Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Şubat '09

 
Kategori
Mizah
Okunma Sayısı
444
 

Kadın milleti

Kadın milleti
 

Kadın Dünyadır :)


Yağız atın çiftesi pek olur demiş atalarımız, demişler de öyle boşa kürek sallar gibi berhava laf etmemişler elbet. Gün görmüş kürek sallamış, el vermiş yürek yollamış her biri…

O zaman bizlerin de o atasözlerinden ders almamız, özet çıkartmamız, gerekirse sözlü mülakat da dahil bir dizi sınava tabi tutulmamız elzemdir. İşte ben de bu defa öyle yapayım niyetiyle ve halisane girişimlerimden birini ifşa eyleyeceğim ümidiyle akşamı etmiştim.

Lakin evdeki hesap çarşıya uymadı kabilinden çarşıdaki hesap evdekiyle örtüşmedi, “pazardan aldım bin tane eve geldim bir tane bile yok” şeklinde özetleyebileceğim; “ben yürürüm yane yane, aşk boyadı beni kane” şiirindeki gibi damıtılmış saflığıma halel getirecek cinsten olay vukuu bulunca hercümerç oluverdim.

Halbuki safiyane düşünce aritmetiğim içerisinde mihenk taşı olarak bellediğim ve ilelebet o minvalde sadık olacağını düşlediğim zevce mevzuu ile ilgili hararetli pozitivistliğim had safhadaydı.

Meğerki hayat hastalığındaki refakatçimin hakkımdaki sinsi ve gizli planlarını öğrenmem an meselesiymiş. Ve o an akşamüstünün en sakin ve en durağan sandığım vakitlerinde cereyan edecek bir dizi eylem silsilesi eşliğinde yaşanacakmış.

İşte en sakininden bir akşamüstü geçireyim; mecmua ve gazete sayfalarında kendimi kaybedeyim; havadislerden haber alayım da gündemden uzak düşmeyeyim fikriyle dalıverdiğim basın-yayın mecraında bir el omzumu dürtükleyince uykudan uyanmış gibi sersem bir halde etrafıma bakındım.

O vakit omzumda richter ölçeğiyle üç buçuk şiddetinde sarsılma hasıl eden kuvvetin zevcemin narin elinden peydahlandığını fark ettim. Gazete ve mecmua okuduğum; yazılarımı yazdığım; mum eşliğinde nikotin deryasında kafa yaptığım odamda yanıbaşımda duran sandalyeye ardıverdiğim kemerimi eline almış; “hayatım bu kemer kimin?” şeklinde; düz bakıldığında gayet kibar ve nazik bir soru ile; fakat derinine inildiğinde sinsi bir plan ihtiva eden ve sahip olma hırsını barındıran ahiret suali ile karşı karşıya kaldığımı anladım.

Elbette o yanıbaşımdaki sandalyeye ardıverdiğim kemer benim idi, fakat “acaba bu suale nasıl bir cevap vermeliyim” şeklinde, iç organlarıma dahi zelzele yaşatan bir hale avdet ettim. “O kemer benimdir, benim milletimindir ancak” diyerek şairane bir üslupla işin içinden sıyrılabilirdim veyahut “bilmiyorum, eve gelen biri bırakmış herhalde” diye bilmezlik suretine bürünerek vurdumduymazlık haneme bir çentik daha sallayabilirdim.

İki hal arasında epey bir gidip geldikten sonra gerçeği söylemeye ve bunu da açık-seçik ifade etmeye karar verişim saniyeler aldı. Zira bu sorunun altından çok sular akabilir, çok yuvalar verilecek cevap eşliğinde itinayla kadük bırakılabilirdi. Sorunun soruluşu ile alınacak cevaba verilecek tepkinin ne olduğunu çözebilmek, evrenin sırrına vakıf olabilmek kadar zordu zira.

Öyleydi çünkü bu nisa taifesinin soru sorma şekliyle, o soruya verilecek cevaba tepkisi arasında korelasyon bulunmamakta. Gayet tabi bir haleti ruhiyeyle verdiğiniz en masumane cevaba nispet yaygara koparılabilir, en sinsi ve ikircikli cevabınızın karşılığı da sıcak bir çorba ardından beşamel soslu makarna da olabilir.

Bütün riskleri alarak ve başıma gelecek her türlü musibete razı olarak doğru cevabı vermeyi ve gerekirse bu uğurda kellemi feda etmeyi göze alarak “el-cevap” dedim. “O kemer benim” demeye varmadan rakip takımın forvetleri kanatlardan bindirme yaparak ceza sahamın kutsal topraklarında cirit oynayan atlılar gibi cilveleştikten sonra, saf saf bakınan kalecimin sağ yanındaki boşluktan kaleme gitmek üzere bir meşin yuvarlak yuvarlayıverdiler.

Orta hakemimiz daha orta sahanın yuvarlağında kendiyle cebelleşirken; yan yan giden yardımcı hakemlerimiz de ciritli atlıların hızına yetişememişken; tribünlerde yankılanan “ölmeye ölmeye geldik” tezahüratları dahi kulağımın duyma reseptörlerine (alıcılarına) ulaşamamışken; kale ağlarımın yelkenlerini şişiren meşin yuvarlağın yuvarlanma sesi kulağımda çın çın ediverdi.

Evet, henüz ben “o kemer benim” tümcesindeki “benim” kelimesini yayına vermeden karşı soru gelmekte gecikmedi.

Gözlerinde galip gelmiş bir takımın teknik direktörünün ışıltılarını sezinlediğim müstakbel refakatçim ikinci soruyu ÖSYM merkezinin bastırdığı kitapçıklara hem de fosforlu kalemle çizilmiş bir şekilde sokuvermiş.

“O zaman bunu ben de kullanayım, zaten kısaymış” şeklinde kitapçıklarda tefrik edilmiş; soruyu ve cevabını içinde barındıran cümleyi “lök” diye kara sularıma bıraktı.

İşte o anda yeni bir Kardak krizi yaşanmasından korktuğumdan mıdır yoksa Davos’ta benzetilmiş bir Peres suretine bürünmenin tırsmışlığından mıdır nedir bilmem, dilime “kal” geldi. “Gak guk” şeklinde cevap vermişliğim oldu da, verdiğim cevap ÖSYM merkezine ulaşamadan “Zevce Üst Kurulu” (ZÜK) tarafından “EVET” olarak kabul edildi.

Çıtı-pıtı bir surette dünyaya gelmiş ve “böyle gelmiş böyle gider” elbisesi içinde hayatını devam ettiren müstakbel zevce hazretleri bir müsabakadan daha zaferle ayrılmayı becermiş oldu.

Zaten şimdiye değin herhangi bir müsabakadan başı önde ayrılmışlığı vaki olmamıştı da, bu da zaferlerine bir yenisi olarak eklendi elbet.

İşte bu vesileyle halimi arz edeyim, çilemi zabıtlara geçireyim düşüncesiyle klavyemdeki harflerle dertleşeyim istedim. Klavyemde ikamet eden fakat seçmen kütüğünde dahi esamisi okunmayan matuf tuşlarım şahittir ki; ömr-ü hayatımın ilk devresini bitirip, ikinci devresine başladığım şu günlerde dahi hala bu nisa taifesinin iç yüzünü anlayabilmiş ve vakıf olabilmiş değilim.

Onca senedir tanışlığımız ve hayat arkadaşlığımız olmasına rağmen, pek muhterem zevce hazretlerini dahi çözemediysem; kainatın sırrına vakıf olsam ne yazar.

İş bu minvalde bu satırları okuyan ve havsalasında bir yere oturtmayı deneyeniniz varsa; boşa kürek sallamasın, yelkenlerini üflemesin. Zira nisa taifesini tanıma ve sırrına vakıf olma mesabesine en yakın mecrada ikamet etmesine rağmen, bu satırlar yazanı dahi hala bir şey anlayamadıysa, sizin yapacağınız bir şey yok demektir.

Kadın milleti deyin, geçin. Kendinize yazık etmeyin. Yol yakınken geri dönün. Ne demişti atalarımız: “Yağız atın çiftesi pek olur”…

Murat HACIOĞLU
6 Şubat 2009 Cuma

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yaşanmamış bir yazı olmasını diliyorum.Yüeğinize sağlık çok güzel ifade.Ne siz nede bir başkası yaşamasın.

Şengül SELVİ 
 07.02.2009 0:16
Cevap :
Yaşanmışlık ya da başka bir şey değil elbet. Aramızdaki bir espiriyi yazıya döktüm sadece :)))  07.02.2009 14:21
 

Ahmet Mithat Efendiyi okuyorum zannettim! Valla bu dille nisalar pek hayrunisa olmaz yani!!!

Ahmet Balcı 
 06.02.2009 22:52
Cevap :
:)))  07.02.2009 14:20
 

Her zaman haklıdır! Ve kadın doğduğum için hep şükrederim. Yoksa ben bu nisa milletini asla anlayamaz ve asla bir orta nokta bulamamışlığın garabetiyle; nisasız ve nikahsız ömrümü tamamlardım. Çok şükür böyle bir sıkıntım yok artık! Tanrı size kolaylık vere... De; çok da anlamaya çalışmayın. Zira hiç bir kadının "ama sağolsun beni anlamaya çalışıyor" şeklinde tezahür eden bir cümlesi olmamıştır ve olmaz da. Çünkü; anlamaya çalışan erkek bize göre iyi bir şey değildir. Anlyanını tercih ederiz:))) Kaleminize sağlık. Harika olmuş.

Emine Supçin 
 06.02.2009 20:09
Cevap :
E artık bundan gayrı ben de aynen öyle yapiciim :)) Teşekkür ederim, katkılarınızdan ve nasihatlerinizden ötürü :))) sevgiyle kalın  06.02.2009 21:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 660
Toplam yorum
: 3284
Toplam mesaj
: 140
Ort. okunma sayısı
: 1618
Kayıt tarihi
: 08.12.08
 
 

Allah kimisine “Yürü ya kulum” demiş. Ben onu “Yürü, yaz kulum” anladım. Yürü anca gidersin manas..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster