Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Eylül '19

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
92
 

Kadına Şiddet Babadan Mirastır

Toplumumuzun sosyal yarası olan kadın cinayetleri ve kadına şiddet her geçen gün daha sık haber başlıklarında yer alıyor. Konu o kadar derin, o kadar hassas ki sebepleri hakkında her zaman aynı fikirde olmasak da hemfikir olduğumuz tek şey kadına şiddetin yanlış olduğu. Sebeplerini sorgulamaya gidersek ya feminist damgası yeriz ya da kadın düşmanı oluruz. Ama öyle veya böyle masaya yatırıp tartışmamız gereken bir konu diye düşünüyorum.

Kadına şiddet ilkin fiziksel şiddetten geçmiyor. Kadına şiddet sadece erkeklerin kadına yaşattığı bir anlık bir şey de değil. Kadına şiddet bir kere pasif olarak evin içinde başlıyor. Geleneksel Türk evliliklerinde erkeğinin kadını varlık olarak değerli görmemesinden ve kendisiyle eş anlamda haklara sahip olmadığını düşünmesiyle başlıyor. Şiddet bi kere tutumda, zihinde başlıyor. Kadına şiddet erkeğin kadına yaşattığı bir durum olmadan önce toplumun, kültürel normların, kadın/erkek rollerinin feodal aile yapısının ataerkil toplumlarda yüzyıllık bir töre gibi yaşanmasıyla başlıyor. Kadına şiddet erkeğin erkekliğini kadına yükledikleriyle yaşamasından başlıyor. "Karı gibi temizlik yapacak değilim!" diyen erkeğin kadın erkek ayrımı yaparken temizlik yapmanın sanki kadının doğasıymış gibi görüp kendine verdiği değeri kadının vasıflarıyla belirlerken başlıyor.

Kadın erkek ayrımı küçük yaşlardan itibaren kız ve erkek çocukları arasında cinsiyete dayalı ayrımlarda başlıyor. Kızların ve erkeklerin eşit olarak eğitilmediği gibi kadın/erkek rollerini anne babaların kendi ilişkileriyle evlatlarına miras bırakmasıyla başlıyor. Erkek çocuğu babadan sadece eve para getirmeyi, akşam evde yemek yedikten sonra tek sorumluluğunun koltuğa uzanıp ana haber bülteni izlemesi olduğunu öğreniyor. Kadınla tek temasının cinsellik yaşamak istediğinde gerekli olduğunu da zamanla öğreniyor. Diğer taraftan da ne eşiyle ne de kızıyla manevi değerler üzerinde kuramadığı iletişime rağmen evin ahlak bekçiliğini, karısının ve kızının eve giriş çıkış saatlerini kollayarak, etek boyunu denetleyerek evde baba veya eş olmanın sorumluluğunu aldığını sanıyor. Cehalete söylenecek söz kalmıyor. Çünkü o baba da atasından öyle görmüş. Erkek çocuğu kıskanmanın kadını sahiplenmek olduğunu yine babadan öğreniyor. Olası bir durumda eğer erkek bu görevlerinin hakkını veremezse yakın çevresinin yargısıyla bizzat yüzleşeceğini bildiği için evde cinselliğe dayalı otoriter bir baskı kurmak zorunda kalıyor. Tabii evin içindeki otoriter baba rolüyle dışarıya yansıyan imajını, saygınlığını bu şekilde korumak zorunda olduğunu çocuk yine babadan öğreniyor. Ali’nin karısı, Veli’nin kızı, Ahmet’in sevgilisi elaleme karşı temsilcisi olduğu için hiçbir norm dışı davranış kabul görmüyor. Bunu da çocuk evde babadan, abiden öğreniyor. Kadınına söz geçiremeyen erkek erkek değildir sanıyor. Bir de dört duvar arasında annesinden gördükleri var. Adam çocukluğundan beri annesinden bütün sorumlulukları sırtlandığını görmüş. Anne evde yemek yapmış, bulaşık yıkamış, temizlik yapmış, çamaşır yıkamış, ütü yapmış, alışveriş yapmış, çocuk doğurmuş, çocuk büyütmüş. Kadın çocuğun bütün ihtiyaçları ile yakından ilgilenmiş. Bu anneler arasında kimileri aynı zamanda işe de gitmiş. Boyları büyüdükçe sorunları da büyüyen çocuklarının her yanlışıyla her sorunuyla anne tek başına mücadele etmiş. Baba saygınlığımı yitirmeyim derken oynadığı otoriter rol ile kızına da oğluna da hayat bekçisi gibi  mesafeden bir sınır çizmiş ki çocuk babasından korktuğu için hiçbir derdini babasıyla paylaşamamış. Diğer taraftan babalar çocuklarının hatasını öğrendiğinde yine bundan anneyi sorumlu tutacağı için, annesi her şeyi örtbas etmek zorunda kalmış. İşte bu yüzdendirki babalar hep sonradan duyar. Ama erkek çocuğunun hatırladığı tek şey annesinin bunlardan hiçbir şikayette bulunmamış olduğunu sanması. Çünkü annesi kabullenilmiş yenilgi ile aile huzuru için, çocuklarının anne babaları ile bir arada büyüyebilmesi için yıllarca susmuş. Bu çocuk bütün dünyayı sırtına yüklenen annesinin içinde yaşadıklarından bihaber, her kadının annesi gibi fedakar olması gerektiğini öğrenmiş. Fedakarlık bu gibi mecburi duygusal kalıplara sokularak kadın üzerinden kutsallaştırılmış. Kimse benim babam bütün evin yükünü annemin sırtına yüklemiş sorumsuz bi adammış dememiştir. Ama benim annem çok cefakardır demiştir. Bir de annene sor bakalım; evli olmanın, anne olmanın bedelini mutsuz olarak ödemek zorunda mıydı? Bir de annene sor bakalım her zaman olgun, güçlü, sorumluluk sahibi olan tek ebeveyn olmayı istemiş mi? Bu anneler arasında kocası aldatanı da var. Çocuk buna susup kaderini kabul eden anneyle büyümüş. Çocuk affeden anneden kadının kendine vermediği değeri, kendine göstermediği saygıyı öğrenmiş. Haliyle annesinin zamanında babasını affettiğini görmüş ve bu şekilde çocuk kadınların duygusal sınırlarının yıkılabileceğini öğrenmiş. Kumar oynayıp uçan kuşa borcu olan kocaya susarak sabır gösteren anneyle büyümüş. Her akşam işten eve gelip düzenli olarak alkol tüketen babasının kafası atınca annesine elini kaldırdığı gecelerde, kadının çaresizlikten ağlayarak uyuduğuna şahit olmuş. Bir de hiçbir kötü alışkanlığı olmadan sorumsuz sorumsuz yaşayan babanın tembelliğine susmazsa huzursuzluk çıkacağını bildiği için sinir sistemi çöken annenin artık bütün öfkesini çocuğun kendisinden çıkararak büyümüş nice erkek çocuğumuz var. Bu çocuklar büyüyor, üniversite okuyor. Okurken fakültenin en güzel kızlarından birine aşık oluyor. Her ilişkinin başında olduğu gibi mükemmel giden birliktelikler, ilişki ilerledikçe o üniversite okuduğu için gurur duyduğumuz nice gencimiz aşık oldukları kadınlara babalarından öğrendikleri gibi davranıyorlar ve kızlardan anneleri gibi her şeylerine boyun eğmelerini bekliyorlar. Ama bilmiyorlar ki kendi babaları gibi babalarla büyüyen kızlar ise ikiye ayrılıyor: Ya babalarının annelerine yaşattıklarını benimsemiş, kadına dayatılan rolün hakkını veren kadınlar oluyorlar, ya da babalarının annelerine yaşattıklarıyla karakterleri daha güçlenip asla anneleri gibi olmamak için yemin etmiş kadınlar oluyorlar. Çünkü artık ekonomik özgürlüğünü eline almış, kendine saygısı olan, cehaletin kendilerine layık gördüğü değersizlikle değil de daha bilinçli daha kendine değer veren kadınlar oluyorlar. Bu kadınlar sırf kadın olduğu için evlenirken veya ilişki yaşarken mutsuz olmaya imza atmış olmak istemiyorlar. Ama maalesef Türk örf ve adetlerine layık geleneksel evlilikler sadece Türk erkeğine hizmet ediyor. Erkek ve toplum kadının kadınlığını mutfaktaki becerisiyle, yataktaki becerisiyle veya ne kadar temiz olduğu ile değerlendirirken, kadın sadece erkeğin yararlandığı bir evliliğe hizmet etmiş oluyor. Erkeklerin kitabını ise erkekler kendi kafalarına göre yazıyor. Kadın bütün gün sorumluklarının hakkını vermek için yorulduğundan yatakta yorgun düşüp kocasına bekleneni veremediğinde, adam kendinde aldatmayı bile hak buluyor. Erkek işe gidip geldikten sonra çok çalıştı yoruldu diye saygı ve anlayış beklerken, kadının da işe gidip yorulmuş olduğunu saymıyor bile. Türk evliliklerinin 90%'ında çalışan kadının hem çalısıp hem evine yetmeye çalışması hiçbir taktir kazanmadığı gibi, Türk evlilikleri çalışmayan kadını ezmenin kolaylığını daha haklı buluyor. Erkek zaten işe gitmiyorsun, tabiiki evliliğin evin bütün yükünü sen çekmelisin diye düşünüyor.

Kalan 10%’a haksızlık etmeyelim. Elbette asla babalarının annelerine davrandığı gibi davranmayan erkekler de var! Eşlerine babasının yaşattıklarını yaşatmamak için belli bi seviyede farkındalığa varmış, kendi içinde evrim geçirmeyi başarmış erkeklerimiz de var. Bu gündelik pasif kadın şiddetini aşabilmek bireyin yetiştiği koşulları sorgulayabilme kabiliyeti ister. Bu bireyselliğini yaşabilmiş, bireyin haklarına saygı duymayı öğrenmiş erkekler ister. Bu adamdan hakkaniyet ister. Karısına, kızına babasının yanlışlarını yaşatmanın ne demek olduğunu kavramış olmayı gerektirir. Ve eminim kadına yaşatılan şiddetin boyutu eğitimli eğitimsiz her sınıftan erkeğin ve kadının yaşadığı bir şeydir. Çünkü bunları aşmak sadece eğitim almakla, gezip dünyayı görmekle değil, vicdan sahibi olmakla, haddini bilmekle, hiçbir insanın başka insan üzerinde üstünlük sağlamaması gerektiğini bilmekle ve her canlıyı insan olarak eşit görmekle aşılabilir. Diğer taraftan biz babamızdan böyle gördük diyerek bilmediği şeyler hakkında bildiğini işlemekse özrün kabahatinden büyük olduğunu gösteriyor. Konu ne olursa olsun sorumsuzca biz böyle gördük demek kolaya kaçmak, bu bencil olmak, bu öğretilen yanlış davranış biçimlerini kendi çıkarı için suistimal etmektir.

Toplumumuzda kadına ve erkeğe biçilmiş roller sadece Türk toplumunda yaşanmadı yaşanmıyor da. Batının da bu konuda karanlık bir geçmişi var. Daha 1960’ların sonuna kadar bu bahsettiğimiz kadın/erkekler rolleri batıda da mevcuttu. Hala da kimi kesimlerde yaşanabiliyor. Lakin kadınların ve siyasetçilerin verdiği sosyal bir savaşla kadının rolünün belli başlı kalıplardan çıkarılmasını sağladı. Bu gelişim sürecinde kadının yeri mutfak, benim yerim ise keyfim diyen erkekler de artık mutfağa girmeyi öğrendi. Bizim toplumumuzda maalesef hala yemeği de ben yapacaksam ne diye evlendim!? diye bağıran kocalarımız var. Biz daha evin içindeki iş paylaşımı konusunda eşitlik sağlayamamış, kadın ev işlerinde başarılı olamadığında kadınlığını sorgulamayı aşamamışken, nasıl kadın adama söz geçiremedi, onun doğrusuna göre hareket etmedi diye canına kıyabiliyor olmasını aşalım ki?

Bunların hepsi işte o gençlik yıllarında evlenip mutlu mesut başlayan ilişkilerin sonunda bazı erkeklerin babaları gibi davrandıklarında, anneleri gibi kendilerine muhtaç olmayan, haklarını savunan, kahırlarını çekmeyen, evin hanımı olmak yerine hizmetçisi olmayı kabul etmeyen veya kendilerine çocukları yüzünden katlanmak zorunda kalmayan kadınlara denk gelmiş olabilirler. Kimi kadınlar daha ilişkilerinin başında evlendikten sonra kendisine dayatılacak baskının, haksızlığın, beklenti ve rollerin farkına vardığı için sevgililik veya nişanlılık evresinde ayrılmaya kalkınca, erkeğin alışagelmiş doğrularına karşı geldiği için kendi sonuna imza atmış oluyor. Sevgilisi etek boyuna karıştığında itaat etmeli, kimle nerde nasıl gezdiğine tozduğuna dikkat etmeli. Bu konularda aldığı uyarılara karşı susmalı. Ama adam istediği gibi davranabilmeli, eşi hiç evde olmadığından şikayetçi olduğunda eve kaçta girip çıkacağımı sana mı soracağım diyebilmeli.

Bir yandan genç adam aslında kendi değerlerine yakın bi eş arayacağına o gözüne hoş gelen kızı kafesleyip kalıplarıyla değiştirebileceğine inanırken, diğer yandan kız resmiyet kazanmış bir ilişkiden, onu bekleyen şeylerin farkında olmasına rağmen gidemiyor. Çünkü bizim kültürümüzde insanlarımız çok acımasız. Kızlar, kadınlar yargılanmaktan, dul damgası yemekten çekindiği için bazen bu kısır döngünün içine bile bile hapsoluyorlar. Erkeklerin aldattığında yargılanmadığı, dışlanmadığı bir toplumda kadının bir başkasına yan gözle baktığında yaşanan şiddetin en büyüğünü biz birbirimize yaşatıyoruz. Toplumdaki ünlü kadınlarımız bile bi yandan kocaları aldatınca erkeğin elinin kiridir derken, diğer yandan aldatan kadını adam polislik olana dek dövdüğünde anlıyoruz ki bizim cinsiyete dayalı çifte standartları aşabilmemiz için daha çok kadın cinayetine şahitlik etmemiz gerekecek. Kadınlar da aldatsın demiyorum. Kadınlar özgür olsun, istediği yerde istediği gibi sorumsuzca ve savunmasız bir ahlak anlayışı ile yaşabilsin demiyorum. Eğer biz din ve kültür ahlakımıza göre yaşayıp toplumumuzda bazı ahlaki değerleri yaşatmaya devam etmek istiyorsak, savunduğumuz ve uğruna kadınları öldürebildiğimiz değerlerin her iki cinsiyet için de geçerli olması gerekli diyorum. Toplum olarak kadına yüklenen sorumlulukları erkeğe de yükleyelim. Eğer koca gece geç saatlere kadar gezip tozduğunda evdeki kadına hesap vermek zorunda kalmayacaksa, kadın da hiçbir şekilde gece geç saate kadar geziyor diye tecavüze uğramamalı veya uğradığında, onun da o saatte orada ne işi varmış diyemeyelim. Erkek de evdeki karısını ihmal ettiğinde eleştirilsin, sorumsuz, bencil veya ahlaksız diye yargılansın. Erkeği aldatmaya iten hep kadınsa, kadına da aldatmaya iten erkek suçlansın. Çünkü umursanmayan, duygusal ve fiziksel ihtiyaçları giderilmeyen, değer görmeyen ve beklentilerine önem verilmeyen kadınlar da boşluğa düşüp hata yapabilir. Eğer toplum olarak bir değeri savunacaksak bu yaratılan her iki insan için de geçerli olmalı diyorum. Veya diğer taraftan kadın evin yükünü taşırken çok yoruldum dedi diye sanki ne yaptın diyerek küçümsenecekse, erkekler de egolarını ve cinselliğini bastırıp evde oturup bak ben diğer erkekler gibi değilim, en azından her akşam eve geliyor yaptığın yemeği yiyorum diye karısından taktir beklememeli. Burda egemen olmak yerine eşit olmayı yüceltmeliyiz, kadına sahip olmak yerine sahip çıkmayı yüceltmeliyiz, sözünü geçirmek yerine sözüne kulak vermeyi yüceltmeliyiz. Kim demiş kadının uysal erkeğin asabi olması gerektiğini? Kim demiş erkeğin karısına değer vermenin kılıbıklık olduğunu? Ben eminim kılıbık yaftasını yiyen erkekler erkeklik taslayanlardan çok daha huzurlu ve mutludur. Sağduyulu olmanın verebileceği sonuçları düşünüyorum da, ne kadar çok huzurlu yuva, ne kadar çok az şiddete eğilim olurmuş.

Bir zamanlar bu davranış bozukluğu sağlayan erkekleri de biz kadınlar yetiştiriyoruz diye hemcinslerime kızıyordum, ki hala bi nebze bu sözümü savunuyorum. Ama zamanla kendimi haksız buldum. Şimdi başta tarif ettiğimiz aile düzeninde kadının bu kadar sorumluluğu varken, ayrıca çocuğunun temel ihtiyaçları ile ilgilenirken, ahlaki değerlerini de sadece anneden öğrenmek zorunda olan bir çocuğun terbiye ve eğitim kalitesi ne kadar olabilir? Kocasının beklentileri, kaynanasının dırdırını ve komşuların dedikodularından korunmaya çalışarak sürdürdüğü hayatın hakkını vermeye çalışan kadın, eş, anne, gelin ve “komşuda pişen börek” rolünden taviz vermeden nasıl çocuğuna verimli olabilir ki? Bir insan bu kadar görevde aynı derecede başarılı olamaz. Küçük kızı istediğinde onunla oynamaya vakit bulabilmesi için kadın evdeki başka görevlerinden ödün vermeli. Koltuğa uzanıp kadınların aynı gün içinde 8 görevini de hakkıyla vermesini bekleyen erkekler o görevleri üstlenebilirler. Babanın rolü nedir? Babanın rolü anneye destek olmak değilse, çocuğuna iyi örnek olan içerikli ve kaliteli bir aile tablosu için hizmet etmek değilse erkek çocuğu kadına şiddetin yanlışını, kadına yüklenen sorumlukların ağırlıgını annesinden mi öğrenecek? Adam haklı veya haksız olduğunda, hatalı olduğunda kadına sesini yükseltip şimdi seni ayağımın altına alırım diye bağırdığında çocuk babadan ne öğrenir?

Kadının evdeki iş yükünü paylaştığında, daha az adam olunmadığını erkek çocuğu tabii ki babasından öğrenecek. Eve geldiğinde koltuk-televizyon-telefon üçlemesi ve evin içindeki sorumluluklar arasında seçmek zorunda kaldığında tabii ki de eviyle ve eşiyle ilgilenmesi gerektiğini babasından öğrenecek. İşten eve karısından önce gelip yatıp uyumamayı, sonra uyandığında evde yemek bulamayıp karısını sorumsuzlukla eleştirmemeyi babasından öğrenecek. Arada bir arkadaşlarıyla, bir aile babası olan adama yakışır şekilde, gidip gelmeyi babasından öğrenecek. Annesi ayda yılda bir arkadaşları ile dışarı çıktığında eve gelince bir eş olarak surat asmamayı, günün nasıl geçti demeyi ve bu şekilde kendine tanıdığı hakları eşine de tanımayı babasından öğrenecek. Fedakarlığın sadece kadının bedenine ve ruhuna dayatmalarla giydirilmiş bir pranga olmadığını, hayatın müşterekliğini, her güzel şeyi paylaştığı gibi zorlukları da paylaşması gerektiğini babasından öğrenecek. Erkek çocukları yaşanan ve yaşatılan hiçbir olumsuzluğun tek suçlusu kadının olmadığını, yanlış davranışlarının sorumluluğunu almayı, ve hiçbir dini kitapta kadın erkek ayrımcılığını yazmadığını babalarından öğrenecek. Eğer bi erkek kadın üzerinde üstünlük sağlamak istiyorsa kesinlikle önce o kadını kendisiyle eş değerde görmeli ki çocuğuna da bu değeri miras bırakmalı. Eğer erkek bütün gün koltukta yayılıp yatmayı, evini otel gibi görüp evdeki hanımını da oda servisi olarak görüyor, bencilliğinin farkına varmadan istediği saatte girip çıkmayı evde yolunu bekleyen kadına riya görüyorsa, sorumsuzca kazancını saçını süpürge eden kadın yerine başka kadınlara, başka kötü alışkanlıklara feda ediyorsa, evde kendi cumhuriyetini kurmuş kimse benden bir şey beklemesin ben de kimseden bir şey beklemiyorum diyerek yaşadığı düzenin sorgulanmasını istemiyorsa, kendini sevmeyen, saymayan, değer vermeyen, emek vermeyen ve gerekiyorsa ayrılmak isteyen kadını çoktan hak etmiş oluyor. Terk edilmenin yıkımıyla hiçbir erkek kadını öldüremez. Binlerce bencillik ve haksızlık yüzünden ayrılmak isteyen kadını, kendisi beklediklerini vermediğinde yaptığı gibi, umduğunu bulamadığında gözü dışarıda olan kadını da hiç kimse öldüremez. Erkek umduğunu bulamayınca aldatır, erkek kadın hakkını savunduğunda susmuyor diye döver. Erkek her şekilde üstün olmak için aktif veya pasif bir şekilde şiddet uygular. Erkeklerin kendine has bir kitabı bile vardır. Ama kadın bunca şeyin hakkından gelirken erkekler ne işe yaradıkları sorusuna cevap bile veremedikleri gibi kendi değerlerini yanlış şekilde bulmaya çalışıyorlar. Korkusuzca, kendi değerlerini bilmeyen, bencil ve egosal sebepler yüzünden kadına dört duvar arasında uygulanan pasif piskolojik şiddetin yarattığı “asi” kadınları da çok görmemek lazım. Aslında kadının erkekten bekledikleriyle erkeğin kendine yakıştırdığı potansiyel arasında büyük fark var. Adil olmayan temel şey şu; Erkek değerini davranışları ile kendi belirlemeye çalışırken, kadına kendi değerini belirleme hakkının verilmemesi. Kadınların değerini babaları, abileri, kocaları belirliyor. Kadın kendi değerini bilip ona göre davrandığı zaman cezalandırılıyor. Oysa babalar sadece sorumluluk alıp örnek davranarak, kız ve erkek evlat arasında adil olarak ve hem eşine hem kendinden sonra gelen nesillere verimli ve kaliteli insan ilişkilerini miras bıraksa ne kadın cinayetlerine getirilecek ağır cezalara ne de başka bir şeye gerek kalmayacak aslında. Tabii ki caydırıcı ağır cezalar da kısa vadelik çözüm olmalı. Ama uzun vadede tek ihtiyacımız olan şey daha bilinçli, daha hakkaniyetli bireyler ve ebeveynler. Bunun savunmasını da kadın erkek ayırmaksızın her insanın benimsemesi ve eyleme dökmesi lazım. Her bireyin kendi içinde bir evrim geçirmesini beklersek asırlar sürebilir. Ama anneler çocuklarını kendilerine yaşatılanları yaşatmamaları için ve yaşatılacakları kabul etmemek için eğitmeli. Annelerinin taviz verdiğini gören erkek ve kız çocukları çok daha uzun süre bunları doğru bilerek büyüyecek. Cinsellik üzerinden ayrımcılık yapılan evlerde büyüyen çocuklardan sağlıklı bireyler çıkacağını beklemek naiflik olur. Kadına kadınlığın nasıl olacağını dayatanlar erkekler olduğu sürece ve bu dayatmalar üzerinden kadınların birbirini kötü kaynana gibi eleştirdiği ve yargıladığı sürece hiçbir şekilde bu cehalet kalıplarından kurtulamayız. Allah erkeği kadının üzerinde üstünlük sağlayıp kadını erkeğin hayatını kolaylaştırsın diye yaratmamış. Allah kadını erkeğe emanet diye yaratmış. Emanete sahip çıkamayanları, emanete hiyanet edenleri, emaneti onlara verilen kutsal bir sorumluluk olarak görmeyenleri de sonunda Allah sorgular elbet.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bir gün benzer içerikli bir sohbette bir arkadaşım "Hocam bu mevzu tam bir yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan hikayesi gibi" demişti. Haklılık payı da vardı tabii... Ama ben "Kadına Şiddetin" babadan değil anadan miras olduğuna inanırım hep zira kadına şiddet uygulayan sözde adamı yetiştiren de bir Ana'dır ne de olsa...

Yorum Dükkanı 
 10.09.2019 12:40
 

Erkeği doğuran kadın, kadını döven erkek Umalım değişir bu gerçek. Kafa aynı kafa binlerce yıllık gerçek. Kadın ana, kadın gerçek kadın ödül,kısmet

ilhan Aydın 
 10.09.2019 9:30
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 25
Toplam yorum
: 14
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 633
Kayıt tarihi
: 28.04.14
 
 

Sorgulamadan geçen bütün fikirler yazılmalı.  ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster