Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ocak '18

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
79
 

Kaldırımlar Üzerine: "Aynıyla Yaşayan Aynıdan Ölür"

Kaldırımlar Üzerine: "Aynıyla Yaşayan Aynıdan Ölür"
 

Kaldırım süpürgesi, kaldırım yosması, kaldırım çiçeği, Kaldırım Serçesi, kaldırım kabadayısı, kaldırım mühendisi, kaldırıma düşmek, kaldırımları arşınlamak, kaldırımcı [dolandırıcı, yankesici anlamında]... 
 
Kaldırım sözcüğü bu denli değersiz mi? O güzelim ‘çiçek’i ne hâle getiriyor, ya mühendise ne demeli? Evet, sözlüğe baktığımızda böyle, ama bir de “kaldırım çiğnemek” deyimi var ki, şehirde yaşayarak görgüsü artmak, demek. Şehirde yaşamak ‘farklı ve çeşitli’ olanı tanımak demek bir anlamda.
 
Düşünür, “aynıyla yaşayan aynıdan ölür,” demiş. Köy, kasaba ve taşra, bir bakıma, ‘aynı’lığın yurdudur. Şehir —dolayısıyla şehrin kaldırımları— farklılığın, çeşitliliğin toplandığı yerdir. [Farklılık ve çeşitlilikten kastım, düşünceden giyime, dilden dine, zevklerden renklere, yeme-içme alışkanlıklarından eğlenmeye, oyun ve imkânlara…]  
 
                                                                                 * * *
Kaldırımlar bir şehrin vitrini olsa gerek.
Günün yirmi dört saati, yılın üç yüz altmış beş günü her renkten, her kumaştan elbisenin sergilendiği ve benim gibilerin izlemekten zevk aldığı görkemli bir vitrin. Bu vitrini ne zaman seyre dalsam, dikkatimi üç tip insan çeker: Birincisi, kaldırımın ortasından yürüyenler; ikincisi kenarından… Üçüncüsü de kaldırımı bırakıp yolu tercih edenler.
 
Esasında hayat da biraz böyledir. Ortadan yürüyenler, ki bunlar tutunmuş, başarmış, kazanmışlardır. Özgüvenleri yüksek, çevreleri geniş, ‘makul ve makbul’dürler. Kaldırımda gururla yürür, karşılarından gelenlere yol vermeyi zayıflık belirtisi olarak gördüklerinden kıllarını bile kıpırdatmazlar. [Mesela, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı eserindeki subay.] Onlara denge, tutarlılık, akıl, başarı, kural türünden sözcükler yaraşır.
 
Yolu seçenler tehlikeyi, ıstırabı, yalnızlığı göze almış kişilerdir. Cyrano de Bergarac gibi, “Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?” “Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?” “İstemem, eksik olsun!” diye öfkeyle haykırırlar. [Bergarac’ın ünlü tiradını Rüştü Asyalı’nın sesinden dinlemek, ayrı bir zevktir.] 
 
Kenardan yürüyenler ise —yola yakın olmakla birlikte— adı üstünde kenardan, “margin”den yürürler, onların durumu, kelimenin tam anlamıyla trajiktir. Çünkü arada kalmışlardır. Ne ortadan ne yoldan. Ne merkeze yakın ne de merkezden uzakta. “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” gibi.
 
İnsan arada, ârafta kalmaya görsün, bir şeyi hem ister hem istemez yahut iki şeyi aynı anda ister. Camus’nün Meursault’su der ya: “İnsan ateş eder de edemez de, bence ikisi de bir…” Vedâ anlarında sık yaşanır bu, bir yanımız gitmek ister, diğer yanımız kalmak. Gitmek de kalmak da o an değerlidir bizim için.
 
Kalabalığın içine dalmak, insanlar ile iç içe olmak ister, ama aynı zamanda kalabalıktan kaçmak, kuytu, sessiz ve karanlık köşelerde kendiyle baş başa kalmak için elinden geleni yapar insan. Gelgitlidir. Bir çalkanan denize benzer. Bazen durulur bazen köpürür.
 
Kazanç ile kayıp, kabul ile inkâr, varlık ile yokluk, madde ile mânâ, hep ile hiç, kalabalık ile yalnızlık arasında sallanan bir sarkaçtır o. Ne güzel söylemiş Yahya Kemâl: “Ülfet belâlı şey, fakat uzlet sıkıntılı…” Bu dize için, iki arada bir derede kalmanın şiir ikliminde vücut bulmuş hâli desek, yeridir.
 
Peki, kimdir bu arada kalanlar, yoldan yürüyenler, kenara itilenler? Onlar, tanırsınız, romanların vazgeçilmez karakterleri: Ezilmiş ve aşağılanmışlar, tutunamayanlar, yeraltı adamları, böcekler, sıçanlar, ayrıkotları, deliler, körler, cüceler, fahişeler, homoseksüeller, lezbiyenler, geyler, biseksüeller, travestiler, heterodoksiler, dilenciler, katiller, sarhoşlar, bekârlar, aylaklar, ihtiyarlar, lar, lar, la, l… 
              
                                                                               * * *
 
Şimdi, bu ikindi vaktinde, şehrin kaldırımlarında yürürken, şurada burada gördüğüm feri sönmüş gözler, diriliğini kaybetmiş kül rengi saçlar, titreyen eller, varisli bacaklar, az ötede yerçekimine yenik düşen yorgun vücutlar, merdivenlere küfreden yetmişlik bedenler, —onlar da bir zamanlar çiçek açmış genç kızlar kadar taze ve şendiler— kısaca, jübilesini yapan bir oyuncu gibi hayat sahnesinde son piyesini oynayan bu insanlar, beni düşünmenin o derin ve sancılı kuyusuna çağırıyorlar ve ben, o zaman anlıyorum ki, bir yanda yaşama sevincim, ölümden kaçışım; öte yanda bilmediğim, görmediğim, ama varlığına inandığım o tam, yetkin ve sonsuz olanla bütünleşme isteğim, sanırım, şu meçhul ruhumun en temel çelişkilerinden bir tanesi.
 
                                                                                * * *
 
Kaldırım mühendisliği —ki en çok ihtiyaç duyduğumuz şey— bir yönüyle övü[nü]lecek bir meslek. Neden mi? İşinin ehli, birikimli, yazan-çizen, okuyan, şair ruhlu, şehir üzerine kafa yoran, şehre bir “kalb adamı” olarak bakmayı da bilen, zevki incelmiş, duyularını terbiye etmiş bir kaldırım mühendisi, şehrin sokaklarında şurada burada işsiz güçsüz dolaşsa bile bu, değerlidir. Çünkü boş eller, işleyen kafaları yaratır. Bilim ve sanat bizzat lüksün çocuklarıdır, der Schopenhauer. [İnsan Doğası Üzerine’de] —Çalışan, koşturan, terleyen, elleri işleyen, şehrin yerlisi ve sakini olmaktan ziyade, bir misafiri gibi yaşayan, yahut öyle yaşamak zorunda olan, kısaca şehirle ilişkisi pragmatik nedenlerden öte gidemeyen onca insan varken!
 
Derkenar
Diyeceksiniz ki, hem insan gelgitlidir, gelgeç gönüllüdür, değişkendir, bir çalkanır bir durulur, diyorsun hem de kaldırımda yürüyenlerden hareketle insanı üç gruba ayırıp kalıplara sokuyorsun. Olacak iş mi?
 
Doğru. İnsan cıva gibidir, girdiği kabın şeklini alır.
 
Kenarda kalanlar ve yoldan yürüyenler kaldırımın ortasına geçmek için didinip dururlar, buna, tutunmaya çalışırlar da denebilir. Hatta bazen bu üçünün yer değiştirdiği bile görülür. 
 
Ortadan yürüyen; sınırdan, düzenden, kuraldan, hesaptan, tutarlılıktan o denli sıkılır ki, kenardaki ve yoldakinin şirazeye gelmeyen tutarsızlıklarına, hesapsızlığına, aykırılıklarına gıptayla bakar. Bakmakla kalmaz, yapar da. 
 
Çünkü “günahkârlar her zaman azizlerden daha ilginçtir.”
 
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Kaldırımlar deyince aklıma Necip Fazıl' ın Kaldırımlar şiiri gelir..Her okuduğumda farklı bir hüzün duyduğum ve severek okuduğum.." Ne kaldirimlar kadar seni anlayan olur / Ne senin anladığın kadar, kaldirimlari "" ;)) İlginç bir yazıydı çok begendim;)

Selda Çakmak 
 14.01.2018 9:25
Cevap :
Evet, kendisi "kaldırımlar şairi" olarak anılır. Söylediği bellidir ama bir de söylenmeyenler vardır, kim bilir neler yaşadı, neler gördü o kaldırımlarda.  14.01.2018 14:32
 

Rüzgârların boyunduruğunda sürüklenen bulutlar gibi çoğusu;kimisi kömür karasından,kimisi giri,pamuktan,kimisi erguvan,pembeden,kırmızıdan.Ama nedense gökkuşağının gülümseyen sanatını ve bilimini öğrenmediler.Çünkü aynıyla yaşadılar ve aynıda israr ettiler.Kapatılan göğün sokaklarında yürümeyi göze alamadılar.O bulutlar içindeki nehirlere kulaçlar atmayı da denemediler.Su gibi yumaşak akmadılar içlerindeki engin çöllere.Ne isteyeceklerini de bilemediler,âraftan kurtulamadıkları için.Son şanslarını kaybettiler bence...Felsefi kodlarıyla içeriği zengin bir denemeydi.Elinize sağlık Ahmet bey.Selamlar.

Abbas Oğuz 
 14.01.2018 0:32
Cevap :
Eyvallah, Abbas Bey. Şiir okurum. Ama teknik anlamda hiçbir şey bilmem. Şiir lezzetinde yazmışsınız. Çok iyi bir şiir olur gibi geliyor, ama haddimi aşmayayım. Saygılar, selamlar.  14.01.2018 14:45
 

Kaldırımı tema eyleyen güçlü bir metaforu olan nitelik dolu sürükleyici keyifli bir blog yazısı okudum, ne kaldırım mış diyesim geldi ee serde kaldırım mühendisliği de var, dimağınıza sağlık Ahmet bey, selamlar.

Nizamettin BİBER 
 13.01.2018 20:53
Cevap :
Teşekkürler Nizamettin Bey.Bilmukabele. Yazmak ve okumak iyi ki var. Başka nasıl yaşanırdı ki...  14.01.2018 14:37
 

...https://www.youtube.com/watch?v=QUrrACi4VVE-Cyrano de Bergerac 1950 TÜRKÇE DUBLAJ...bu da 1990 http://unutulmazfilmler.co/cyrano-de-bergerac.html...Edmond Rostand yazmıştır en az Don Kijote ve Hamlet kadar ünlü kahramanı Cyrano de Bergerac...bilirsinizdir...ben yazıyı okuyup da merak edenler için yazdım bunları...filmlerin ikisi de çok güzeldi...birkaç kez izlemişliğim var...:)))...yazılarınızı estetik bir haz ve dikkatle okuyorum...çağrışımlarımı tetikliyor ayrıca...zaten lanet bir hafızam var :)))...eyvallah...

Nedim ÜSTÜN 
 13.01.2018 19:10
Cevap :
Üstadım zahmet ettiniz. İnternet çağındayız. Merak edenler Hz. Google amcadan bulabilirler. Bergarac İş Bankası yayınlarından çıkmış, özellikle malum tirad beni çok etkilemiştir. Estetik haz...Eyvallah, karşılık bulduğu için sevindim ama, şöyle bir geçmişe bakıyorum, kitaplarını okuduklarıma, asıl estetik onlarda be üstad. Selam.  14.01.2018 0:07
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 12
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 58
Kayıt tarihi
: 28.11.17
 
 

Birçokları gibi boş zamanlarımda kitap okur, sinemaya, tiyatroya gider, kırlarda, parklarda gezme..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster