Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Şubat '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
3563
 

Kahraman "Piknik" , Mcdonalds'a neden direnemedi??

Kahraman "Piknik" , Mcdonalds'a neden direnemedi??
 

Piknik'in bu fotoğrafı Sami Güner imzalı. sanırım 60 lı yılların sonlarında çekilmiş.


Benim çocukluğumda fast food zinciri McDonalds yoktu ortada henüz, ama onun yerine Türkiye'de sosisli sandviçi, rus salatasını ve krem karameli bugün bilinen şekliyle standartlaştıran bir "Piknik" vardı. Burada yediğim sandviçin, yumuşak ve soğuk krema kıvamlı dondurmasının tadı hala hatırımdadır ve ortadan birdenbire kayboluşu ve hemen ardından McDonalds'ın açılıp onun Ankara'daki bütün mirasına oturuşu da.

Geçen gün Kızılay'da McDonald'sın önünden geçerken okulların tatil olmasını fırsat bilen çocukların, bedave menü ve oyuncak sevdası yüzünden ana babalarını sürükleyerek getirdikleri fast food zincirinin bu topraklardaki tüm değerleri görünmez bir biçimde ele geçirmiş olduğunu da düşündüm yine. Biz ondan kaçmak istesek bile çocuklarımızı mutlu etmek için bir hamburgerini yemek zorundayız adeta.

Peki nasıl oluyor da bu Abd devi, ülkemizde çoğu sosyal demokrat, ulusalcı ana babalar bile durmadan şikayet ettiği halde, çocuklarının tüketim ikonu ve sevgilisi olabiliyor diye soranınız var mıdır?

Ankaralılar iyi bilirler; Tuna Caddesi'nin başında, şimdiki hamburger devi McDonalds, Atatürk Bulvarı'na girmeden çok daha önce, bir sürü irili ufaklı dönerci ve sandviççinin öncüsü olan, 50'li yıllarda özel mezeleri ve sandviçleriyle şarküteri olarak başlayıp 70 ve 80 lerin sonuna dek süren ve belediyenin kuşat ruhsatlarına hızlı yemek büfesi karşılığı olarak "Piknik büfe" kavramını sokan bir " Piknik Lokantası" fenomeni vardı.

İlkokul zamanlarımda yani 80 lerin başında Ankara'daki Bilim Dersanesi'ne giderken cumartesileri yapmayı en sevdiğimiz şeylerden birisi de ya Sakarya caddesinin girişinde Soysal Pasajı'nın arka çıkışında köşedeki dönerciden, ya da daha iyisi Kızılay'ın en merkezi yerindeki Piknik'ten sosisli sandviç yemekti. Bazı akşamlar ailecek dışarıda yemek yediğimiz tek yerdi ve her gidişimde aynı şeyi sipariş ederdim: taze rus salatası, bir kaç kalem kızarmış patates ve pirinç pilavıyla sunulan kuzu şiş, arkasından krem karamel. Alıştığım tatlarını şu an bile zamanının ötesinde bulduğum tek yerdi "Piknik.

Aslında Piknik'in yakın zamanda Armada'daki yerini de kapatıp Gaziosmanpaşa'da yeniden açıldığını Hürriyet'in Ankara ekinde okuduğumdan beri, efsanevi Piknik lokantasının hikayesini anlatmak istiyordum bir süredir. Ama benden daha Ankaralı olan "düş hekimi" Yalçın Ergir'in o güzelim anlatımı başka söze gerek bırakmadığından, o yazıyı olduğu gibi paylaşmak istiyorum sizlerle. Okuduğunuzda, markalaşalım diye yırtındığımız şu günlerden 50 yıl önce bunun farkına varmış iki kardeş tarafından tamamıyla bize ait değerlerle binbir emekle yaratılmış bir markanın ülkedeki siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar ve öngörüsüzlüklerle kısa bir sürede nasıl yokedildiğine tanık olacaksınız.

İşte Düş Hekimi "Yalçın Ergir'in kaleminden Piknik'in öyküsü....

"Piknik" - Tuna Caddesi, 1/A, Yenişehir / Ankara



"Şimdi sizlere "Piknik"in, yani 1953 - 1986 yılları arasında Ankara'nın Yenişehir semtindeki bir efsane şarküteri - lokantanın,

dolayısıyla bir dönemin "ne yazarsam yazayım, mutlaka çok şeylerin eksik kalacağı" öyküsünü anlatacağım.

Nasıl kağıt mendil, hazır kahve, döner kebap, traş bıçağı, daha çok ticari marka olan isimleriyle özdeşleşmişlerdir;

okuyacaklarınız da şimdiki belediyelerin benzerlerine "Piknik" tipi olarak küşat verdiği "isim babası"nın, "orijinal Piknik"in öyküsüdür.

Reşat Önat'la başlıyor, yazılmasaydı bir kuşak sonra unutulmaya mahkum öykümüz.

1940'lı yılların Ankara'sında, genç Reşat bir yandan okuyor, bir yandan da dibimizdeki harp nedeniyle öğretmenlerinin çoğu yedek subay olarak askere alındığından, dayısı Hilmi Öz'ün Atatürk Bulvarı'nda - şimdiki Çocuk Esirgeme Kurumu binasının bulunduğu köşedeki - Özen Pastanesi'nde çalışıyordu. İstanbul'daki "Le Bonne Pastanesi"nden getirtilmiş Arnavut Argiri Tamburoğlu Usta'nın yanında, paha biçilmez, hiçbir okulda öğrenemeyeceği iş eğitiminden geçiyordu.

Özen Pastanesi yıllarını Şükrü Saraçoğlu'ndan satranç öğrendiği Meclis Lokantası'nı işletme yılları, daha sonra da 1950'ler, yani ülkede bambaşka bir dönem ve Servet Öz'ün Özen Lokantası'nı işlettiği yıllar takip etti. Lokanta, Zeugma gibi korunması gereken Ankara'nın sembollerinden güzelim eski Kızılay Binası'nın hemen yanıbaşındaydı. Masaları kaldırıma yayılmış lokantanın yanında Macar gümüşcü, az ötesinde berber, Özen Pastanesi'nin hemen yanında ise, Orhan Veli'nin, Ömer İnönü'nün sıkça ziyaret ettikleri bir dostlarının parfümeri dükkanı vardı.

1953 yılına gelindiğinde artık kendine ait bir pastane açmanın zamanıydı ama dayısının pastanesinin tam karşısındaki Tuna Caddesi 1/A'da tuttuğu dükkanda ona rakip olamazdı ve belki neyin, nelerin başında olduğunun, Ankara'nın bir dönemine nasıl imza atacağının farkında olmadan 15 Kasım 1953'de o sıralarda Merkez Bankası'nda çalışan kardeşi Vahit Önat ile birlikte lokanta - şarküterilerini açtılar;

adını da Piknik koydular.

** ** **

Bir benzeri yoktu Piknik'in. İstanbul'da kapanan Orman Lokantası'ndan Tanas Mastakas Usta'yı mutfağın başına aşçıbaşı olarak getirmişler, eşi benzeri olmayan mezeleri, şişleri, sandviçleri yolda yürürken herkesin birbiriyle selamlaştığı, en temiz giysileriyle ailecek dolaştıkları Kızılay'lılara sunmaya başlamışlardı.

Şarküterisi, ayak yeri, sandviçi, oturma yeri ile bir benzeri olmadığı için belediyeden küşat alma aşamasında ne birinci sınıf, ne de ikinci sınıf olarak değerlendirilebilmişti. Sonunda, yıllar sonra bu tip işletmelerin küşatlarında "Piknik" sınıfı yazacağını bilmeden, "Brasseri" diye bir kelime - Lüks Sınıf'ın yanına da "A Sınıfı" diye bir ifade uydurularak küşat alınabilmişti.

Hizmet mükemmeldi; garsonlar bıyık bırakamaz, sigara içemezdi. Kasada çalışan, müşterinin parasını aldığında güler yüzle teşekkür etmezse aşağıdan Reşat Bey'in tekmesini yerdi. Parti ve takım tutmak yasaktı, kapılar ardına kadar bütün Ankara'lılara açıktı. Büyük para verip, Markiz'den, İtalyan Sefareti'nden, Orman'dan, Degustasyon'dan büyük ustalar getirmişler, bir daha eşi zor bir araya gelecek mükemmel bir kadro kurmuşlardı. Örneğin şef garson Vasil Lupi beş dili ana dili gibi konuşurdu, çok keyiflendiğinde yüksek sesle Arnavutça şarkılar söylerdi.

Reşat ile Vahit'te hiç patron görüntüsü yoktu; oradan oraya koşuyorlardı, kimi zaman paltosunu tuttukları müşteriler bahşiş veriyorlar, onlar da bahşişi personele dağıtıyorlardı.

Önce kocaman bir kokteyl bardağının kesilmiş halini Paşabahçe'ye götürdüler ve bu dev bardaktan üç bin adet yaptırdılar. Bu bardaklarla da taze Atatürk Orman Çiftliği birasını bir Piknik klasiğine dönüştürerek buz gibi "Arjantin" olarak müşterilerine sunmaya başladılar. Rakı uzun oturma gerektirdiği için rakı vermiyorlardı. Piknik dünyada henüz "fast food" imparatorlukları yokken, kendine özgü bir "fast food" merkezi haline gelmişti.

Adam almaz kalabalıkta enfes şişler, sosis tavalar hiç gecikmeden servis yapılırken artık işe yetişemiyorlardı. 1955'de Muhsin Ertuğrul'un operadaki muhteşem balosunda yedi yüz elli beş kişiye hizmet eden de Piknik'ti.

Dolup taşan Tuna Caddesi 1/A'da hepsi sigortalı yüz kişi çift vardiya çalışıyordu. Günde iki bin beş yüz - üç bin sandviç satıldığı oluyordu. O kadar çok para kazanıyorlardı ki, Kızılay Meydanı'ndaki "İş Bankası Kumbarası" şeklindeki saat artık oldukça geç vakitleri gösterdiğinde, hasılatlarını özel olarak onlar için bekletilen bir banka görevlisine teslim ediyorlardı. Koç'tan sonra Ankara'da en yüksek ikinci vergiyi ödeyen onlardı.

Senenin 364 günü çalışıyorlardı. Piknik'i bir tek 10 Kasım'da kapatıyorlar, şu anda Vahit Önat'ta bulunan kalpaklı yağlı boya Atatürk tablosunu kırmızı beyaz karanfillerle süslüyor, üzerini siyah tülle örtüp vitrine koyuyorlar, akşam da ışıkla aydınlatıyorlardı.

Bir gün dönemin Ankara Valisi Kemal Aygün'den haber geldi; Cumhurbaşkanı Celal Bayar yürüyerek Piknik'e gelecekti. Derken Celal Bayar beyaz eldivenleriyle kapıda belirdi. Meyva suyunu içti ve bir hatıra fotoğrafı çektirdi. Bu fotoğrafı "Cumhurbaşkanımızın Ziyareti Hatırası" diye, 1960 ihtilali sırasında başlarına gelecekleri hiç bilmeden, sandviç bölümündeki saatin altına astılar.

1960'da, "555 K" günlerinde Kızılay kaynarken, olaylardan kaçanlar, sanatsevenler - gazeteciler - hukukçular cemiyetleri arasında yer alan Piknik'e sığınıyorlardı. Derken 27 Mayıs geldi. Sokağa çıkma yasağı vardı; ne olduğu, ne olacağı belli değildi ve o saatin altındaki fotoğraf kalkmalıydı. Mithatpaşa Caddesi'nde oturan Reşat Önat, sokakta yolunu kesen askerlere "Piknik'te otomatik aletlerin olduğunu, bunların tehlike yaratabileceğini" söyleyerek Piknik'e ulaşabiliyor ve fotoğrafı yerinden kaldırıyordu. Piknik civarında gece gündüz nöbet tutan Harp Okulu öğrencilerine sandviç, meşrubat, su veriyorlardı. Bu arada örfi idare komutanı çağırdı: "O fotoğraf neden kalkmıştı?"

Tam "bizler ticaret erbabıyız, bizde siyaset yoktur; o bir hatıra fotoğrafıydı ve inatlaşmamak için indirilmişti" diye izahat yaparlarken karşılarında daha önce hep sivil kıyafetleriyle görmüş oldukları, Piknik'e gelip harıl harıl bir takım planlar yapan devamlı müşterileri "Milli Birlik"ci Ekrem Acuner, Fikret Kuytak ve daha sonra Yassıada Başsavcısı olacak Ömer Altay Egesel'i buldular; hayret ve sevinçle kucaklaştılar.

O dönem kuruluş isimlerinin Türkçe'leştirilmesi uygulaması başlamış ve "kendilerine Piknik" isminin yabancı olduğu, "en geç yarına kadar" değiştirilmesi söylenmişti. Kara kara düşünürlerken yine müşterileri olarak gelen, köşkte de doktorluk yapan Yarbay Kenan Kayır, bir komiye on lira verip yandaki Kültür Kitabevi'nden bir lügat aldırtmış, Piknik'in tarifinin olduğu lügatı ilgililere gösterip, kimbilir neyle değişecek "Piknik" ismini kurtarmıştı. Böylece bulvara bakan, geceleri yemyeşil yanan o neon "Piknik" yazısı da yerinde kalabilmişti.

İsmet İnönü, başbakanken bile bankacılık işlemleri için karşılarındaki İş Bankası'na bizzat kendisi gelirdi. İşlemler devam ederken Paşa'ya mutlaka Piknik'ten greyfurt suyu istenirdi. Bir gün greyfurt suyu yerine, Vahit Bey'in Amerika'lı eşinin öğrettiği, greyfurtun soyulup, meridyenlerinden araya bıçakla girilip, sadece zarın içinde kalanlarının toplandığı tabak ve küçük kaşık gönderildi

ve Vahit Bey acele bankaya çağrıldı.

Paşa ellerini açmış;

- "gel, geeeel; anlat, bu nasıl yapıldı?" diye soruyordu.

O zamanlar soğuk hava deposu yoktu ve greyfurtlar Ürgüp'teki mağaralarda muhafaza ediliyordu. Dolayısıyla yaz - kış Piknik'te greyfurt hiç eksik olmazdı. Bu olaydan sonra Piknik, Mevhibe Hanım ve İsmet Paşa'ya her hafta iki sandık greyfurt göndermeye başladı. Metin Toker, Vahit Bey'le karşılaştığında "başımıza öyle bir iş açtın ki" diye takılıyordu. Bir gün Reşat Bey, Paşa'ya sandığı bizzat kendisi götürmüş,

- "ne getirdin evladım?" diye soran Paşa'ya

- "Paşam greyfurt getirdim" dediğinde gözlerindeki katarakt sorunu nedeniyle net göremeyen Paşa;

- "teşekkür ederim; Reşat Bey oğluma da selam söyle" demişti.

Daha sonra bir yaz, Piknik'in girişine, kocaman bir şemsiyenin altına türünün ilk örneği olan yedi yüz elli kiloluk Carpigiani dondurma makinası kondu. Kolu indirildiğinde spiral şekilde külaha akan vanilyalı, çikolatalı dondurmanın tadına bakabilmek için bazen yüz metre ilerideki Büyük Sinema'ya kadar kuyruk oluşuyordu.

Piknik sabahın 06:30'undan gecenin 22:30'una kadar hizmet veriyordu. Çok erken gelen, jambon - yumurta müdavimi Amerika'lılara, memurlara, çoğu şimdinin yöneticisi öğrencilere, Çetin Altan'lara, Nuri Altınok'lara, Arman Talay'lara, tiyatroculara, limonlu, portakallı pelte seven Bülent Ecevit gibi siyasilere, üst düzey bürokratlara, Celal Atik gibi şampiyonlara, Tanju Okan gibi müzisyen müdavimlerine hizmet veriyorlardı. Hatta Vahit Bey, Tanju Okan'ın düğün şahidi olmuştu. Öğrencilere, öğrenci olduğundan şüphelenilenlere, sarhoş olacağı belli olanlara kesinlikle içki verilmezdi. Ama sarhoş olmuşsa da yanına bir komi verilip evine bıraktırılırdı. Piknik'e gidince, yüzleri kıpkırmızı oluncaya kadar içen pek çok yabancı diplomatla da, Vatikan'daki rahibe okulundan giysileriyle gelmiş öğrencilerle de aynı masayı paylaşmak mümkündü.

Piknik'e gelen üst düzey bürokratından öğrencisine, bay, bayan, tanıdık, tanımadık, aynı küçük masalarda birlikte otururken herkes birbirlerine son derece saygılı davranırdı.

Amerika'da yayınlanan "Bir Dolara Dünya Turu" (One Dollar Travelling Around The World) isimli kitapta Piknik'ten de söz ediliyordu.

Bazen Şinasi Nahit Berker içkiyi biraz kaçırınca sokaktaki ayakkabı boyacısının motoruna atlayıp gösteri yapardı. Atatürk Lisesi'nin efsane İngilizce hocası Hayri Baba'da (Hayrettin Sağlam) devamlı müşterilerindendi. Sürekli temizlik yapılır, yerlerden talaş eksik olmazdı. Bazen parası çıkışmayan öğrenci olduğunda, Lefter gibi garsonlar, sanki para vermişler gibi masaya tabakla bir de paranın üstünü bırakırdı.

Gar Gazinosu'nda aryalar söyleyen Nico da Castino Bulvar'da yürür, Piknik'in önünden geçerken durup başını içeri uzatır, bir arya okuyup yoluna devam ederdi.

Ankara'nın ilk "Espresso"su Piknik'teydi. Hatta Sevgi Soysal, devrilen kavak ağacını, Piknik'teki sıradan bir günün telaşını, Piknik'in Tuna Caddesi'ne bakan camekanlı bölümünde Espressosu'nu yudumlarken yazıyor, "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti"ni Türk Edebiyatı'na armağan ediyordu.

Televizyonun emekleme devrinde Cenk Koray'ın, Üstün Savcı'nın yarışmalarında Piknik soru olarak çıkıyordu.

Bulvarın o noktası artık "Piknik Durağı" olmuştu. Dolmuşta, "Piknik'te inecek var"dı.

Akşam olurken Piknik'in tam önünde birisi; melodisi şu anda bile çok net aklımda olan "Vatan geldi yar - Vataaan geldiii yaaar" diye şarkı söyleyerek akşam gazetesi Vatan'ı satardı. Pazar günleri aynı yerden "Hadiii; maçaaaaa, maça, maça, maça" diye bağrılarak stadyuma yuvarlak hatlı dolmuşlar kalkardı.

Atatürk Bulvarı'nın Piknik'in olduğu tarafında;

Sıhhiye tarafına doğru: Kültür Kitabevi, Vog Çorapçısı, Me-Ka Bebe, Öztrak'ların Bulvar Pasajı, girişte merdivenle çıkılan belki de papağanı hala sağ olan Bulvar Eczanesi, karşısında Osmanlı Bankası- Ankara Şubesi, pasaj içinde Coşkun Kundura, karşısında Sobotta Atlasları’nı da satan Zeki Mumcu Kırtasiye, Triko Mısırlı, yine Bulvar üstünde Erler Mağazası, Şen Triko, İskender Kundura, Örücü Süleyman, içi hep kuyumcu dükkanı olan Büyük Çarşı, çok güzel bir sinema olan Büyük Sinema, Meram Pastanesi, Tempo Çamaşır, bina dışında "uçak ile" - "şehir içi" diye pirinç kapaklı kutularına mektup atılan postane, az ilerisinde ayakkabıcı, MEA, Lufthansa, Pan American havayolu şirketleri ve şu anda Ordu Evi olan Yüksel Palas vardı.

Çankaya tarafına doğru ise: İş Bankası, Milli Piyango, üzerinde Cumhuriyet Gazetesi, Trakya Şarküteri, Hacı Bekir, topu havaya dikmiş 0-1-2 Spor-Toto, Menekşe Mağazası, Fulya Oyuncakçısı, Kamelya Çiçek, Emek Kuruyemişçisi, Ali Nazmi Pasajı köşesinde İstanbul Eczanesi, alt katında Sağyaşar Plak, yaşlı karı kocanın oyuncakçı dükkanı, dışarıda Erenköy Manavı, Sakarya Caddesi'nde Şefik Goralı'nın Goralı'sı, Köroğlu Şarküteri, Bilgi Kitabevi, Tarhan Kitabevi, Sergen Pastanesi, Derya Mağazası, onun yanında, hala faal olan Foto Güzel, şimdi Soysal Han'ın olduğu köşede bahçesindeki masalarıyla Restoran Cevat, Ziya Gökalp Caddesi köşesinde Ulus Sineması, Flamingo, Penguen pastaneleri şu anda çocukluğumdan hatırlayabildiklerim. Mahmut Macit'in benzincisinin tam karşısındaki "Sandviç" ise daha sonraki dönemlerde açılmıştı.

Yılbaşı yaklaşınca Piknik'te kazanlarla patates kaynar, mayonez elle karıştırılarak hazırlanır, sandviçler ilk defa Piknik'e özgü olarak yağlı beyaz kağıtlara sarılırdı. Paket servislerinde kullanılan beyaz naylon torbaların üzerinde yine bir "ilk" olarak kırmızıyla "Piknik" yazardı.Ankara; Piknik ve Tanas Usta sayesinde Yayın Tava'yla, Uskumru Dolması'yla tanışmıştı. Ankara'da ilk cips imalatı da Piknik'le başlamıştı. Kendi yaptıkları hardalın tadı da unutulmazdı. Bu tad yıllar sonra bir müşteri tarafından o dönemin kasiyeri - şimdiki N.E.T. Piknik'in ortağı Eren Önat'a iki gözü iki çeşme ağlanarak anlatılacaktı.

Kalite daha personel seçiminde başlıyor, müşteriler ile "beyefendi"siz, "hanımefendi"siz konuşulmuyor, lezzet kadar servisin de mükemmel olmasına özen gösteriliyordu.

Şef garson Vasil Lupi, Amerika'ya eğitime gidecek genç Türk subaylarının İngilizce öğrenmelerini teşvik için, Türkçe siparişlerini almıyor, siparişi Türkçe verenden ceza olarak ortaya yirmi beş kuruş atmasını istiyordu. Nasıl Reşat Önat alttan tekme atıyorsa, Vasil de müşteriye teşekkür etmeyi unutan kasiyerin eline cetvelle vuruyordu.

1960'lı yıllarda hem okuyan, hem "Türkiye Gençler Tek ve Çift Erkekler Tenis Şampiyonu" olan, hem de Piknik'in kasa ve işletmesinde çalışan Hayri Ayaz ile Reşat Önat'ın yanyana durdukları ve bir müşterinin yüz elli beş kuruştan, üç yüz on kuruşluk iki bira parasını ödediği siyah beyaz fotoğraftaki ciddiyete, kravatlara bakınca,

2004 yılında artık Petkim'in mali müfettişi olarak emekliye ayrılmış Hayri Ayaz'ın Reşat Önat'ın elini saygıyla öpüşüne de tanık olunca hüzünlenmemek, elden avuçtan nasıl bir dönemin kayıp gittiğini farketmemek mümkün değil. Hangi fotoğrafın aslında renkli, hangisinin aslında siyah beyaz olduğunu anlamak da mümkün değil.

Döviz darboğazı yıllarında Pan American gibi şirketlere karidesinden krem karameline kadar verdikleri yemek servisi ile her ay Merkez Bankası'na yaklaşık on bin dolar döviz girişi yaparlarken, bir hastalık sırasında yüz dolar alamayışları da dönemin buruk bir detayıdır.

O krem karamel ki, Ankara'ya ilk Piknik tarafından tanıtılmıştır; Pan American menülerinde Paris - Maxim Mutfağı olarak da yer almıştır.

Piknik çalışanları kendi aralarında patronlarına kod numaraları vermişlerdi. Reşat Bey kilolu, Vahit Bey ise inceydi. Çalışanların gözünde Laurel & Hardy'e benzetiliyorlardı Bu yüzden "14 geliyor" "Reşat Bey geliyor" demekti. "11" ise ince Vahit Önat'ın kod numarasıydı.

Bu arada göçler de oldu; örneğin haymatlos (vatansız) Vasil, Avustralya'ya, Tanas Usta'da Arnavutluk'a gitmişti. Acaba Ankara'lılar Piknik'te sigara içmesine tek karışılmayan Tanas Usta gittikten sonra bir daha böyle güzel Rus salatası yiyebilecekler miydi? Vasil'in yerine şef garson olan Lefter ve Niko'da bir gün ağlaya ağlaya Yunanistan'a gideceklerdi. Kimisi de New Jersey'de, Denver'da şimdi karşınıza "Piknik" olarak çıkacak müesseseleri açmışlardı.

Kasada Eren Önat ve Hayri Ayaz'ın oturduğu o yıllarda günde, yirmi, yirmi beş, bazen de otuz fıçı bira satıyorlardı. Atatürk Orman Çiftliği Bira Fabrikası resmi bir kuruluş olduğu için acil taleplerine mevzuat nedeniyle yetişemiyordu. Parasını ödeseler, kamyonetlerini gönderseler bile çok ihtiyaç duydukları anda birasız kalıyorlardı. Bazen tahta fıçılar patlıyor, tahta parçacıkları ortaya dağılıyordu. Derken Arjantin artık Türkiye'ye yeni gelen Efes olarak sunulmaya başlandı. En iyi müşterisini kaybeden A.O.Ç. Bira Fabrikası'nın çalışanları iş kaygısıyla tekrar Piknik'i kazanmaya çalıştılar ama Piknik'in müşterilerine yeniden "kalmadı" deme korkusunu aşamadılar. Sonra A.O.Ç. Bira Fabrikası da tarihe karıştı.

1972'de Reşat -Vahit kardeşler Ankara'nın unutulmaz lokantası RV'yi kurdular. Öyle bir lokanta ki, devletin en üst yöneticilerinin çok önemli birlikteliklerine mekan olan, kimi zaman Kıbrıs'la ilgili kararlar alındığında, hükümet üyelerinin ve silahlı kuvvetler komutanlarının birlikte yemek yedikleri özel odadan alkış sesleri yükselen, kimi zaman Henry Kissinger'in RV'den dışişleri bakanı Turan Güneş'i telefonla arayıp harıl harıl Kıbrıs'ı tartıştığı, yine Süleyman Demirel'in favorisi olarak Ankara tarihine geçecekti. RV, günlük hayatta girilen iddialarda "kaybedenin kazanana RV'de yemek ısmarlaması" gibi kavramların geliştiği lüks bir restorandı.

RV'nin kuruluşunda Menderes zamanında Kulüp 47'yi işleten ustabaşları "İmparator" Boris Vasilev'in de katkıları büyüktü. Normalde RV'ye asla basın mensubu alınmazdı; Sophia Loren, televizyonun "Kaçak" Dr. Richard Kimble'ı da RV'nin gelip geçenlerindendi.

Sonunda RV Vahit Bey'in, Piknik ise Reşat Önat'ın ağırlıklı mekanı haline geldi.

Bu arada çalışan personelin ev sahibi olabilmesi amacıyla, Reşat ve Vahit beylerin öncülüğünde bir kooperatif kuruldu. Aşağı Ayrancı Ali Dede Sokak'ta bir apartman inşa edildi, adı da "Piknik Apartmanı" oldu.

Daha sonra, bir güzel toplum 70'li yılların siyasi rüzgarlarında masumiyetini yitirirken, bir zamanlar herkesin birbiriyle selamlaştığı Kızılay'da, kapısı açılıp içeri aryalar söylenen, her kesim insanın gerektiğinde birbirinin hesabını ödediği Piknik'ten içeriye sloganlar atılmaya, her kesim insan birbirinden hesap sormaya başlamıştı.

Derken aslında alanında "ilk" toplu sözleşmeyi yapmış olan Piknik'te uzun bir grev başladı. Önce şarküteri kısmı kapatıldı, kırk sekiz saatte yılların birikimi kendi elleriyle yıkıldı. O kısım Şekerbank'a bırakıldı - ayak servisi kademeli olarak azaltıldı ve arka komşuları Restoran Bekir'i bünyelerine katmalarına rağmen küçülmüş bir lokanta olarak hizmet sunulmaya başlandı. Bütün Türkiye'de kırk tane Piknik zinciri kurma hayalleri de suya düştü.

Daha sonra büyüklerin köşe kapmaca oynamaya başladığı yıllara gelindi. Küçülmüş Piknik 1982'de, 1953'de girmiş olduğu binadan çıkartıldı ve yerine kocaman, pek çok şeyi simgeleyen yeni bir bina yapıldı. Piknik de var olma mücadelesine İnkilap Sokak'taki yeni yerinde devam etmeye başladı. Ortalık akıl almaz faizlerden, televizyon ekranı banker reklamlarından geçilmezken ödemelerle başa çıkamayan, bu arada ortalığı hala eskisi gibi sanıp herkese güvenen Reşat Önat boş çeklere attığı imzaların kurbanı oldu.

Halbuki babaları Ulus Hali'nin sevilen esnafından eski Komita'cı Musa Önat vefat ettiğinde kasasından çıkan, bütün borçluların çek - senetlerini yırtıp atmış, tüm alacakları helal etmiş insanlardı.

Reşat Bey, 1986'da sokulduğu borç girdabında faizin - faizinin - faizlerini ödeyemez duruma gelince önce Piknik'in kapısına asma kilidi astı, 1987'de de - ardında ödemesi mümkün olmayan faiz dağları bırakarak - cebinde bin dolarla, geri dönebilmesi mümkün olmayan Amerika'ya gitti.

Amerika'da yoksul zenci mahallelerindeki dökük lokantalarda garsonluk yaptığı, geceleri lokantanın masalarını birleştirip üzerine de masa örtüsünü örterek uyuduğu yıllar başladı.

Kimi zaman cebindeki bir avuç dolarla otobüs terminallerinde tabelalara bakıp, bundan sonraki belirsiz hayatını nerede yaşayabileceğini aradı.

Ardında bıraktığı ülkesinde çorabından, hatıra eşyalarına kadar bütün malları elinden alındı. Babalarını bir reddetseler kurtulacak kızları, artık onu bir daha göremeyecek bile olsalar onu reddetmeyip korkunç bir parasızlıkla başbaşa kaldı.

Derken hiç akla gelmeyen 1993 mali affıyla vatanına, sil baştan başlamak, küllerinden yeniden doğmak için tekrar adım attı.

Müthiş bilgi birikimi ile artık seksenli yaşlarına gelmiş olsa bile ait olduğu dünyada yeniden yeşerip filizlenmeye başladı, bu arada ödeme kolaylığı getirilmiş tüm borçlarını da kapattı.

Ve 1953'de dünya daha "fast food" zincirleriyle tanışmamışken açtığı Piknik'i, daracık bütçesi, vefakar kızları Leyla, Gülen ve zor günlerinde omuz vermiş bir can dostlarının desteği ile 16 Ekim 2002'de "Armada Alışveriş Merkezi"nde yeniden açtı.

Belki artık "Arjantin" yoktu ama yepyeni bir kuşağa, başka bir yerde aynısını yiyemeyecekleri sosis tavaları, Tanas Usta'dan, Bekir Usta'ya uzanan efsane Piknik sandviçlerini tattırmaya başlamışlardı.

Yanlarında kocaman çocukları ile gelenler, nasıl eşleriyle Piknik'te tanıştıklarını anlatırlarken, bir yandan da genel zabıta kontrollerinde Piknik'in ta kendisinin "Piknik" yazan küşatını gösteriyorlardı. Kırk yıl sonra Amerika'dan yolu Türkiye'ye düşmüş eski müşterilerine Tanas Usta'nın "Pudinga"sını hazırlıyorlardı.

Piknik elbette Paris'in Kırmızı Değirmeni Moulin Rouge gibi sanatçıları, politikacıları ağırlayan bir gösteri merkezi değildi ama kendi konusunda Moulin Rouge gibi, bir başkentin, bir dönemin simgesiydi.

Ve bir başkent elinden geldiğince simgelerini korumalıydı.

** ** **

Bence öykümüz burada bitmiyor, tam tersine asıl burada başlıyor.

Yolunuz Ankara'daki "Armada Alışveriş Merkezi"ne düşerse, en üst katta, el yazısıyla "Piknik" yazan köşeye mutlaka uğrayın.

Orada sizi hala greyfurt sıkan yaşlı bir "yaşayan efsane", kasasında gerektiğinde tüm dükkanı veriverecek güzel kızı, kiminle çalıştıklarını çok iyi bilen, alttan tekme yemeyen personeli ve orijinal Carpigiani marka, yedi yüz elli kiloluk bir dondurma makinası karşılayacak.

Masanızda oturup krem karamelin hasını yerken de gözlerinizi kapatın;

bir ülkenin, o ülkenin başkentinin çok özel dönemlerinin

hem tanığı, hem sanığı olmuş bu lezzet kültürüne,

"bizim" Piknik"imize, bir bakıma sahip çıkmış olmanın "da" tadına varın..."


diyerek yazısının birinci bölümünü bitiriyor Yalçın Ergir Armada'daki Piknik kapanmadan önce kaleme aldığı yazısını.

ben de Piknik'in yeni yerinde eski lezzetleri tatma fırsatı bulma umuduyla bitireyim bu upuzun blogu.



düş hekimi Yalçın Ergir'in "piknik" yazılarının ve diğer güzel yazılarının devamı için bakıcağınız yer:

http://www.ergir.com/Piknik.htm?ref=Sawos.Org

http://www.ergir.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

SUPER...NOSTALJiK...ve BENCE HAFIZALARDA KOLEKSiYON BiR (PiKNiK LOKANTASI-RESTAURANT)...BASAK HANIM KUSURA BAKMAYINIZ,HIZIMI ALAMADIM,HEMEN YORUMA GiRDiM HERHALDE YANLISLIKLA..PARDON ONCE ELBETDEKi MERHABALAR..! BENiM TEVELLUTUM 1949 OLDUGUNA GORE,BEN BURAYI NASIL HATIRLAMAM SORARIM SiZE..? O GUNUN SARTLARI ile SUPERDi+LUKSDU+NEZiH iNSANLARIN GELDiGi BiR MEKANDI..ZATEN KOLEKSiYON BiR YAZI EKiNDE (Sn.YALCIN ERGiR) GEREKLi BiLGiYiDE BiZLERE AKTARMISSINIZ ELiNiZE SAGLIK..(Mc dounalds) HER YERDE,HER ULKEDE O MiLLETiN BiLHASSA GENCLER KANALI ile MiDELERiNi GEREKSiZ YERE iSGAL ETTi..PARACIKLARDA AMERIKAYA..! SiZE HAZAR DENiZi KIYILARINDAN,BAKU`den SEVGi ve SELAMLARIMI SUNARIM...! NECiP KONi - BAKU / AZ

Necip Köni - Adana / TR 
 29.06.2008 14:41
Cevap :
selamlar Necip Bey, keşke sizin Piknik'in keyfini çıkardığınız zamanları ben de yaşamış olsaydım diyorum zaten. teşekkürler paylaşımınız için. benden de baküye selamlar sevgiler.  29.06.2008 20:39
 

Ankara'da çocxukluğum geçti fazla hatırlayamadım pikniği yeni tatları eskisi gibimiydi merak ettim.

Meral Yağcıoğlu 
 04.02.2008 11:31
Cevap :
sevgili Meral, GOP'ta en yeni açılan yerine henüz gidemedim fakat en kısa sürede gitmek istiyorum ve eski lezzetlerin aynı olduğunu umarım. çok selamlar.  05.02.2008 18:51
 

Özlediğim Ankara'nın öyküsünü okumak tam bir pazar keyfi oldu. Öyküye öylesine girmişim ki, kendimi bir an öykünün kahramanlarından biri olarak gördüm. Siz de öyküyü okurken dondurma makinasının başında "kavunlu dondurma" alan birini gördüyseniz o benim... Benim de bir Sakarya Caddesi öyküsü yazmam farz oldu sanırım. Elinize sağlık... Saygılarımla.

Haluk Seki 
 03.02.2008 12:34
Cevap :
sanırım ankarada yaşamış herkesin bir dönemine girmiş piknik, güzel anılarla birlikte. bekliyorum yazınızı. çok selamlar.  03.02.2008 15:43
 

ama sıkılmadan bitirdim valla.Bilmediğim bir yer belki herkesin bir anısı var galiba... Sevgilerimle

Ozlem Ozkulak 
 02.02.2008 19:03
Cevap :
:) haklısın en uzun blogum oldu ama hem piknikin tarihine hem de düs hekiminin anlatımına kıyamadım sevgili özlem. okuduğun için senin de gönlüne sağlık. selamlar.  03.02.2008 15:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 121
Toplam yorum
: 1956
Toplam mesaj
: 568
Ort. okunma sayısı
: 2727
Kayıt tarihi
: 09.07.06
 
 

Başkentte doğmuşum ve orada gidilecek tüm okullara gitmişim: ODTÜ-Psikoloji ve Ankara Üni. İletiş..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster