Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Nisan '10

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
1188
 

Kaderimin çizdiği yoldu yürüdüğüm !

Kaderimin çizdiği yoldu yürüdüğüm !
 

Düşünceleriyle yalnız kalması gereken o değil !


"Kalimera Murat. Bu ne güzel sürpriz!" diyor telefondaki tanıdık ses.

"Kalimera Nathalie."

"Ee, yine sesin soluğun çıkmıyor. Ben de bizimki yine ruhunun peşinde koşuyordur dedim."

"Pek de haksız sayılmazsın aslında. N'apıyor ihtiyar?"

"Sana kızgın! Yıllar geçti, ortada yoksun. Bugün yarın arar seni. Adaya çağırmaya niyetleniyor. Birkaç aydır da özel bir hediye hazırlamak için canı çıkıyor. Bunun için kalktı ta Rodos'a gitti. Oradan da Paros'a geçmiş! Sonunda halletti; ama çok da yoruldu. Bana müjdeyi verdiğinde yüzündeki mutluluğu görmeliydin."

"Aa, ne hediyesi? Çok merak ettim şimdi."

"Yoo söylemem de dünyadaki 2000 kişiden biri olduğunu söyleyebilirim! Aramızda kalsın, ihtiyara ufak bir servete mal oldu."

"Haydaa! Merak ettim şimdi. Neyse, zaten ben de adaya geliyorum. Çok bunaldım ve bir süredir de kendimi yine kötü hissetmeye başladım. Size ihtiyacım var."

"Sahi mi? Geleceğine çok sevindim Murat; ama neyin var? Varlığını kanıtladın, yeni yaşamında da mutlusun yoksa yine mi ortaya çıktı meşhur prensesin?"

"Sorunum o değil Nathalie. O konuyu aştım ben. Ne kara bulutlar ne de zifiri dehlizler var artık. Kâbuslar da görmüyorum. Yıllarca koca bir aptal gibi göllerde dolandım. Her kelebeği o sandım. Hazanda kışı, kışta hazanı özledim. Ama birkaç ay önce başka bir şey oldu."

"Hangi tavanda M gördün yine?"

"Lütfen dalga geçme Nathalie! Çok şaşkınım zaten. Neden yaşamım dönüp duruyor? Neden gizden gize koşuyorum? Öyle yorgun ki ruhum; ama yine de ona akıyor, mani olamıyorum. Olmalıyım oysa!"

"Murat, anlayamıyorum seni!"

"Gelince konuşuruz; ama kısaca anlatayım: 1979 Temmuz'uydu. Ülkemde güzelim güneşin tadını çıkarırken insanlar, ben Londra'da yağmurdan korunmaya çalışıyordum. En sevdiğim gün pazardı. Çünkü, St. James's Park'ta pinekleyebilir, konser dinleyebilir sonra da Soho'da vakit geçirebilirdim. Ama o gün lanet yağmurdan adım atılmıyordu ki. Neyse, Leicester Square'de küçük ve loş bir kafeye sığındım. Yanımdaki masada Arap bir kadın oturuyordu. Otuzlu yaşlarında olmalıydı. Ara sıra da bana bakıyordu kapkara gözler! Tedirgin olmuştum aslında. Birden kırık bir İngilizceyle, ruhun çok yorgun. Bir bardak su iste de geleceğine bakayım dedi. İnanmam aslında fala; ama zaten yağmurdan dışarı adım atacak halim yoktu, vakit geçmiş olurdu. Kadın, gelen sudan bir yudum içmemi istedi sonra da bardağı önüne aldı. Gözlerini bardaktan ayırmadan hafif hafif sallanıyor, tek eliyle de boynundaki kolyeyi ovuşturuyordu. Sanki bir şeyler mırıldanıyordu; ama anlamıyordum dediklerini. Birden durdu, delici bakışlarını bana çevirdi. Çok yorucu bir hayatın olacak. Dünyayı dolaşacaksın. Ruhun iki kez büyük acı yaşayacak. İlkini dindireceksin; ama ikincisi derin acılara sokacak seni. Şimdi söyleyeceğim iki kelimeyi de sakın unutma. İlerleyen yaşlarında çok büyük anlamı olacak. Bu iki kelime hayatın boyunca iki kez çıkacak karşına. İkinci karşılaşmanız önemli dedi ve cebinden çıkardığı minik bir heykelciği avcumun içine koydu, parmaklarımı kapadı; doğduğun gün; ama Aprilis dedi. Ne yalan söyleyeyim, kadının söylediklerini de o heykelciği de pek önemsemedim. Oysa o önemsemem gerektiğini söylüyordu. O sözü yıllarca ne gördüm ne de duydum. 10 sene sonra, 1989'da Fransa'da küçük bir köy kilisesinin duvarında çıktı karşıma. O köyde neden durduğumu, kiliseye neden girdiğimi bilmiyorum. Yıllar içinde benim de aklımdan silindi; ama 2007 Nisan sonlarıydı, o heykelciğin aynısını Olimpos Dağı'nda karşımda bulunca heyecandan kalbim duracak gibi oldu. Altında, Tanrıça Ate yazıyordu. Benim kaderimle ne ilgisi vardı bu tanrıçanın!! Ve birkaç ay önce de o sözle hiç de beklenmedik bir anda tekrar karşılaşınca, falcı kadının söyledikleri geldi aklıma. 30 yıl sonra gerçekleşmişti ikinci karşılaşma! Alelacele günlüklerimi karıştırıp, o günü tekrar yaşamak istedim. Sararmış yapraklarda o anları okuyunca da ürperdim. Bunca yıl sonra karşımda bir kitabe değil, o sözü taşıyan bir kadın vardı! Tanrım beni yeni bir serüvene sürüklüyordu."

"Tanrı hepimizin yardımcısı olsun. Ben şarapları hazırlayayım. Belli ki yine bol gözyaşı var!"

"Lütfen Nathalie. Kendimi çok kötü hissediyorum zaten. Geçmiş tekrarlanmamalı. Ruhumun kaymasına mani olmalıyım."

"Senin hakkından Yorgo gelir. Hadi gel bir an önce."

Ah çılgın ihtiyar. Kim bilir yine ne işler çeviriyorsun! Ruhumun gizliden gizliye seninle konuştuğunu ve beni sana ispiyonladığını bilmiyor muyum sanıyorsun! Demek hediye aldın bana! Ben de sana ıspanak getireyim bari. Sevgili Angeliki'n spanakorizo yapsın. Seni koca çapkın! Nasıl da beğenmiştin sözlerimi.

“İlk karını Allah, ikinci karını insanlar, üçüncüsünü ise şeytan gönderir.” demiştim! Pek hoşuna gitmişti.

Karanlık günlerimin, ruhsuz ıssızlığımın asil insanı. Ben'e yolculuğumun ilk durağı. Yakamoz pırıltılarına karışan gözyaşlarımın beni unuttuğu güzel ada.

Meis. Nam-ı diğer Kastellorizo.

Yolculuk var yine sana. Yorgo Dayı çağırıyor. Gelmemek olur mu!

"Neredesin sen hayırsız adam? Buldun kendini, unuttun bizleri!" diyordu akşamın bir saati telefondaki gür ses!

"Hiç olur mu öyle şey dayı! İş güç, seyahat. Sen kusuruma bakma."

"Tamam. Derhal buraya geliyorsun. Çok özledik seni."

"Ta, Tamam dayı."

"Zaten gelecektim." demiyorum. Yağmurlu bir Mart sabahı düşüyorum yollara. Önce Atina'ya, oradan Rodos'a ve sonra da Meis'e uçacağım. Şimdiye kadar Türkiye'den hep arabayla gittim Kaş'a; ama o 10 saatlik solo yolculuk psikolojimi inanılmaz bozuyor, sonra da Nathalie ve Yorgo Dayı toparlayamıyordu! Gerçi, şimdi de nasıl toparlanacaksam!

Rodos'tan Meis'e pervaneli Dornier'le hareket ettik. Meis'in kısa pistine jetlerin inmesi mümkün değildi. Küçücük uçağımız bile dolmamıştı. Kıyılarımızı görebilmek için soldaki tek koltuklardan 4A'yı istedim.

“Yorgo Dayı, gel al beni.“ derdim Kaş'a yaklaşırken. Sarılırdım seksenine merdiven dayamış ihtiyara. Ağlaşırdık birlikte. Yol alırken Meis'e, konuşmadan anlaşırdı ruhlarımız.

Bu kaçıncı gelişim sana güzel ada? Ben yalnız, sen benden yalnız! Yarım saati biraz geçmişti Rodos'tan havalanalı ki kuzeybatı yönünden kısa piste indik. Nathalie gelmişti karşılamaya. Sarıldık can arkadaşımla.

"Seninki balıkta. Kaç günden beri, Murat şunu çok sever, şundan da yapalım; sakın şunu unutma-bunu unutma diye başımın etini yiyor."

"Hay Allah yaa!"

Arhontiko'nun perdeleri değişmiş! Ama tahta iskele aynı kalmış. Sessizce odama çıkıyorum. Nathalie gelmiyor. Beni benimle bırakıyor. Yatağa uzanıyorum. İki damla yaş süzülüyor bembeyaz yastıklara. Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum.

"Pou ine i Murat?" diye gürleyen sesle yataktan fırlıyorum.

Kapının ağzında bana bakıyor Yorgo Dayı. Ne kadar da yaşlanmış! Bir şey söylemiyor; ama dokunsam çağlayacak! Sessizce sarılıyoruz. Başını omzumdan ayırmıyor. İçine ağlıyor ihtiyar! Bense hıçkırıklara boğuluyorum. Nathalie de kapıdan bizi izliyor. Sonra da gelip sarılıyor!

"Neredesin oğlum? Neden unuttun bizi? Bu küçücük adada hep seni bekledik. Neyse ki Nathalie gördü seni ara sıra da haberlerini aldık. Buldun kendini demek! Mutlu musun artık evlat?"

"Sorma dayı. Yıllardır sakindi ortalık; ama birkaç ay önce bir şey oldu yine! 30 yıl önce falcı bir kadının söyledikleriyle yüzleştim birden. Gökyüzüm aydınlandı, çıktım dehlizlerimden. Ama bu aydınlığın sonu eskisinden de karanlık. Görüyorum bunu ve aylardır kurtarmaya çalışıyorum kendimi. Ruhum yine alıp başını gitme telaşında. Artık gücüm yok. Başaramam. Bu sefer bir felaket olur. Zararı yalnız bana da dokunmaz."

"Desene durum yine vahim! Akşama Akya var. Şaraplarız da. Uzo mu içsek yoksa!"

"Şaraplarız ihtiyar."

"Efterpida beni terk edip, Girit'e gitti. Angeliki'mle rahatız artık. Neydi o, bir söz söylemiştin bana. İlk karını Allah verir filan gibi bir şeydi."

İhtiyarın hikayesi yine benden önde! O da beni boşa özlemiyor, belli !

Nathalie camın önündeki masayı hazırlıyor hemen. Akya'yı fileto yapacağını söylüyor. Masanın üzerini mezelerle donatıyor. Ne zaman hazırladıysa can dost. Yorgo Dayı'm da kadehlerimizi dolduruyor.

“Haydi bre, eis ygeia.“

“Angeliki ile senin şerefine dayı, ne diyeyim.“

"Son geldiğinde de böyle demiştin. Dileğin tuttu."

"Ya, ne hafıza var sende de!"

Birden masadan uzaklaşıp mutfağa gidiyor. Az sonra elinde tahta bir kutuyla dönüyor ve elime tutuşturuyor.

"Bu senin, deli çocuk."

Ağırlığından ve kutunun şeklinden ne olduğunu anlyorum. Bu 3 litrelik bir double magnum. Yavaşça açıyorum sürgülü kapağı. Karşımdaki görüntü olağanüstü!

1998 Cuvee Panos, Cabernet Sauvignon.

İhtiyarın elinde bir de damgalı, imzalı sertifika var. 2000 Milenyum şerefine şişelenen 2000 şişeden 1355 no'lu şişe benim. Daha şimdiden oldukça eskimiş ve hemen kapüşonunu, mumunu kontrol ediyorum. İçim rahat ediyor.

"Senin gibi bir şarap uzmanına bundan daha iyi hediye olamaz diye düşündüm."

"Gel buraya ihtiyar, sarılayım sana. Hangi koleksiyoncuyu kandırdın?"

Eminim, değeri binlerce euro'ydu o şişenin.

"Sen uyurken Nathalie anlattı biraz; ama sen iyice bir anlat bakalım şu hikayeyi. Hem o elinde evirip çevirdiğin şey de ne?"

"Tanrıça Ate. Beni esir aldı. O'nu karşıma çıkardı birden. Aylardır, neden şimdi, neden diye yiyorum kendimi. Varım ben artık dayı. Yok olamam ki bir daha!"

Saat gece yarısını çoktan geçti. Soluksuz dinliyor ihtiyar. Balığından çok az yediğini de konuşmam bitince fark ediyorum.

"Neden az yedin dayı?"

"Murat, oğlum. Bu sefer işin öncekinden zor. Diğerinde bir umudum vardı ve yıllarına da mal olsa, sen çözdün. Ama bu sefer durum farklı. Sadece sen değil, çok insan üzülür. Senin gibi insan sevdalısı bir insan da işte bu yükün altında yok olur. Gel biraz burada kal. Konuşalım her akşam. Bak daha çok başındasın. Biz de atlatmana yardımcı oluruz."

"Uzo yok mu bu akşam Nathalie? Bak Debby duymasın, beni ihmal ettiğin için sana çok kızar."

Tanrım bana yardım et. Ruhum yine söz dinlemiyor. Alıp başını gitmekle tehdit ediyor beni. Neden sıradan bir yaşam süremiyorum! Neden hep acı çekmeliyim! Bu sefer çok farklı! Çare yok. Kavuşamazsa ruhum, yine alıp başını gider ve benim onu tekrar arayıp bulacak gücüm yok! İmkansıza hüsran yolculuğu bu!

"Ne mırıldanıyorsun ihtiyar?"

"Sana o şişelerden birkaç tane daha alsaymışım iyi olurmuş!"

"O kadar mı kötü görünüyor halim?"

"Yıllar önceki Murat'ı görüyorum."

Nathalie az ilerideki koltuğa kıvrılmış. İhtiyarın başı masaya düşmüş. Dolunay var bu gece. Dışarı çıkmalı, Kaş'a da anlatmalıyım. Her yeni yolculuk Meis'ten başlıyor; ama bu sefer gidemem, yollara düşemem. Ruhumu geri getiremem. Tanrı yardımcım olsun. Çok zor günler bekliyor beni. Kendimden geçtim, onu düşünmeliyim. Doğmamış düşünceyi aldırmalıyım. İçimde yaşamalıyım. "Yarım yüzyıllık yaşamımın hediye ettiği en güzel heyecan." demeliyim belki de. Yaşanmamış ve yaşanamayacak olsa da!

Kapının önündeki tahta sandalyeye oturuyorum. Gözlerim Kaş'ta. Aklım daha da uzaklarda. Yavaş yavaş sönüyor Kaş'ın ışıkları. Gözlerim kapanmıyor. Elimde yarım kalmış şarap kadehi, yanaklarımdan damlayamamış yaşlar saatler boyu eşlik ediyor ben'e. Buruk bir tebessümle karşılıyoruz yeni günü.

"Yine mi dışarıda geceledin Murat?" diyor Nathalie.

"Ne yapacağım şimdi ben? Nasıl çözeceğim? Deli ruhumun son kaçışında ne hale geldim! Bir daha yaşayamam o günleri."

"Murat, kendine gel. Sen güçlüsün. Karşında seninle oynayan, seni üzen bir Nil yok. Hiçbir şeyden habersiz bir kadın var. Sen fark ettin duygularını; ama o hiçbir şeyin farkında değil. İçine gömeceksin. Duygularını içinde yaşayacaksın. Issız yıllarında, onca kadın çıktı karşına ki onlardan biri de bendim. Biz sensizliğe dayanabildiysek, sen de onsuzluğa dayanacaksın. Sakın bir adım daha atma. Çünkü sonrası bir felaket olur."

"Bu dediklerini ben anlıyorum da sen gel bunu deli ruhuma anlat!"

"Aziz isa adına! Öldüreceksin sen bizi! Ne yapmayı düşünüyorsun?"

"Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Haftaya Türkiye'ye gideceğim. Anlamaması için ben ne kadar uğraşıyorsam, ruhum da anlaması için o kadar uğraşıyor! Ne zaman dinledi ki beni! Bastırmaya kalksam, bu sefer de alıp başını gidiyor. Tekrar onu arayıp bulacak gücüm de yok."

"Peki, bir de en kötüsünü düşünelim. Diyelim ki hislerini fark etti. Ne olur bu durumda?"

"Korkar! Ürkülmeyecek bir durum değil ki bu! Bir iki çırpınır; ama dayanamaz. Bu da her şeyin sonu demektir. Sadece biz değil, çok insan üzülür. O'nu istememeliyim. Henüz ortada hiçbir şey yokken ruhumla olan problemimi çözmeliyim. O da anlamamalı. Anlarsa geri dönüşü olmaz. Çünkü o aşamada geri çekilemem."

"Ee ne güzel bak, doğru teşhisi koymuşsun. Uzak dur sen de ondan!"

"Daha ne kadar uzak durayım ? Binlerce kilometre var aramızda! Birbirimizi görmüyoruz bile! O'nu isteyen deli ruhum."

"Başlayacağım senin şu ruhuna da."

"Sen beni anlayamazsın Nathalie! Jonathan gelir birazdan. O bir çözüm yolu bulur nasıl olsa."

Ne çok kuş var adada! Benim Shetland'ım gibi. Öyle uzaktayım ki dostlarımdan. Bir tek Jon var yakınımda. Fletch de gözükmüyor çoktandır. Belki de Chiang gözlüyordur cennetten bizi.

"Üzülme Jon! Yaşadım bunları daha önce de. Koşmayacaksam da ruhumun peşinden bir daha, özlemiş yüreğim böylesine atmayı. Kucaklaştı ruhlarımız. Sevişecekler doyasıya. İzleyecek bedenlerimiz ağlarcasına."

"Sen güçlüsün Murat. Her zaman başardın. Şimdi arzuladığın hedef çok daha yukarılarda; ama sen ulaşırsın. Bundan hiç şüphem yok; ama denememelisin. Ruhlarınızın sevdasıyla yetinmelisin. Aksi takdirde, hedefe ulaşmanın zafer coşkusunu değil, o yolda üzerine bastıklarının acısını yaşarsın. Sen öyle bir insan değilsin ki. Sakın Murat, sakın deneme!"

"Oldum olası meraklısındır dışarıda uyumaya çılgın Türk!" diyor elinde kahve fincanıyla gelen ihtiyar.

Bayılıyorum sabahlarına adanın. Balığa giden balıkçılar tüm dertlerimi de alıp gidiyorlar sanki!

"Seni ne mutlu eder oğlum?"

"Beni mi, ruhumu mu?"

"Hey Allah'ım, sen aklımı koru! Seni ancak Jonathan anlar deli çocuk!"

"Kızma bana dayı. Bir M harfinin peşinden 5 sene koştum ben. Ve şimdi de 30 sene önce, hayatımda iki kez karşılaşacağım söylenen sözle ikinci kez karşılaşıyorum. Ne yapmalıydım! Mantığım gitme diyor peşinden; ama sen gel de bunu ruhuma anlat! Ama merak etme. Her şeyi göze aldım ben. Ruhumu serbest bırakıyorum. İnanıyorum ki, onun ruhuyla buluşuyordur. Yaşanacak bir şey varsa, bunu ruhlarımız yaşayacaktır. Bedenlerimiz ise ait oldukları yerlerde kalacaktır."

"Bu en zoru evlat! Yine çok üzüleceksin."

"Ama o üzülmeyecek ve herkes için en doğrusu bu ihtiyar."

Bizi dinleyen Jonathan gülümsüyordu!

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Öykü derken yanlış anlaşılma olmasın ben film gibi izledim seyrettim dinledim deneme yazılarını severim şiir gibi denemeler kanatır acıları ..

Tülay EKER 
 24.10.2014 13:58
Cevap :
Ana deprem sonrası artçı şoklar gibidirler! Yazanı da okuyanı da silkeler. Teşekkürler, sevgiler.  24.10.2014 16:19
 

Ruh ve beden sanki aynı bedende iki kişi gibi. Neler düşündüm okurken :) ruh hızlı koşuyor beden yavaş beden ykalamaya çalışırken yoruluyor ruh ise beklemekten ruh mutluysa beden mutlu ama şöylede birşey var sani ruhun mutlu olacağı yeri biliyor bulduğunda hızlı koşuyor beden ve bedeni yürüten maneviyatsa yapması gerekeni yapıyor ne karmaşık yazdım biliyorum ama ben hep derim ki insanın önce ruhu doymalı o yüzdendir bedenin tenin orda kalsın yüreğinel gel sözü mantık ve ruh bedende iki savaşçı susayım değil mi ee düşündürttü öykü :) selam ve sevgiyle

Tülay EKER 
 24.10.2014 13:57
Cevap :
Oysa koca aysbergin deniz üzerindeki küçücük parçası. Yaşamımın bir döneminin yansıması. Murat mı Ata mı olduğumu karıştırdığım günler! BOV sonrası yaşadığım kişilik bölünmesinin eseri denemelerim. Hepsi de bir başka ben! Teşekkürler, sevgiler.  24.10.2014 16:17
 

Doğduğun gün ve aprilisin ne olduğunu anladımda o iki kelime ne?!? özellikle mi yazmadın yoksa unuttunmu? o sözler bir kadının adı mı:-)) ama kilise duvarında niye yazsın.Şimdi bir espirik yapıcam yine kızcan:-)))

Celennium 
 30.12.2011 10:54
Cevap :
Oolduu, hemen söyleyeyim o iki kelimeyi:)) Tabii ki özellikle yazmadım:) Yapacağın espriyi de tahmin ettim, günah:)) Teşekkürler, sevgiler.  30.12.2011 13:50
 

İyi sabahlar Ata Bey, su falıyla ilgili daha ben dünyada yokken ailemin yaşadığı acı bir anıyı paylaşmak istiyorum sizinle; annemle babamın ilk çocukları daha 1,5 yaşında annem su falı baktırıyor ve kadın anneme "F" ismiyle başlayan bir kadın size gelecek ve o gün evinizde çok büyük bir acı yaşayacaksınız diyor. Annem babama anlatıyor ama pek de önemsemiyorlar. Aradan biraz zaman geçiyor. Bu arada annemlerin köpekleri yavruluyor. Yavulardan birini almak için "Fatma" adında arkadaşları geliyor. Eskiden sütçüler arabayla dolaşırmış annemde sütü öyle alırmış. Yine süt almak için kapının önüne çıkıyor, alıp kapıyı kapatıyor. Ve ardından büyük bir bağırtı. "Çocuk ezildi!" En büyük ağbim kimse görmeden dışarı çıkmış ve duran arabanın altına girmiş. Araba hareket edince de oracıkta can vermiş... O gün bugündür annem fal baktırmaz. Biraz fazla uzattım kusuruma bakmayın.. Selamlarımla

KOMSU KIZI 
 08.12.2011 8:38
Cevap :
Bu ne acı hikaye !! Benim hikayemin de acısı var ama sizinki bambaşka! Çok üzüldüm. O travma nasıl atlatılır! Tanrı sizlere sabır versin. Teşekkür ederim, sevgiler.  08.12.2011 12:19
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 8321
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1152
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Ne güzel bloglar yazdık, ne muhteşem dostluklar kurduk; onlar kaldı baki... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster