyor. İçerisine girdim. Beyaz badananın neleri sildiğini bilmek mümkün değil. Mermer mihrap, ve duvarı çevreleyen mermer panolar zamanında buraya oluk oluk paranın aktığını göstermekte. Çok kalmadım çıktım. Yapının ana giriş kapısı etki tarz tapınakları andırmakta. 1378 ‘de Mimar Hacı Musa tarafından Halil Hayrettin Paşanın emri ile yapımına başlanan cami 1392 ‘de tamamlanmış. Tek kubbeli camilerin en güzellerinden birisi olarak kabul ediliyor.


İmaret, Yeşil Cami ve cadde arasında küçük bir meydan var. Biz burada hediyelik eşya satan dükkanlarda İznik magneti ararken orada da sahne kuruluyordu. Dükkancı aradığımız İznik magnetini bulamayınca başka dükkanları önerdi bize halbuki ben İznik anahtarlığı alıpta mıknatıs yapıştırıp magnet haline getirilebileceğini söylemişken. Fatih ‘in tebdili kıyafet çarşıya inipte dükkanlarda alışveriş yaparken benzeri bir duruma denk gelmiş olduğu hikayeyi hatırladım. Kendi malını bir şekilde bana satabilecekken başka bir satıcıya yönlendirmeleri hala bir şeylerin kaybolmadığını göstermekte. Kaybolmaz da inşallah.


“Lefke Kapısına gidelim” diyorum eşim “nasıl olsa yarın oradan geçeceğiz” diyor. İkna ediyorum. Köşede bir yıkıntı var. Haritaya göre özel hamam. Ben özel hamam yıkıntı olmaz diyorum. Eşim diretiyor. Sonuçta haklı çıkıyor. Suyu bitmiş, kendi yıkılmış. Viran bir yapı.


İlerliyoruz kapıya doğru caddeden. Solda Çandarlı İbrahim Paşa ‘nın türbesinden kalanlar restore edilmekte. İznikte Çandarlı ailesinden kalan çok şey var. Özellikle Lefke Kapısına yakın yerlerde. Ama isimleri ve yıkıntıları dışında pek bir şey kalmamış nedense. Burada cadde kenarındaki evlerde hatta caddenin kendinde gayet sakin bir yapı, bir hava var.


Kapı gayet zarif. Baba oğul içeri dalıyoruz. Kapı girişinin sağında sonunda odacıklar yada daha doğrusu bölmeler var. Soldakine giriyoruz. Güzel işlemeleri olan duvarın karşısındaki kirişte Yunanca yazılar var. Müzedeki Latince ortamdan sonra epey zorlu geliyor. Yıldızı çağırıyorum okuması için. TO SEBASTO yazıyor. Sebasto birisi mi yoksa Sivas ismi ile aynı kökenli bir başka yerleşim mi şimdilik bilmiyorum. Ama Lefke yada Leukea yazan bir satıra dahi denk gelemememin hayal kırıklığını yaşamadım diyemem. Yıldız birde sanatoryum yazısı okudu ama haritada sanatoryum yada hastane tarzı bir şey görebilmiş değilim.


Kapının girişinde merdivenle çıkılan bir odacığa çıktık oğlumla. Çıkarken kapının eşiğindeki demire ayağını kötü çarptı. Ağlamak ile ağlamamak arasında gidip gelirken kapının orada fotoğraf çektirme bahanesi ile konuyu dağıttım. Kapının sağında ve solunda ikonaların konulacağı birkaç niş var. Kim bilir zamanında bu kapı ne kadar da güzeldi.


Yine kapı civarında hediyelik satan biriyle lafladık. Sur dışındaki Abdülvahap Sancaktari türbesine 10 TL ‘ye gidip gelinebileceğini söylüyor. Oradan Topkapı Çınarına doğru yollandık. Sakin sokaklarda yürüdük. Burada kapı numaraları bile çini işlemeli plakalar ile gösterilmekte. Belediyenin zarif bir uygulaması. Burada çöp kutuları bile çini işlemeli gibi. İnsanın içine çöp atası gelmiyor doğrusu. Bir çınar gördük. Tahminlerimize göre Nilüfer Hatun imaretinin arkasındaki alanda olmalı idi.


Eşrefzade Camiinin önündeki banklarda soluklanıp sahile doğru gidiyoruz. Yorulmaya başladım. Artık gerçekten paslanıyorum. 1.Murat Hamamının yanında su içerken kot farkından dolayı aşağıda kalan kısımdaki düzgün taş yola gözüm takılıyor. Tipik Roma yolu. Hamama bakarken hediyelik eşya satan dükkanlar olduğunu görüp Yıldıza sesleniyorum.


Dünümüzdeki kara yolunun daha doğrusu Atatürk Caddesinin yaklaşık dört metre kadar aşağısında gerçek yol var. İlginçtir şu an bir nevi müze gibi kullanılan hamamın giriş kapısı da eski Roma yolunun hizasında. Kim, hangi amaçlı yolu bugünkü seviyesine çıkarttı Tanrı bilir.


Buradaki hediyelik eşya satan dükkandan bizimkiler bir şeyler seçerken ben her zamanki gibi dükkancı ile konuşuyorum. Adam elime bir İznik kitapçığı tutuşturuyor. İngilizce ama işimi görür. Turizmbürosu kapalı olduğundan temin edememiştim. Şehir hakkındaki düşüncelerimi soruyor içimden gelenleri ve dileklerimi söylüyorum bende. “Barındırmayız” burada diyor haşere tayfası hakkında. Başka parçalarda gösteriyor satmak için. Gönül almak istiyor hatta kırmız bir fincan takımı var ki parasından bile geçtim ama nakliyesi yok mu. İşte o beni caydırıyor.


Yalovaya giden yolun çıkış yaptığı surların dibinde sahile çıkıyoruz. Şiddetli bir rüzgar var ama dinlenmek için oturduğumuz banktan kalkamıyoruz bir türlü. Göl dalgalı. Ben biraz panoramik çekim yapmaya çalışıyorum. Sonra kalkıp yine hediyelik eşya yapan standlara takılıp biraz daha bir şeyler alıyoruz. İlerilerde gölde iki kanoda çocuklar dalgalarla boğuşuyor. İzci çocuklar müzeden sonra burada da karşımıza çıkıp yanımızdan yürüyüp geçip öylece yollarına devam ediyorlar. Sahile bakan kafeler, çayhaneler dolmaya başlamış.Bizde önce sabah eşimin kahve içtiği dükkanda çay içmek için oturuyoruz. Oğlum çoktan arkada tavla oynayan kişilerin yanına gidip onlara laf yetiştirmekle meşgul. Çok durmuyoruz. Amacımız yemek yemek daha doğrusu “yayın şiş” i tatmak.


Kılıç balığının şişini yedikten sonra balıktanda pekala çok iyi şiş yapılabileceğini öğrenmiş bulunuyorum. Siparişimizi veriyoruz. Kısa bir süre sonra bir tabakta dört iri parça yayın balığının takıldığı iki şiş, domates, biber ve salatası geliyor. Balık yağlı, üzerine çeşni versin diye zeytin yağı da katılmış. Ayrıca koku versin diye defne yaprakları da şişte yerini almış.Adadan, Rumlardan bildiğim ama haz etmediğim bir gelenek bu balıkta defne yaprağı katmak. Defnenin kokusu ve tadı en yakınında ne varsa onu ezer geçer. ( Defne yaprağını mangalın üzerine atın; o yapraklar öyle çıtır çıtır yanar öyle bir koku yayar ki ) Onun dışında bir parça tavuk şişi andırıyor. Ama daha yavan, daha gevşek bir tadı var. Ama salata oldukça iyiydi.


Yemekten sonra bitişikteki otelimize geçerken güneşin yavaş yavaş indiğini görüp gün batımı çekmeye çalışıyorum. Bu sırada yoldan insanlar, bisikletliler dünyan hiçbir derdi kendilerine tesir etmiyormuşcasına yürüyüp gidiyorlar. Güneş iyice aşağıya inince bende çekip gidiyorum.


Ertesi sabah kasvetli bir hava ve şiddetli bir rüzgar bizi karşılıyor. Kahvaltımızı yapıyor tekrar odamıza dönüp eşyalarımızı alıp son bir kahve içmek için sahildeki kulübenin yanına gidiyoruz. Adam “rüzgar şiddetli, polenler fincana düşer ” diye uyarıyor. Biz sorun değil deyip oturuyoruz. Polenleri Metenin solucan sanıp üzerlerine basmamaya çalıştığını öğrenince epey eğleniyoruz. Meğer tümgün yere bakarak yürümesinin sebebi kendince solucanlara basmamak içinmiş. Polenin ne olduğunu anlatıyorum. Gölün yüzeyi polenlerin etkisi ile bakır rengine dönüşmüş.


Kahveci ile konuşuyoruz. O da İzniki beğenip beğenmediğimizi soruyor. Aslen Konyalıymış, “Geldim, buraya aşık oldum, kaldım “ diyor. Temiz, dürüst, işini severek yapan bir esnaf. Göl Kapısının çıktığınızda sahile en yakın kulübe onun. Tavsiye ederim.


Hedefimiz Osmaneli. Pazar günü kalabalık olmaz diyor ama son dakika otogara ulaşıyoruz. Tıka basa dolu bir minibüs ve minibüsün kapısında yarım minibüs dolusu insan bekleşiyor. Bir sonraki minibüs iki buçuk saat sonra. Grubun önemi bir kısmı Kaynarcaya gidiyormuş. Şoför onlara minibüsten inmelerini söylüyor ve başka bir araç çıkaracaklarını söylüyor. İnsanların bir teki bile tek bir itiraz etmeden, sızlanmadan araçtan iniyorlar. Böylelikle bizde araca binip yola çıkıyoruz. (4 TL)


Araç ana baba günü. Meğer haftasonu düğünler nedeniyle araçlar dolu olurmuş. Cuma ise Osmaneli pazarı, Perşembeleri İznik pazarı derken minibüsler gene dolar kalan üç günde ise genelde in cin top oynarmış. Bununla beraber yol epeyce güzel. Hatta neresi olduğunu bilemediğim bir yerde kendimi Machu Pichu da gibi hissediyorum. Sağ tarafta gri, kayalık bir dağ yamacı, aşağıdaki ovalık alanda rengarenk işlenmiş tarlalar ile yol akıp gidiyor. Nihayet bir saate yaklaşırken yolculuğumuzun sonuna geliyoruz.


Osmaneli başlangıç olarak bir hayal kırıklığı. Otogardan bakınca o tarihi evlerden bir iz göremiyoruz. ÖnceBilecik ‘e gidişi ayarlamam lazım. İnternette haftasonu her saat başı sefer olduğunu yazıyorsa da tıpkı hafta içi olduğu gibi her yirmi dakikada bir sefer düzenlenmekte (4 TL). Yolcu olmasa da sefer yapılıyor. Ayrıca Osmaneliden Adapazarına da gitmek mümkün.


Minibüste tanıştığımız kadınlar kendilerini izlersek yada en azından gittikleri yolu takip edersek eski evlere ulaşabileceğimizi söylediler. Hafif yokuşu tırmanmaya başladık.


İlginç bir yerleşim. TRT ‘de yöreyi tanıtan bir belgesele denk gelmiş ve çok beğenmiş ama fırsat bulupta bir türlü gidememiştik. Yöre eski evleri ile görülmeye değer bir yerleşim olarak görülüyordu. Burada binalar genelde iki yada üç katlı. Beypazarı evlerinin benzerleri fakat daha hırpani, daha bakımsız örnekleri bunlar. Boya bekleyen, sıva isteyen evler çoğunluğu. Potansiyeli olan fakat bunu yapmaya pekte enerjisi olmayan bir yerleşim burası.


Şehirlerarası yoldan yukarılara doğru uzanan ortası akarcalı yollar Macar mimarın şehir planından kalma. Ama adamcağız bu ara sokaklara girecek kamyonları öngöremediği için yolun engebeli olması engellenememiş.


Yolda, hemen solda kasabanın Ulu cami görülüyor. Bir adı da onu yaptıran Rüstem Paşa ‘nın adını taşımakta. Mimarı Yüzgeç Mehmet Paşa. Kastamonudaki, beylikler dönemindeki camiler gibi bir çatıya sahip.


Tepedeki kilise binası ise fotoğraflarda göründüğünden çok farklı. Yangın sonrası şehri düzenlemekle görevli Macar mimar bu kiliseyi de inşa etmiş. 1874 yılında olan yangın kasabadaki bin kadar binayı ortadan kaldırmış. Üç apsisli, iki çan kuleli zamanında epeyce görkemli olduğu görülen bir bina olmalı. Günümüzde haneberduşlara ev olmuş.


Burası yüksekte kaldığı için etrafı nispeten görebiliyorsunuz. Biraz daha yukarılara çıkıp daha iyi bir manzaraya ulaşmak mümkün.


Kasaba ipekböcekçiliğinin yaygın olduğu bir kentmiş bir zamanlar. O nedenle kimi evlerden “böcek evi” olarak bahsedilmekte. Böcek evlerinde çatı katlarında ipek böcekçiliği için uygun ortam sağlanmış. Fakat günümüzde kozacılık ölmüş. Canlandırılmaya çalışılıyor.


Ağustos aylarında şehrin festivali var. Domates ve karpuz şehrin pek çok ürününün önde gelenlerinden. Hatta kasabanın turizm bültenindeki domateslerin rengi iştah açıcı. Evliya Çelebi ise buranın ayvalarını övmüş gezi notlarında. Hatta buranın ayva lokumu da meşhurmuş ama bulupta tadamadık.


Osmanlı hava postasının ilk kalkış noktasından ayrılıp Bilecik yoluna çıkıyoruz. Yol üzerinde yer alan Vezirhan ‘ı görüyoruz. Yapılan restorasyon ruhunu öldürmüş olmalı.


Bilecik ‘i gezemedik. Daha doğrusu gezmek istemedik. Şehir oldukça engebeli ve havanın boğucu sıcaklığı olması nedeniyle üşendik. Ama gezilecek epeyce yer var. Otogardan hemen hemen her saat İstanbula otobüs var.


Otobüs yolculuğu oldukça rahattı. Söylendiği gibi Gülümbe Bayırı pekte rahatsız edici gelmedi. Uzunca bir süre tren yolu ve Sakarya Nehrini kah sağımızda kah solumuzda görerek ilerliyoruz. Nehirler coğrafyayı da doğayı da çok derinden etkiliyor. Ali Fuat Paşadaki çelik köprü epeyce eski olmalı. Sanırım Almanların inşa ettiği köprülerden biri olmalı. Nehir kıyısında piknik yapanlar, balık tutanlar… Sol tarafta kalan köylerde görülen tek tük eski tarz evler. İnsanı bir daha gelmeye teşvik etmekte.


Maliyetler (ulaşımlar kişi başı, konaklama oda/gece)


İstanbul –Yalova (otobüs) 15 TL

Yalova- İznik (minibüs) 7, 5 TL

İznik Osmaneli (minibüs) 4 TL

Osmaneli- Bilecik (minibüs) 4 TL

Bilecik- İstanbul (otobüs) 20-25 TL

İznik Konaklama (sahil otelleri) 100 TL

İznik Konaklama (k.arslan cad. otelleri) 60 TL

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 38
Toplam yorum
: 14
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 2535
Kayıt tarihi
: 10.08.09
 
 

Gezmeyi severim. Aileden gelen bir alışkanlık bu. Ufacıktım gezdiğimi hatırlıyorum. Gezeceğim. Ağ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster