Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mart '13

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
364
 

Kabız olan adam

Kabız olan adam
 

Adam, arabasına bindiğinde yağmurda yeni başlıyordu. Radyosunun birkaç düğmesine dokunduğunda klasik müzik kanalında karar kıldı. ‘Ne romantik ortam’ diye emniyet kemerini birkaç kez gevşetmek istediğinde cam da buğusunu salıyor, görüş alanını kısıtlıyordu. Klimayı açıp sıcaklığını cama verdiğinde önünü puslu da olsa görüyordu.  Uzaklara baktığında sileceklerin açtığı yağmur taneleri arasında havanın kızılımsı görüntüsüne hayran kaldı. Direksiyonu her zaman gittiği mekâna çevirdi.

“Burayı çok seviyorum” diyerek girdiği orta sınıf AVM’nin birinci katındaki kafede müşteriler seyrek oturuyordu. Beyaz saçlı orta yaşlardaki adam kırmızı desenli koltukta oturan kadınların önündeki sehpadan gazeteyi müsaade isteyerek alıp, arka tarafta sakin bir köşeye çekildi. Gazetenin  “İmralı Zabıtları” manşetine takılı kaldı. Başlığın altındaki bölümleri okuyup, gazeteyi büyük bir hışırtıyla çevirip yazının devamını okuduğunda dudağını büküp, kafasını iki tarafa salladığında garson başında elinde adisyonla “Hayırdır beyefendi, bir şey mi oldu?” dediğinde, adam ısırdığı dudağını serbest bırakıp, “biliyorsun her zamanki gibi” yanıtıyla garson başka masalardan siparişlerini almaya devam ediyordu. Adam bu mekânı çok seviyordu, her yerde tost yemişti, ancak bu kafenin tostu başkaydı. Oysaki farklı olan tostun yanında sunulan küçük salatalık turşusuyla birkaç zeytindi. Önündeki beyaz sehpaya çayı konulduğunda bir taraftan gazetesini okuyor, diğer taraftan çay şekerini kâğıdından çıkarmaya uğraşıyordu.  Adam karşısında oturan kadının kendisini izlemesine aldırış etmeden hesabı ödeyerek adımlarını üyesi olduğu kütüphaneye yönlendirdi. İki katlı merdiveni çıktığında, asansöre binmediğine de pişman oldu. Üst kata geldiğinde soluklandı. Kütüphanenin girişindeki duvar ve hemen önündeki kilitli camekânda mahalli basının ilk yıllarının dokümanları vardı. Camekân içindeki gazetelerin o yıllardaki orijinal numunelerini ilgiyle izledi. Düzgün olmayan ve birbirinden farklı silik ve koyu baskılı gazetelerin tekniklerine baktı. Gazetecilerin kimliklerini inceledi. Kendisinin de bir zamanlar birkaç yıl yaptığı gazetecilik günleri gözünün önünden film şeridi gibi geçti. Bir gece evinde pantolonunu giyerken ansızın kalp krizi geçirerek ölen gazeteci arkadaşının mücadelesini, onun edebiyat köşesini nasıl özenle hazırladığını, diğer arkadaşlarının ise haber peşinde nasıl özverili koştuklarını, hele kalın çerçeve ve kalın renkli gözlüğü ardındaki mavi gözlerin silik göründüğü, seyrek saçları altındaki başının üzerindeki damarların dışarı fırlayışı altında kızaran yüzündeki ciddiyetli görünümlü yayın yönetmeninin; “Gazetecinin cebinde yirmi beş kuruşu olmaz ama itibarı sonsuzdur” sözü kulaklarını yeniden tırmalıyordu.  Adam; “Kim bilir kaç yıl oldu, acaba yaşıyor mudur?” Diye aklından geçirdi. “İyi gazeteciydi, iyi gazeteci…” diyerek kütüphanenin girişine yaklaştı. Uzunca koridoru izleyerek ilerlemesi zamanını almıştı.  Kütüphanenin kapısını ses çıkarmadan açtığında içeride okuyanların sayısı birkaç kişiydi. Ortadaki yuvarlak  “danışma”  bölümündeki görevliye kimliğini verip, daha önce notunu aldığı Nikolay Vasilyeviç Gogol’un “Bir Delinin Hatıra Defteri” adlı kitabını sipariş verip bekledi. Görevli kız kitabı getirdiğinde adam, bir çocuğun yeni bir oyuncağı bulması gibi sevindi.  İçeride çıt yoktu. Yumuşak adımlarla pencere kenarındaki vişneçürüğü koltuğa sessizce oturup kitabın önce arka sayfasını, ardından kitabın ilk sayfasını açtığında Gogol’un 1809 yılında Ukrayna’da küçük bir toprağa sahip bir ailenin çocuğu olarak doğduğunu, daha on dört yaşındayken babasının öldüğünü, Yaşamının zorluklar içinde geçtiğini, geçinmek için bir süre özel öğretmenlik yaptığını, çeşitli ruh hastalıklarıyla mücadele ettiğini, zorluklar içinde geçen hayata dayanamayıp depresyona girip yemek yemediği dokuzuncu günü hayatını kaybettiğini öğrendiğinde, kitabı önündeki sehpaya koyup, bir süre pencereden dışarının sonsuzluğuna baktı. Kitabı tekrar aldığında içeride okuyan bir kişi vardı. Açlığına aldırış etmeden kitabı okumaya devam ettiğinde bir solukta onuncu sayfadaydı. Bugünlerde midesinden de oldukça şikâyetçiydi, son zamanlarda ayaküstü yemenin bir gün cezasını çekeceğini de adı gibi biliyordu. “İnsan dört gündür tuvalete çıkmaz mı?” diye içinden düşününce kitaptaki konudan dağıldığını anladı, sayfanın başından okumaya yeniden başladı. Okuduğu kitabın kahramanı Poprişçin’in soyluların dünyasında kendisine küçük bir yer açma mücadelesi verirken ve üstlerine büyük bir saygı göstermesine rağmen göremediği saygı ve ilgisizlik içinde verdiği mücadele onu bir adım öteye götürmeyince kendisini soylu ilan ettiğini ve kendisini bir gün İspanya Kralı zannederek akıl hastanesinde soluğu aldığını öğrenen adam, koltuğuna yaslanıp mahallesindeki deli adamın garip halleri aklına geldi.  Karnındaki ağrının gittikçe artmasına artık dayanamıyordu.  Kitabın arasına ayracı koyup, personellerin girdiği tuvalete gitti. Alafranga tuvalete kopardığı peçeteleri serip oturduğunda birkaç kez ıkındığında  hareket yoktu. Midesinin taş gibi oluşu canını sıktı. Aklına, yıllar önce yine böyle uzun süre tuvalette kaldığı gelince, telaştan vücudu sırılsıklamdı. Korkudan kalbi hızla atmaya başladığında ıkınmasını daha da şiddetlendirse de kıçındaki pisliğin ucunun taş gibi ve genişçe de olsa çıkmasına sevinir. Adam, tekrar ıkındığında pislik ne ileri ne de geri gider. İçinden “Eyvah yandım, şimdi ne yapacağım!” dediğinde kalkmak ister ancak kıçının ucundaki pislik kalkmasına müsaade etmez. Uzun süre aklına başka şeyler getirip beklediğinde,  kıçında yine hareket yoktur. Hafifçe doğrulup, “bari karımı arayayım da yardımıma gelsin” diyerek kapının arkasına astığı montun cebinden telefonu almak istese de sıkışan damarları kalkmasına müsaade etmedi. Bacakları iliklerine kadar uyuşuktu. Birkaç kez daha ıkındığında gözlerinden yaş gelir, sinirinden ağlamaklı olsa da erkekliğine sığdıramaz. Montunun cebine kıl payı uzanıp telefonunu zorlansa da alır. Karanlık ekranına bakıp, açma düğmesinde basıp bekler.  Görüntü gelmediğinde “Yuh böyle şansa!” diyerek kızar.  “Neden gelirken şarja takmadım ki!” sözlerini tekrarlayarak telefonu tekrar cebine koyar. Sıkıntısı gittikçe artıyordu. Peş peşe ıkınmasıyla başının döndüğünü hissetti, bir ara bayılacak gibi olsa da uyanık kalmak için kendisini zorladı. İçinden “keşke şu an tuvalete birisi girse” diye dua etti ancak ne gelen ne de giden vardı… Ikınmadan beklemeyi, güzel düşüncelerle pisliği atacağını denemek istediğinde uzun süre bekledi. Artık dizlerindeki derman çözülmeye başlamış, başı da gittikçe dönüyor, panik,  içini esir almıştı. Öldüğünü, bittiğini, vücudundan bir şeylerin koptuğunu kabullendi.  Sıkıntıya dayanamayan vücut kendini saldığında,  hamur gibi klozetin kıyıcığına yığılıverdi. Kendine geldiğinde;  “rüyada mıyım)” diye düşündü, çevresine baktığında henüz bulanık görüyordu. “Allah Allah!” diyerek klozete tekrar oturdu. Kıçındaki pisliği hala aynı yerdeydi. Ikınmaya devam ettiğinde pisliğin ileri hareketine sevindi, kurtuluşun geldiği yakındı. Son kez ıkındığında bütün kılcal damarları neredeyse patlayacaktı. Klozete düşen parçanın sesi taş gibiydi. Sıçrayan sular kıçını kirletse de kuşlar gibi hafiflediğini hissetti. Doğrulup pantolonunun fermuarını kapattığında bacakları sanki kendinin değildi. El yordamıyla tuvaletin kapısını açtığında kütüphanenin ışıkları kesik ve içerisi zifiri karanlıktı. ‘Acaba kör mü oldum?’ diye elleriyle gözlerini ovuşturdu. El yordamıyla uzun süre elektrik düğmesini aradı, bulup yaktığında aydınlığa sevindi.  Kapıya yöneldi, birkaç kez zorlasa da, açamadı. Saatine baktı,  geceye nerdeyse yarım saatlik bir zaman dilimi kalmıştı. “Eyvah, karım ve çocuklarım nasıl da merak etmişlerdir, kim bilir beni nerelerde arıyorlardır!” diye üzüldü. Pencereden “İmdat diye bağırırım!” düşüncesiyle pencereleri açmaya çalıştı, yapamadı. “Otomatik olsa gerek” diyerek umutsuzca kitabını okuduğu koltuğa yorgun bedenini bıraktı. Kafasını çevirdiğinde danışmanın önündeki bilgisayarlara sevindi. “Birazdan sosyal medyadan dostlarıma mesaj verir onlardan yardım isterim” diye rahat tavrıyla bilgisayarın kasasının giriş düğmesine dokunup bekledi. Ekranın parlaklığını bekledi, göremedi. “Bütün aksilikler beni mi buldu?” diye şansızlığına karar kıldı. Kapıya tekrar yönelip yumruklamaya başladı, bekledi, ses yoktu. “Herhalde çarşıda kimse kalmadı, bekçi de beni mi duyacak?” diyerek koltuğa oturup düşünmeye başladı. Kitapların bulunduğu rafları inceledi. İçerisi de gittikçe soğumaya başladığında karnı da acıkmıştı. Kalkıp idari bölüme geçti. Çalışanların masalarının çekmecelerini kontrol etti. Masanın üzerindeki telefonu gördüğüne çok sevindi. “İşte kurtuldum!” diye ahizeyi hızla kaldırdı. Çevir sesi yoktu. Diğer masadaki telefona baktı, yine aynıydı. “Bu nasıl iş yahu! İdare her şeyi yok etmiş!” dediğinde gözü, içinde karanfil olan vazonun yanındaki bisküvi paketine takıldı. Yarımdı ama açlığını yatıştırır diye bisküvileri hızla yedi. Köşedeki damacana dolu sudan içtiğinde biraz olsun rahattı. Pencere kenarına gelip, dışarıya baktığında karanlığı ve ağaçların hışırtılarını işitiyor, gökyüzündeki ayın şavkı da sehpa üstündeki kitabının üstüne düşüyordu. Kitabı alıp kaldığı yerden okumaya başladığında uykusu da yavaşça geliyordu. İki koltuğu birleştirip yatak yaptı. Ofise geçip, üstüne örtecek bir şeyler aradı. Bulamadı. Müdürün bulunduğu odaya yöneldiğinde, askılıkta uzun şalı gördü. İçi ısındı. Yalnızca köşede kitapların onarıldığı odanın ışığını açık bırakıp,  koltuğa uzandı.  Üstüne şalı örttüğünde kokusu başını döndürse de gözleri uykuya çoktan teslim olmuştu.

            Pencereden dışarıya baktığında hava yeni aydınlansa da içerisi loştu.  Uzaktan gelen ezanın sesine kulak verdi. Huşu içinde dinledi, “İnşallah çabuk kurtulurum” niyetine duasını etti. Dışarıdan gelen ayak sesi gittikçe kapıya yaklaşıyordu. Kapının anahtarı çevrilip hızla açıldığında içeriye kıvırcık sarı saçlı, yüzünde çilleri beyaz tenli ve mavi gözlü bir adam girdi. Adam, biran kurtulduğunu düşündü. Sevindi, koltuğun tekini ayağıyla itekleyip tek koltuk üzerinde doğruldu, gözlerini ovuşturdu, yanına yaklaşan bu adam “kim?” diye dikkatlice baktı. Ayağa doğrulduğunda ayakları uyuşuktu, birkaç hareketin ardından kan damarlarında düzgün yol alıyordu. Koşup kütüphanenin sönük ışıklarını yaktı. İçeri giren adama tekrar bakıp, sordu:

“Kimsiniz?”

“Adım Nazım,”

“Soyadınızı da Hikmet demeyin bari!”

“Evet benim… Ruhum bu kütüphanenin de raflarında…”

“Şaka mı yapıyorsunuz, yoksa rüya mı görüyorum” diye adam her yerini çimdikledi. Ürkmüştü.  Misafiri karşısınaydı. “Ben sizin memleketinizde de uzun yıllar hapis yattım. Yaşadığım yıllarda yazanlar ve basına çok baskı vardı, hele iktidara muhalif olan yazanlar, Basın Mahkemelerine ardından da hapishanelere gönderiliyordu. Hatta muhalif gazeteler de kapatılıyordu.” Adam şaşkındı, kafasını kaşıyarak dinliyordu.

“Size kaç yıl ceza verdiler?”

“Beni 20 yıl hapis cezasına çarptırdılar!”

“Eserlerinizi, özellikle şiirlerinizi zevkle okuyoruz, her biri harika, birçoğu da şarkılarda. Özellikle “Memleketimden İnsan Manzaraları” kitabınızı bir solukta okudum. Birde, Cahide Songu’nun başrolünü oynadığı ve bu filmle ünlendiği, Türk Tiyatrosunun üstadı Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ve müziklerini de Cemal Reşit Rey’in yaptığı Türkiye’nin ilk köy filmi olan ‘Bataklı Damın Kızı Aysel’  filmini hiç unutamam. Ne güzel yazmışsınız üstat, verin elinizi öpeceğim!”

“Estağfurullah! Yapmayın… Bir çok şiirlerimi mahpushanede yazdım. Madem mahpustan söz açtık sana bir anımı anlatayım;  Bu şehre gelmeden önce Çankırı Cezaevi’nde yatıyordum, o sıralar ayaklarımda bir ağrı başlamıştı. Ve sizin memleketinizin kaplıcalarının ünlü olduğu aklıma geldi daha sonra buraya tayinimi istedim. Mahpushanede çok güzel anılarım oldu. Mahkumlar içinde azılı katiller mi dersiniz,  yazanlar mı,  kimi ararsanız vardı. Ama hepsiyle de iyi geçindim ve beni de çok severlerdi, onları üretime teşvik ettim. Dokuma tezgahı bile kurup, üretim yaptık, yaptıklarımızı paylaştık ve mahkumlara gelir olarak sattık.  Peki, sizin bu saatte ne işiniz var?”

     “Hiç sormayın üstadım, başıma öyle bir şey geldi ki, anlatmayım en iyisi… Ayıptır söylemesi, tuvalete gittim, kabız olunca olduğum yerden kalkamadım, saatlerce klozetin üstünde kaldım, neredeyse ölecektim, bayılmışım, bir ara kalktığımda kütüphanede kimsecikler yoktu. Ne yaptıysam kimseye ulaşamadım!”

     “Neyse bir dünya içinde kalmışsınız, bakınız her tarafınızda yeşillik, güzellik ve en önemlisi de yüzlerce yazarla birliktesin! Hem bende karşındayım, yalnız değilsiniz ki!”

     “Bursa cezaevindeyken bir olayınızı okumuştum, adama iyi cevap vermişsiniz… Hak etmiş!”

     “Kimden bahsediyorsunuz?”

     “Hani şu cezaevini ziyaret eden Adalet Bakanlığı müfettişinden…”

     “Evet,  o cevabımı hak etmişti”

     “Okumuştum, ama bir de sizin ağzınızdan dinlesem, inanın çok keyif alacağım.”

     “Oldu geçti ama madem istiyorsunuz, anlatayım.  Cezaevine Adalet Bakanlığı’ndan bir müfettiş gelmişti. Beni cezaevi müdürünün odasına çağırttı. Gittim, makamda oturuyordu. Cezaevi müdürü de hemen masanın yanındaki koltuktaydı. Odaya girdiğimde adam geriye yaslanmış lakayt bir biçimde hiç istifini bozmadan bana: ‘Sen Nazım mısın?’ dedi, Bende “Evet” dedim. Bana ‘gidebilirsin’ dedi. Benimle hiçbir şey konuşmadı. Amacı beni bozmak, rencide etmek ve aşağılamaktı. Çok bozulmuş ve incinmiştim. Tam dışarı çıkarken dönüp ona: ‘Size bir şey sorabilir miyim?’ dedim, oda ‘Buyurun’ dedi. ‘Ömer Hayyam’ı tanır mısınız?” dediğimde, “Kim tanımaz ki” diye cevap verdi. Bende; ‘peki Hayyam zamanındaki hükümdarı tanır mısınız?’ dediğimde, düşündü, düşündü, aklına getiremediğinde bende; ‘İşte öyle,  ben yaşayacağım ama sizi kimse hatırlamayacak’ diyerek tekrar koğuşuma döndüm.”

“İyi etmişsiniz, ağzınıza sağlık üstadım.”

Adam, sağına döndüğünde pencereden içeriye yansıyan güneşin huzmeleriyle karşılaştı. Çevresine baktı, Nazımı aradı, göremedi… “Hay Allah rüyaymış!” şaşkınlığı içinde doğrulduğunda kapıda güvenlik görevlisi de başındaydı…

Ertuğrul Erdoğan

Bursa/Şubat 2013

www.erdoganlaedebiyat.com

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 301
Toplam yorum
: 98
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 446
Kayıt tarihi
: 06.05.08
 
 

Ertuğrul Erdoğan, 1958 yılının sonbaharında Ankara'da doğdu. 1968 -1980 yılları arasında babasını..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster