Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Temmuz '08

 
Kategori
Doğal Hayat / Çevre
Okunma Sayısı
3799
 

Kaktüs Kız

Kaktüs Kız
 

<ı>Kaktüs kıza itâfen…

Sene 2021… Uzakta çok uzaklarda, vahşi batıda bir rivayet dolaşır kovboyların ağzında… Rivayete göre çölün sıcaklarında, ıssızlığın ortasında durmaksızın konuşan bir kaktüs vardır. Evet, yanlış duymadınız, durmaksızın konuşan bir kaktüs vardır. Kimse çözemez bunu, rüya mı gerçek mi? Okuyalım bakalım kaktüs kızın hikayesini…

Takvimler 2000’li yılları gösterirken, insanlar tüketim canavarı olmuş, doymak nedir bilmeyen ihtiraslarla yaşarken, çeşmeden akan suyu içme özgürlüğünü kaybetmiş, hatta barajları bile tüketmiş, doğanın dengesi alt üst olmuş, dört mevsim ikiye düşmüş, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşamış, sokak eşkiyaları etrafımızı sarmış, kapkaç, suikast, terör ve hatta kene insanları bir bir öldürürken, akılların ortaçağda kaldığı, ilk insanların yaşadığı, medeniyetin beşiği olan ama tıngır mıngır bir beşik olarak kalmaya inatla devam eden Anadolu topraklarında başlar hikayemiz.

Bir kız yaşar Anadolunun bağrında… İçinde çözemedikleriyle beraber çalar doktorun kapısını ve içeri girer.
Biz de peşi sıra…

-Uzan rahatça şu koltuğa ve anlat bana düşündüklerini kızım,
Az sonra hiçbir şeyin kalmayacak, dök içindekileri… der ruh doktoru.

Ayakkabılarını çıkarır kız ve uzanır boylu boyunca…
Rahatmış koltuk. Demek ki hep anlatılan meşhur koltuk buymuş bakalım neler çıkaracak bilinçaltından dışımıza diye düşünür.
Hayırlısı…

-Ben çiçekleri pek sevmem doktor.
Özellikle de çiçek açan saksı çiçeklerini hiç sevmem.
Devamlı bakman, toprağını değiştirmen, sulaman vs vs bir sürü şey yapman gerekir.
Niye? Sebep? O kadar emeğin sonunda ne olacak? Bir gün kuruyup gidecek. Hadi mevye verse neyse…
Genelde kızlar çok sever ama ben süslü püslü saksı çiçeklerini hiç sevmem. Doktor bu bir sorun mu?

-…
-Doktor?
-Anlat kızım sen, ben dinliyorum seni, der doktor. Bir yandan da çaktırmadan kendi not defterine yazıyordur;

<ı>Tembel bir kişilik, bağlılık sorunu da var.

-Ben zaten kızları da sevmem. Bunun bir sorun olmadığını biliyorum doktor. Bu kısımda sorunum yok. Çiçek açan saksı çiçeklerini, çocuk konuşması taklidi yaparak daha şirin gözükmeye çalışan kızlara benzetiyorum ve ikisini de aynı oranda çirkin buluyorum. Karşınızdaki bir kız, çocuk gibi konuştuğunda sizin ona tepkiniz ne oluyor bilmiyorum ama bir insanın düşebileceği en kötü durum bence. Aslında genel anlamda bakarsak dünya üzerinde yapılmış en kötü benzetmelerden biri olan, kızların çiçeğe ve erkeklerin böceğe benzetilme durumu da bu tarz hareketler yüzünden mi yapıldı, bilmiyorum ama böyle bir şey varsa ben kesinlikle böceklerin yanında olmak istiyorum. Burada da bir sorun yok sanırım doktor değil mi…

<ı>

<ı>Yapmacılıktan ve sahte ilişkilerden canı yanmış…

<ı>

-Peki hiç mi çiçeğin olmadı senin, der doktor. Sorduğu manasız sorunun farkındadır doktor ama ne yapsın, kız takmış bir kez çiçeğe, suyundan gidelim der doktor içinden…

-Taşıdığım XX kromozomlarından dolayı çok da karşı koyamadım doğama ve sanırım bir çiçeğe yakınlık duydum. Ama sadece bir çiçeğe; Kaktüs.

<ı>Neyse en azından sevme ve emek verme duygusunu tamamen kaybetmemiş…
diye not alır doktor.

<ı>

-Kaktüsleri çok sevdim ben doktor.
Sayısız kaktüsüm oldu. Çeşit çeşit, tür tür.
Peki, kaktüs beni sevdi mi?

O sırada doktor kendini tutamaz ve küçümser bir tavırla kahkahayı fırlatır ağzından, “sen ne anlatıyorsun kızım ya” tarzımda.

Kız doğrulur uzandığı yerden,
-Yakıştı mı ama şimdi bu size doktor, der kızan bir ses tonuyla.
Doktor kısa bir öksürükle kendini toparlar.
-Devam et kızım devam et, der, bir yandan da kızı analiz eden cümlelere yenisini ekleyerek;<ı>

<ı>Güven sorunu var, illaki karşısındakinin duygularını öğrenmek istiyor. Sadece kendi duygusunu yaşamıyor, karşısındakinin de duygularını sorguluyor…

Nerde kalmıştık, hiç istifini bozmadan anlatmaya devam eder kız hikayesini, parasıyla değil mi terapi!

-Peki kaktüs beni sevdi mi?
Sanırım sevmedi, çünkü ilk kaktüsüm birkaç ay sonra kurudu. Ben pes etmedim bir tane daha aldım. Postmodern elma hikayesi yani…
-Anlamadım, der doktor.
-Nazım’ın elması, benim de kaktüsüm diyorum yani. Tahirle Zühre meselesi, sen elmayı seviyorsun diye elmanında seni sevmesi şart mı? Değil… Gerçi suç bende. Seviyordum ya kaktüsü bol bol suluyordum. Tamam biliyordum çok sulanmayacağını, ama yine de kendime engel olamıyordum. Çok sevdiğinden, sevgisinin büyüklüğünden sevdiğini boğanları anlamaya başlamıştım bir anda.

<ı>Tehlikeli bir sevgi tarzı var. Hem sıcak temas sevgiyi sevmiyor, dikenli bir çiçeği sevmesi bunun göstergesi, hem de sevdiğini kendince gizli gizli şımartmaya çalışıyor. Dikenlerini içinde değil de, direk dışında taşıdığı için mi çok seviyor acaba kaktüsü? Dikenleri olduğu için etrafındakilerle doğal mesafeyi koruyan bir çiçek olduğundan mı acaba? Çok yakınlaştığında fark ettiğin, hiç beklemediğin bir anda tenine saplanan gizli dikenleri olmadığı için mi kaktüs acaba?

<ı>

-İkinci kaktüsüm de yaklaşık birkaç ay sonra durgunlaşmaya başladı. Bu sefer onun da ölmesini istemediğim için araştırmaya başladım ve kaktüslerle ilgili öğrenilebilecek her şeyi öğrendim. Kitaplar, dergiler, yerli yabancı internet sitelerinden türleri, bakımı her şeyi okuyup, öğrendim. Ve anladım ki, benim kaktüsüm kış uykusuna yatmış. Kaktüsler de kış uykusuna yatarmış, bunu biliyor muydunuz doktor? Eğer kışın uygun ısı ve ışığı yakalayamazlarsa uykuya dalarlarmış. Buna üzülmeli miydim bilmiyorum ama daha çok hoşuma gitmişti. En sevdiğim hayvanların önde gideni kaplumbağa ve en sevdiğim bitki bile kış uykuna yatan uykucularmış. Demek ki, ben de kaktüsüme bu rahatlığı sağlamışım diye sevindim ama onun kış uykusu bitmedi bir türlü.

Ve bahara yeni bir kaktüsle girdim. Bu sefer başka türlü olacaktı. Hem okuyup öğrenmiştim de. Artık neler yapılıp neler yapılmayacağını biliyordum.

Günlerden bir gün kaktüsümün renginin değiştiğini gördüm. Hemen masamdan alıp, güneşe nazır bir cam kenarına koydum. Birkaç gün içinde canladı. Tekrar masama götürdüm. Sonra sabahları ben çalışmaya başladığımda kaktüsümü cam kenarına götürüyor, akşamları işten çıkarken cam kenarından alıp tekrar masama koyuyordum. Kendimi çocuğunu kreşe bırakan, akşam da tekrar alıp eve götüren annelere benzetiyordum. Ne zor işmiş anne olmak... Zor işmiş ama öyle hemen yılmadım.

<ı>İnatçı bir yanı var. Kafaya koyunca da ne kadar tembel olsa da doğasına ters düşüp çalışıyor, çabalıyor.

-Sonra düşündüm de, kreş kavramına karşı olduğumu farkettim ve artık çocuğumu, pardon kaktüsümü cam kenarına koymamaya karar verdim. Onun yanı benim yanımdı. Ben ona ihtiyacı olan tüm sevgi ve sıcaklığı verecektim, emindim bu sefer. Ve masamdan hiç kımıldatmayacaktım. O güçlü bir çiçekti ve ben onu bu yüzden seviyordum. Beraber bu sefer başarabileceğimize inanmıştım.

<ı>Evet, kesinlikle inatçı bir kişilik. Tüm mantık çıkarımlarını yapmasına rağmen, hatta yanlış olduğunu bilse bile, kendince inandığı şeye, kaybetme pahasına ilerliyor. Güçsüz kişilikleri hiç sevmiyor. Bu yüzden kaktüsü seviyor. Belki de solma ihtimali en düşük çiçeklerden biri olduğu için kaktüse bağlanmış ve buna rağmen kaybetmeyi hazmedemiyor...

<ı>

Doktor bunları yazarken, kız aynı tonda masal gibi anlatmaya devam eder, çok da hızlı konuştuğu için doktor yazmayı bırakıp dinlemeye başlar…

-Aldım masama koydum kaktüsümü. Gözünün içine bakıyordum artık. Arada bir müzik de dinletiyordum. İyi müzikten de anlıyordu bu arada.
Ama birkaç gün sonra yine aynı noktadaydık, kökünden çürümeye başlamıştı. İnternette bir sayfada okumuştum “Çürüyen yerleri kesip temizleyin” diye yazıyordu. Saksıdan çıkarttım, toprağından kurtardım. Çırılçıplak karşımda. Kökünden gövdesine kadar çürümüş, su toplamış gövdesi. Bıçağı aldım elime ve köküne zarar vermeden çürüyen yerlerini kestim. Budadım resmen. Kökü ve sağlam parçasıyla kala kaldı elimde yarı boyuyla. Bir bardak suyla yavaşça yıkadım ve saksısını hazırladım. Suladığımda suyla beraber toprağı da akıp gitmesin ve kökü hava alsın diye, saksının dibine biraz tül, üstüne çakıl taşı koydum. Sonra bir avuç toprak ve güzelce yerleştirdim yerine. Önce sıcak ama gölge, sonra yavaş yavaş güneşe çıkarttım. İlk gün kaygılı bir bekleyiş, derken ikinci ve üçüncü gün sonunda canlandığını gördüm. Bu sefer ölmemişti. Sonraki gün ve ertesi… Neredeyse bir kaktüsün yeniden doğuşana tanık oldum.

Ve anladım.

Dedim ki kendi kendime, eğer çürüyen yerlerini kökünle beraber taşırsan ölmeye mahkumsun bu hayatta. Daha önceki üç kaktüsümün de çürüğen yerleri yavaş yavaş tüm vücudunu kaplayıp kendini öldürmüştü. Ama çürüklerini tespit edip, acıtsa da kesip atarsan içinden, yeniden doğarsın kalanlarınla…

Ben de buraya geldim doktor. Çürüklerimi aldırmak istiyorum.
Benim elim kolum olan, benden bir parça olacak kadar bana yakın olan ama beni çürütmeye başlayan tüm çürüklerimi kesip atmak istiyorum içimden.

Ne yaparsan yap, tutmayan kökler olabiliyor bir saksı da…
Ne kadar güneşe koysan da, sıcağı içine alamayabiliyor yapraklar.
Sulamak ise tamamen bir muamma. Bazen kurutursun susuzluktan, bazen de çok sulamaktan çürütürsün…

Tek bir isteğim var doktor, çürüyen yerlerimden kurtulmak. Çürüklerimi kesip atabilir misiniz?
-...
Doktor?
Doktor?
Doktor uyumuş...

Kız tam konuya girdiğinde doktorun uyumuş olduğunu fark eder.

Yine zamanlama hatası yapmıştı. Kendince hayat dersleri çıkarıyor, topluyor, çarpıyor, bir şeyler buluyordu ama çok konuşuyordu. Ve hep bu yüzden zamanlama hatası yapıp kaybediyordu, doktoru bile uyutmuştu. Esas cümleyi bir saat sonra söylemenin cezasını, yine kaybederek öğretecekti hayat ona. Ama o bunu fark etse de, yinede görmemezlikten gelecekti.
Hayatın ona yaptığı gibi.

Kız sessizce kalktı terapi koltuğundan, hayatın yoluna koyulmak için ayakkabılarını giyindi. Çürüklerini kesecek son kişiyi de uyutarak kaybetmişti. Çürükleriyle beraber yürümeye karar verdi. Bu seçim, bir zorunluluk muydu yoksa bir kabul ediş miydi o bile bilmiyordu. Anladı ki, kendinden başka kimse yardım edemezdi kendine. Ama bunu anlamış olmak bile kıza yetti. Konuşmak rahatlatmıştı kızı. Horultulara bakılırsa doktora da iyi geldiği kesindi.

Kız da kendine yakışanı yaptı.
Sevdiğini kendi, kendini sevdiği yerine koydu.
Çürüyen yerlerinde dikenler çıkmaya başladı zamanla. Bir kez çürüyen yerine, bir başkası dokunamadı bir daha.
Yürüdü,
yürüdü,
Issız topaklara ulaşıncaya kadar…
Çürüdü,
çürüdü…
Her yerinde dikenler çıkıncaya kadar…

Ta ki yıllar sonra, yolunu kaybetmiş bir kovboy, çölün ortasında duyduğu sesi takip edip onu bulduğunda, o hala konuşuyordu…

Bu kaktüs kızın hikayesidir.

Eğer çürüklerinizden kurtulmazsanız ya ölürsünüz ya da kaktüse dönersiniz.

Gökten üç kaktüs düşmüş;
Biri görev başında uyuya kalan doktorun başına,
Biri en yakınındakileri yok yere üzüp, onları çürütenlerin başına,
Diğeri ise kaktüs kızın başına, artık sussun diye…

* Kaktüslerle ilgili pek çok bilgi için: http://www.kaktusrehberi.com/

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

uzun zamandir okumamistim bloglarini..pek bi guzel olmus bu hikayemsi maslimsi gercek..sevgiler saygilar...

ceyda ozkaymak 
 02.08.2008 14:32
Cevap :
Çok teşekkür ederim, beğendiğine sevindim. Sevgiler bizden efenim :) Bahtiyar ol...  04.08.2008 22:56
 

Böyle bir hikaye'nin sonunda alışılmış o gökten elma'nın düşüşünü beklemek aptallık olurdu. Doktor'unda yerinde olmak istemezdim doğrusu:).. Güzeldi. Sevgiler..

Ucurtmalar 
 16.07.2008 9:52
Cevap :
Hikaye mi gerçekten demişsiniz... Hikaye mi? Masal mı? Ya da her zaman hepsinde olduğu gibi gerçeğin ta kendisi mi acaba??? :) Yorumunuz için çok teşekkürler ve geç cevap için kusura bakmayın lütfen... Saygılar sevgiler...  21.07.2008 23:27
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 219
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 5731
Kayıt tarihi
: 06.09.06
 
 

Yılın en uzun gecesinde doğmuşum. Bu yüzden midir bilinmez ruhlarımızın özgür kaldığı geceleri se..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster