Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ocak '16

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
43
 

Kalem kaşınıyor mu? Şaşırıyor mu?

Kalem kaşınıyor mu? Şaşırıyor mu?
 

Gündemi sorumluluk sahibi bir birey olarak takip etmeye çalıştığınızda, karşınıza çıkan eksi artı izdüşümlerin şaşkınlığıyla bocalıyorsunuz, güne ve arkaya düşen düne dair.

Bu kentin her geçen gün içinden çıkılması zorlaşan keşmekeşine tanıklık etmenin, üzerinize oturan ağırlığında kahroluyorsunuz âdete. Sorumluluk sahibi olmanın bir ayrıcalık olduğunu öğreniyorsunuz bütün bu tanık olduğunuz vurdumduymazlığın gölgesinde.

Neden bu durumdayız, bütün bunlara sebep olan siyasetin çirkin ve kabul edilemez egosu mu?

Bütün sorumluluğu seçtiğimiz ve mucizeler beklemekten öteye gidemediğimiz siyasi temsilcilere vermiş olmamız mı?  Bizi sağır, dilsiz ve ama yapan şey başkalarımı yoksa kendimize olan güvensizliğimiz mi?

İdeolojilerimiz farklı da olsa ne kadar yok sayabiliriz birini diğerinden.

Yazının başında değindiğim gibi gündem üzerinden baktığımızda hayata, konu dönüp dolaşıp, iş bilmeyen sorumsuz bir yapının varlığına geliyor. Ve bu durumdan hepimiz sorumluyuz, bazen çok konuştuğumuz, bazen de sustuğumuz için.

Şevkle start verilmiş bir mücadelenin içine, gönüllü girdiğinizde, hayal kırıklığı yaşamanın nedenleri hayal kırıklıkları yaşatmanızın yanında bir hiç kalıyor belki de.

İşte tamda bu manada, sorunlara çözüm üzerinden duruma kafa yorduğunuzda, bütün çıkışları kapalı düşünce zindanına mahkûm oluyorsunuz.

Şevkinin kırılması kişinin konumu ne olursa olsun başarısızlığı getiriyor beraberinde. Sanırım en önemli kırılış noktası burası, kırılmayacak kadar güçlü ve dirayetli olabilmekte marifet.

İşin en çirkin ve kabul edilemez yanı da sanırım birilerinin adamı olarak sıfatlandırılan, birilerinin şişkin ama içi boş egolarının ve rehavetinin üzerinize zoraki olan yapışkanlığı, etkisi mi demeliydim.

Kalem cidden kaşınıyor, şöyle ulu orta dök ortaya kimliklerini, kişiliksizliklerini diyor ama daha ilk hamlede içinden çıkılmaz yeni bir gündem oluşturmanın manasızlığıyla yüzleşiyorum. Zira bu bağlamda en açık ifadeyle yazan ustalarında sözlerinin askıda kalmasına tanıklık ettiğinizi hatırlatıyor size düne düşen iz düşümler.

Yine o iz düşümle üzerinizde söz sahibi olmak adına ağzı olan konuşur padişahlığına soyunana, susması gerektiğini hatırlatmak kadar olağan bir durum da olamaz. Kimsenin soytarısı olmamak dünyadaki en büyük erdemdir. Boyun eğmemek asil bir başkaldırıştır aslında anlayabilene elbette.

Hiçbir oluşuma üretime zamanında destek vermemişken, var olana da bok atmanın ne gibi bir egosu olur ki kişi üzerinde, biri bana bunu rica ediyorum anlatsın. Aksi halde anlayamadığım için ben akıl sağlığımdan şüphe etmeye devam edeceğim.

Sabah penceremden yaşadığım bu kentin griliğine bakmak zorunda olduğumda, mevsimin etkisi de olsa bunda, hep bir yetimlik, öksüzlük algısı düşer içime. İşte daha yeni günün ilk dakikasında boğuşmaya başlarım böyle olmadığına dair içimdeki acıtasyon ürettiğini düşündüğüm algımla.

Ama çok geçmeden haklı çıkıyor olmasının acı yüzleşmesiyle şevkim kırılır ve nedenlerini sorgularım kendimce.

Bunun yalnızca benim tarafımdan bakıldığında böyle olduğunu düşünürdüm daha düne kadar. Ama yalnız olmadığımı ve hatta aynı dertten muzdarip olanların çokluğuyla karşılaştığım şu son günlerde daha da çok üzülmeye başladım. Neden boyun eğiyoruz yolunda gitmeyen yada yoldan çıkarılan işlerimize müdahil olanlara 

Osmanlı döneminde çok dillendirilen o meşhur Bizans oyunlarının, taklitçi ve entrikacı sahtekârlarının,  hâkimiyet kurma sapkınlıklarının rezilliğine öfke duymamak imkânsız. Ortada Bizanslılar kalmadı ama taklitçileri kol geziyor.

Bunun yaşadığımız toplumda kadın yâda erkek olmakla çok fazla bir ilgisi olduğunu da düşünmüyorum, kim bilir belki de düşünmek istemiyorum.

Şimdi sözün aslı bu kentin artık sağır sultanın bile duyduğu haberdar olduğu onlarca sorunu var ve yine bu kentte var olmaya çalışan yaşadığı yere anlam katmaya çalışan ve bunun için bin türlü entrikayla mücadele eden bu toprağın evlatları var. Dinliyorum, görüyorum, duyuyorum ve hatta yaşıyorum, yetmedi, birde yazıyorum.

Sözler neden havada kalır bilmiyorum. Niteliksizliğinden dolayımı yoksa taşın altına elini koyamayacak olan yüreksizlerden dolayı mı? 

Hiç birimizin elinde sihirli bir değnek yok, durum öyle olunca da, ırk olarak insanlar konuşa konuşa anlaşabilenlerdense, koklaşmanın kokuşmanın kimseye bir faydası olmayacaktır.

Şu halde bizler bu kente giydirilen ve hiç yakışmayan öksüz yetim algısıyla büyüyoruz, büyütüyoruz yeni nesilleri. İnançsızlığımız sonraki kuşaklarda başımıza daha büyük sorunlar açmadan kulak kabartmalıyız birbirimizin düşüncelerine ve birbirimizin emeklerine! Hepimizin hepimiz kadar bir şeyler söylemeye yazmaya hakkı var ve ayrıca yapabildiğimize inandığımız işleri yapmaya.

Bunun için izin yâda emir almayanlardansanız ve bu birilerini rahatsız ediyorsa sakın yenilmeyin zira ‘hak verilmez alınır’.   

Sündüs Akkaya bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 111
Toplam yorum
: 33
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 140
Kayıt tarihi
: 24.12.11
 
 

1965 Zonguldak doğumlu ve halen Zonguldak'ta yaşamaktayım.Yazarım ve çeşitli platformlarda sunucu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster