Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Temmuz '19

 
Kategori
Yetenekler
Okunma Sayısı
51
 

Kahpe Feleğin Oyunu

yaş yetmiş yedi
gençlerin başına dökeyim darısını
yetmiş beş olduğuna göre ortası
yeni geçtim sayılır henüz
yolun yarısını!

“hâlâ mı çalışırsın
bu ne hırs Erkan?”

         diye sorar kimileri
işte yanıtım benim:

son nefesine kadar çalıştı ninem
ve babam ve annem
ve hâlâ çalışıyor
doksanı çoktan aşan
Önder gazetesinin sahibi
Kepir Köy Enstitülü
          Feyzullah Aktan
benim başım kel mi?

                   H. E.

 

         Köy Enstitüleri’nin efsane müdürlerinden Hürrem Arman, 1929’da Aydın’ın Yenipazar Yatılı İlkokulu’nda görevli genç bir öğretmendir.

         Okulun tarım alanı çok dardır. Sebze bahçesini genişletmek ister; okul yönetimi. Nasıl mı?

         Bitişikte eski bir mezarlık vardır. Mezarlığı kaldırıp burayı tarım alanı yapmaya karar verirler. Bunun için yasal işlemlere başlanır. Bucak müdürü de onaylar bu girişimi. Çünkü kasabanın kullanılan mezarlığa uzaklardadır.

         Kasaba eşrafından birinin dedesi bu mezarlıktadır. Yarı evliya olarak bilinen o zatın, tam evliyalığa dönüştürülmek için mezarı onarılmış. Gelip giderken dua edenler, az sayıda bez bağlayanlar bile varmış.

         Kasaba eşrafından o kişi, mezarlığın kaldırılmasını istemez. Birçok engeller çıkarır. Yasal işlemler tamamlanınca, isteyenlerin mezarlarını belli bir süre içinde taşımaları tellal bağırtılarak duyurulur. O süre bitince, bütün öğrencilerin katılımı ile mezarlık kaldırılmaya başlanır.

         Bir gece yarısı, nöbetçi öğrenciler, Hürrem Öğretmen’i uyandırırlar. Mezarlıktan okula taş yağmaktadır. Taşlar küçüktür ama gölgeliğin üzerindeki çinko örtüye düşünce, gecenin sessizliğinde çın çın çınlamaktadır.

         Uyanan çocuklar korku içindedir. Hürrem Öğretmen birkaç çocukla mezarlığa koşunca, taşlar kesilir ama atan yakalanamaz.   

         Ertesi gün kasabada bir söylenti yayılır: Mezarlığın kaldırılmasını istemeyen kişinin güya evliya dedesi Hacı Hafız Efendi, mezarının kaldırılmasına kızmış, okula taş yağdırmış! Evliyayı kızdırmak kasaba için doğru değilmiş; bu işten vazgeçilmeliymiş!

         Taşlar ertesi gece de atılır, nöbet tutulduğu halde, atan yine yakalanamaz.

         Üçüncü gece, öğretmen Sadi Arcak ile birkaç iri yapılı çocuğu yanına alan yazar, mezarlıkta gizlenir. Gece yarısı, önce bir hışırtı, sonra bir gölge fark edilir. Ve çinkoya çarpan birkaç taşın tıngırtısı…

         Saklananlar sarıverir; gölgenin etrafını. Kaçmaya çalışırsa da yakalanır gölge. Bir de ne görsünler? Yakalanan yalancı evliya, fakir bir genç olan Simitçi Ömer değil mi?

         Alıp götürürler okula. Sıkıyı görünce her şeyi itiraf eder Ömer. Gerçek, kasaba halkına duyurulur. Mezarı kaldırmamakta direnen bey, inadı bırakıp mezarı kaldırmaya başlar.

         Bu işi izlemeye gelen o kadar çok kasabalı olur ki, öğretmenler bunun nedenini bir türlü anlayamaz. Bir yaşlı dedenin şu sözü çözer bilmeceyi:

         “O’nu bulamazsınız. O gitti; uzaklara… Kâbe’ye gitti O, çoktan!..”

         Mezardan bazı kemikler çıkar. Meraklılar, “sözde evliya”dan, her ölüde olduğu gibi sadece birkaç kemiğin kaldığını görürler. Bu gerçeği görünce, akılları başlarına gelir mi, bilinmez.

         Bu olaydan yararlanan öğretmenler, öğrencilerin bazı yanlış inanışlarını düzeltme fırsatını kaçırmazlar. Yararı bu olur, yalancı evliyanın!

 

Efelerin Efesi

         Efelerin efesi Yörük Ali Efe’den de söz eder Hürrem Arman, “Piramidin Tabanı” adlı eserinde:

         “Ne ilgisi var?” diyeceksiniz. Var, var bir ilgisi.

         Yörük Efe’miz, Yenipazarlı’dır çünkü. Pamuk fabrikası ve fabrikanın bir bölümünü kapsayan evi, yazarın öğretmenlik yaptığı yatılı okulun bitişiğindedir.

         Yunanlılar (*) 30 Ağustos yenilgisinden sonra kaçarken, Aydın’ı da yakıp yıkmışlar. Aydınlılar’ı katliamdan kurtaran Yörük Ali Efe olmuş.

         Genç öğretmenimiz, Yenipazar’a geldiği ilk günlerde tanışır Efe’yle. Öğretmenlerle ahbaptır Efe’miz.

         Kahvede O’na ayrılmış özel bir yer varmış. İki bacağı diz kapaklarından kesikmiş çünkü. Otomobilinden sırtlanarak indirilip öyle oturtulurmuş köşesine. Tabancasını çıkarıp yandaki sedire koyarmış; hazır durumda.

         Dört hanımı varmış. Kıskanmayın hemen. “Efelerin efesi”nin, o kadarcık bir farkı olmasın mı?    İki çocuğu, yazarın okulunda gündüzlü okuyormuş.

         Okumaya ve dünyada neler olup bittiğini öğrenmeye çok meraklı olan Efe’mizin evinde büyük bir kitaplık ve çeşitli silahlar da varmış. Sıkıldıkça karşısındaki nişan tahtasına ateş edip stres atarmış.

         Kurtuluş Savaşı süresince Yunanlılar ve Rumlar’a yaptığı amansız baskınlar, dillerde dolaşmaktadır; o yıllarda. Özellikle hiçbir Türk’ün kanını akıtmayan Yörük Ali Efe, İsmet Paşa’nın komuta ettiği Garp Cephesi kurulduktan sonra düzenli orduyu destekler.

         Nazilli yöresinde bulunan Demirci Mehmet Efe ile araları açıkmış nedense. Birbirlerinin bölgesine girmezler, karşılaşmamaya özen gösterirlermiş.

         Yörük Ali Efe, Demirci Mehmet Efe ile ilk karşılaştığında O’nu vurmaya yeminli imiş.

         Genç öğretmenimiz, gerek kahvede gerekse Efe’nin evinde birçok kez sohbet eder O’nunla. Hep yurttan ve dünyadan haberler soran Efe, kendinden ve yaptıklarından söz etmezmiş hiç.

         Yörük olduğu, “gerçek bir efe” olduğu nasıl da belli oluyor; değil mi?

         Bir de dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü sanan bencilleri düşünün.

         Bir de kendisinden başkasından söz edilmesine tahammülü olmayanları…

         Hele hele kendisini dev aynasında görüp herkese de öyle göstermeye çalışmak ne çirkindir!

         Genç öğretmenimiz, Yörük Ali Efe ilgili hiçbir şeyi O’nun ağzından öğrenemez. Ya kimden öğrenir?

         Halktan ve çalıştığı yatılı okulun ambar memuru İbrahim Bey’den…

         Yedek subay olan İbrahim Bey, kurtuluşa kadar Yörük Ali’nin yanında çalışmış,  ve O’na danışmanlık yapmış bir yurtsever.

         Savaş sonunda, TBMM İstiklal Madalyası ve gümüş başlıklı bir baston hediye eder Efe’ye. “Bacaklarının kesilmesi, çok sevdiği ve yanından hiç eksik etmediği bu baston yüzünden olmuş” desem, inanmazsınız bana, değil mi?

         Evet, gerçekten de böyle olmuş. Savaşta değil de, barışta yaşamış; bu felaketi Efe.

         Bu kitabı okuyuncaya kadar, bilmezdim ben bu gerçeği.  Bakın nasıl oluyor:

         Efe, kızanlarını dağıttıktan sonra, bir geziye karar verir. Programında Avrupa’ya gitmek de vardır. İzmir’de Kordon’da işleyen atlı tramvaya biner. Yanından hiç ayırmadığı Meclis’in hediyesi “gümüş başlıklı baston” düşüverir elinden. Heyecanla aşağı atlar; fakat ayağı kayıp düşer. Tramvayın tekerleği bir bacağını keser. Atı durdururlar. Geri geri gelen tekerlek, öteki bacağı da ezer. Hemen hastaneye kaldırılır ama iki bacak da dizkapağından kesilir.

         “Olacak şey mi?” diyeceksiniz ama olmuş işte!

         İzmir’in 1919 Mayıs’ında Yunan İşgaliyle birlikte, yurt savunması için kızanlarıyla birlikte dağlara çıkan, “efelerin efesi” bu yakışıklı ve ünlü yurtsever kahramanımız, hayatının sonuna kadar oturmaya, otomobilde ve sırtta taşınmaya mahkûm olur.

         Siz ne dersiniz bilmem de, büyük şairimiz Nâzım Hikmet’in, “topraktan öğrenip kitapsız bilendir” diye anlatmaya başladığı “Türk Köylüsü” adlı şiirinde, “kahpe felek eder ona oyunu/ Çarşamba’yı sel alır/ bir yâr sever el alır/ kanadı kırılır çöllerde kalır/ ölmeden mezara koyarlar onu” dediği gibi, kahpe felek,  Yörük Ali Efe’mize de böyle bir oyun oynamış işte!..

 

                                                                        Hüseyin Erkan

                                                        huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

---------------------------------------------------------------------------------------------

  •  (*) Sözcüğün doğru söyleniş ve yazılışının “Yunanlılar” değil, “Yunanlar” olduğunu biliyorum. Ancak halkımız hep böyle söylediği için ben de bilerek hep “Yunanlılar” diye yazmayı yeğliyorum. (H.E.)

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 259
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 264
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster