Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Aralık '13

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
332
 

Kaderin adaleti aklın düşünceli bilgisidir

Kaderin adaleti aklın düşünceli bilgisidir
 

alıntı kırpıntısı


Şöyle bir teori vardır: Bilardo masasında ve ilgili diğer ortam koşullarında sürtünme ve çekim kuvveti olmasa ilk vuruştan sonra toplar sonsuza kadar belli biçimde hareket hâline geçerler. 3 top için geçerli olanın evreni oluşturan atomların hareketi için de geçerli olması varsayılabilir. Ancak, bilinen evren gerçekliğinin doğasında böyle bir ortam mevcut değildir. Bu varsayımın somut gerçeklikle bağdaşmayan bilgisi, bizi kendi evrensel gerçekliğimizde sürtünmesiz ve maddenin çekim etkisinden muaf mutlak boşluk olmadığı kanısına götürür. Hareket başlar ve durur; hareketin ve cismin biçimi kendini aynı tutamaz, sürekli ve sayısız çeşitlenmeyle değişir. Bilinir gerçekliğimizde mutlak boşluk bulunamamıştır; evren her noktasına kadar sürekli değişken biçim ve hareketle doludur. Var olan şeyler birbirleriyle hep etkileşim hâlindedir. Evren dışı veya evren içi henüz bilmediğimiz bir mutlak boşlukta olsa olsa Tanrı var olabilir.

Evrensel varoluşun ayrıntı unsurları arasındaki eytişim işlevselliğiyle üreyen ve türeyen sonsuz olgu çeşitlemesinde her bir şey her şeyin, her şey de her bir şeyin hem nedeni hem sonucu olabilmektedir. Ancak, “tüm evren mutlak zorunlu bir otomat gibidir ve bu evrensel varoluş otomatında irade yok, özgür seçim yok, sadece determinizm (veya ön yazgılı ilahi kader) vardır” demek de henüz bilimsel kavrayışla hepten inkâr edilebilir bir varsayım değildir. Bu varsayımın yaşamı belirleyen mutlak gerçek olduğuna inanmak insan egosu (yaşam benliği) için kâbus olurdu tabi ki; çünkü tüm insani debelenmelerin, kaygı ve umutların da sonlanması demek olurdu. Oysa bu sonlanma ancak ahret âleminde somutlaşabilir bir bilgidir.

İnsan ahret yaşamını ölümünden önce tasarlayabilmekle müjdelenmişse, insanın dünya yaşamı onun değiştirilemez alın yazısı olamaz. Yani, soyut ahret evreni gerçekliğimizi somut evrendeki varoluş gerçekliğimizin niteliği belirleyecektir. Kendimizle birlikte varlık ortamımıza bilinçli olarak yaptığımız katkı ve etkinin niteliğine bağlı olarak günah ve sevap kazanırız. Demek oluyor ki, insan bilinçli tasarım ve edinimleriyle ahret kaderini de ölümünden önce belirleyebilmektedir. Görüldüğü gibi, canlanmak ve ölmek dışında ne bu dünya ne öbür dünya için insana özel ön yazgılı bir kader belirlenmiş değildir.

Bilimsel kavrayışla bakınca da insanın vazgeçilmez veya önlenemez bir ön yazgılı evrensel kadere bağlı olmadığı görülür. Evrensel dönüşüm otomatının işlevsellik bilgisine hâkim oldukça insan aklı kendi tasarladığı olguları var etmek üzere onu yönetebilir olabilmektedir. Kendi tasarımını somut gerçeklik yapabilen insanın evrensel determinizme (evrensel otomat kaderine) mahkûm olduğu asla iddia edilemez.

İnsanın varlığından bağımsız süre gidebilen evrensel varoluş dönüşümünü “büyük kader” olarak nitelerim; ancak, evrensel varoluş bilgisini tam çözümleyip kavrayamadığım için bunu “mutlak kader” olarak tanımlamayı doğru bulmam. Çünkü son kıyamete kadar gelecekteki insanlık aklının bu bilgiyi görme, kavrama ve çözümleme olasılığına inanırım. İnsanlık bir kez “büyük kaderin” herhangi bir olgusunu, yani bir “var-yok” oluşunun bilgisini kavrayıp çözümlemişse, o bilgiyi yönetebilir de olabilmektedir. Genetik bilimi bunun en güzel uygulama alanıdır. Kadın ve erkeğin biyolojik bir bağlantı temasıyla başlayan üreme sistematiğiyle insan neslinin sürebileceği şeklindeki “kadersel bilgiyi” genetik bilimi değiştirebilir olmuştur. Yani, kadınların yumurtaları ve erkeklerin spermleri hepten kısırlaşsa bile insan kendi soyunu sürdürebilir olmayı sağlayacak bilginin örtüsünü kaldırmıştır. Teknolojik ilerlemeden de buraya bir örnek yapıştırılabilir. Daha şunun şurasında 150 yıl öncesinde insanlığın sonu sayılan son kıyamet kaderinin dünyanın sonuyla eş zamanlı olduğu sanılırdı. Şimdiyse insan kendisini uzayda yaşatacak bilgiye hâkim olmaya başlamıştır.

Evrensel varoluş dönüşümünü simgeleyen “büyük kader”, sınırsız varoluş bilgileriyle sayısız biçim ve oluşlar yapabilen maddesel eytişim (içli dışlı ve tümceli etkileşim) düzeneğinden (sistematiğinden) ibarettir. Biz henüz büyük kadere bağlı oluşan küçük kaderlerin bilgisini kavrayıp çözümleme evresinde emekliyoruz. Göz rengimiz büyük kaderin düzeneği içinde tezahür eden küçük bir “doğuş kaderiyle” belirlenen bir özelliğimizdir. Fakat biz bu göz rengimizi belirleyen kaderin bilgisini kavrayıp çözümlediğimizde doğacak insanın göz rengini belirleme yetki ve özgürlüğünü de kazanmış oluruz. Şimdiden ameliyatla erişkin insanın göz rengi biyolojik olarak değiştirilebilir olmuş bile.

Yani, “bildiğin şey kaderin değildir; senindir” diyerek kadersel varoluşu koşula bağlı inkârdayım. Burada ince bir bakış huzmesiyle aydınlanan bilgiyi kaçıranlar, “bildiğim hâlde kaderime karşı duramadım” sonuçlandırmasıyla kendilerini yanıltabilirler. Oysa o kişi ya kaderini yönetme ve yönlendirmede bilgiyi kullanma hatası yapmıştır; ya da başka bir varlık veya olgunun evrensel varoluş enerjisiyle ön bilgisiz ve ansızın çatışmıştır.

İnsanın, kaderini öngörülebilir yapan bilgiyi kullanmada kusuru yoksa başına gelen rastlantıdandır; kaderinden değildir. Trafik kurallarına tam uyan hatasız bir sürücü bir başka sürücüyle çarpışmış ve zarar görmüşse bu onun kaderine mahkûm olduğundan değil, kendisine çarpan şoförün trafik kaderi bilgisini kavrayıp çözümlemedeki kusurundandır. Trafik kazaları kaderin önlenemez tezahürü olsaydı hukuki yaptırıma maruz tutulamazlardı. Hepimiz hapse düşebiliriz; ancak bu olasılık gerçekleştiğinde hiçbirimiz "kader mahkûmu" olmayız; olsak olsak hatalı veya taraflı yargının mahkûmu oluruz.

Şoför emniyet kemerini takmadığı için bir kaza sırasında yola fırlayıp ölmüşse, bu onun ön yazgılı kaderi değil, kaderinin bilgisini kavrayıp çözememiş oluşunun bir tezahürüdür. Trafik kaderinin bilgisini kusursuz kullanıyorken de insan yola inen bir heyelan altında kalarak ölebilir. Bu da onun ön yazgılı kaderinden sayılmaz. Bu bence, insan uygarlığının ilerlemede risk alma seçimidir;  heyelanı tam önlenebilir yapacak maliyet olası heyelandaki kayıptan çok daha büyük bir kayıp sayılmıştır; yolun o noktasında heyelan altında kalma olasılığı evrensel varoluş dönüşümündeki rastlantısal olguya terk edilmiştir. Her şey bir yana, yol insan yapımı ve yoldan geçmek insan seçimidir. Seçimli bir olgu ön yazgılı bir kader sayılmaz. Seçmek de zar atmakla değil, bilmekle özgürleşir. Bilmek kaderi özgürleştirir.

Dostoyevski demiş ki, “Biz kendi planlarımızı yaparken kaderin de bizim için bir planı olduğunu unuttuk”. Dostoyevski sözün özünü hangi kader kavramı kutusuna koymuş bilmiyorum; fakat bildiğim kesin bir şey var ki, o da unutmak için bilmek gerektiğidir. Bilinip tanınmayan bir şeyi unutmak mümkün değildir. Kaderin planını biliyor ve hatırlıyor olaydı kendi planını var olan yaşam gerçekliğinde uygulanabilir biçimde tasarlayabilirdi. Belki Dostoyevski de aslında, “… kaderin bizim için hazırladığı planı bilemedik”  demek istemiştir.
 

Yüksek insani değer kazanması için, bilginin insanlık kaderini aydınlatma ve olumlu biçimlendirme maksadıyla kullanımı esastır. Kaderi değiştirme bilgisini sırf nefsin bencil tutkularını tatmin etmek üzere kullanmadaki başarı insanlık kaderini kötüleştiren en büyük insan kusurudur. Bilmek, insanın kendisiyle birlikte tüm insanlık ve evren için güzeli ve iyi olanı üretip türetmeye azmetmiş bir sorumluluk duyusuyla evrensel varoluşa hayırlı kaderler de yapabilir. Ancak, düşünmek gibi zor iştir bu; Şeytan’ı Tanrı’yla barıştırmaya benzer…

Eskimo misyoner din adamına sormuş:

-Sizin tanrınızın günah kıstaslarını bilmiyor olduğum için cehennemde yanacak mıydım?

-Hayır, eğer öğrenme fırsatını geri çevirmediyse Tanrı’nın adaleti insanı bilmediğinden sorumlu tutmaz.

-Öyleyse ne diye bana öğretmeye geldin?

“-Şeytan’ın adaletine güvenmediğim için”; der misyoner din adamı…

Bildiğin şey kaderin değildir; senindir. Gene de insanın biliyor olması tek başına onun olası kaderini (geleceğini) istediği gibi biçimlendirmesine elvermez. Bilginin herkesçe veya kısmen topluca, üst düzey kavrama ve çözümleme becerisiyle hayat yolunu açmak üzere kullanılır olması halinde bilinen şey mutlak biçimde kader olmaktan çıkabilir. Eğer insan paylaşıma açık toplumsal örgüt gücüyle “kaderlerin” bilgisini güzel ve iyi olanı üretip türetmek üzere kullanırsa cennet dayanamayıp yeryüzüne inecektir…

 Muharrem Soyek

Sema Bekmez bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Okudum ve bir kere daha okudum...Üçüncü kere okuduktan sonra ders kitaplarına konu olacak bir yazı diye düşünürken hayatın nasıl olması gerektiğini anlatan tam tamlık bir Felsefe denemesi olduğunu kabul ettim. Tam tamlık evrensel ve zamansız bakabilmektir.Saygılarla

Süleyman Akyürek 
 05.12.2013 8:35
Cevap :
Bu anlamlı yoruma tam da arzu ettiğim biçimde anlaşılmış olmanın en içten sevinçleriyle teşekkür ederim.   05.12.2013 12:43
 

Kıymetli Üstat, Sayın Muharrem SOYEK: Yazınızın başlığı çok şeyler anlatıyor.Evet bildiğin şey kaderin değil senindir.Gaye en güzelini, en iyisini üretmek.İnsana ihsan edilen aklı yerinde,zamana uygun şekilde kullanmak kaderin mahfuz olan konuları haricinde kader olmaktan çıkıyor. Güzeldi, güzelin ötesiydi.Bunlar küçük Tokyonun tabiatında yazılmıştır. Her satırda bahar kokusu geliyor.Saygılar sunuyorum.Sağlık ve mutluluk diliyorum.

Mehmet Burakgazi 
 04.12.2013 16:17
Cevap :
Teşekkür ederim. Güzel yorumlarınız yazdığıma değer katmakta.  05.12.2013 13:22
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 375
Toplam yorum
: 2804
Toplam mesaj
: 236
Ort. okunma sayısı
: 1543
Kayıt tarihi
: 04.08.08
 
 

Parasız yatılı Darüşşafaka Özel Lisesi'nde iki yılı hazırlık sınıfı olmak üzere yedi buçuk yıl ok..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster