Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Aralık '10

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
718
 

Kalemimin ah Gülizar’ı yazma fikrine kapıldığı gün

Kalemimin ah Gülizar’ı yazma fikrine kapıldığı gün
 

Gülizar bana her bakışında, isminin sadece Gülizar olmadığını, Ah Gülizar, Ahh Türkiyeli kadınlar ol


Ben deniz Dilek EJDER İstanbul otobüsüne binmiş, hareket saatinin gelmesini beklerken, pencereden dışarıya dalmış, boş bakışlarla etrafa bakıyordum ki, bir anda yüzü peçeli bir kadın, hışmın biniyle arabaya binerek, hemen yan tarafımdaki karşı koltuğa oturdu. Peçeli kadın, çantasından Zemherinin Kardeleni Sarıkamış adlı kitabı çıkarıp okumaya başladı. Bu benim kitabımdı ve ilk defa tanımadığım birinin yolculuk sırasında kitabımı okumasına şahit olmuştum ve açıkçası buda beni nedense heyecanlandırmıştı. Peçeli kadın, bana dönerek, “ Bacım ya sen benim yanıma gel, ya da ben senin yanına geleyim; yoksa yanımızı boş bulan gelir!” Dedi. “Buyur sen gel!” Dedim. Kitabın ilk sayfasında satırların büyülü dünyasına yolculuğunu almış, okurken kendini öylesine kaptırmıştı ki, sanki kendisini okuyor gibiydi. Daha sonra boğum boğum ağlamalarla kitap içerisindeki Hazal Aşiretin Kız Çocuğuydu öyküsünü tamamlayıp okumaya ara verdi. Bir ara yanımda oturan yüzü peçeli kadına dönüp baktığımda, yüzüne gerilen o peçenin arasında dünyaya meydan okuyan iri gözlü bir o kadarda kırgın ve hüzün bakışlı bir resim gördüm karşımda. Bir süre hiç konuşmayıp hıçkırıklarının yüreğinde dinmesini ve biraz kendiyle baş başa kalmasını istedim. Daha sonra, ismini sordum? “Gülizar” Dedi. Oda bana ismimi sordu? “Dilek” Dedim. 

“ Dilek ha!” Diyerek, hüzünlü bakışlarıyla daldığı geçmişine bir şeyler soruyor gibiydi. 

“Gülizar Hanım, Dilek ismi size birini mi hatırlattı?” Dediğimde; “Yoyo sadece dileklerin odlumu? Dilek bacım, onu merak ettim de…” Ona dönerek; Hayatta illaki herkesin dileklerinin olduğunu ancak her dilenen dileğinde olmadığını söyledim. “Hele hele bazen kader ismin tersinde yürür” Dediğimde, “Evet, bacım bende o nedenle sordum” Dedi. 

Gülizar’ın bu tavrı, sesinde ki kırgınlık ve gözlerinde ki bilgelik beni çok etkilemişti. 

Gülizar’ın arkasında sakladığı, yaşayarak öğrendiği gerçekleri bende merak uyandırmıştı. 

Gülizar’la sohbetimiz devam ediyor, Gülizar’a her bakışımda, sanki bütün kandillerin ışıkları gözlerinde yanıyor ve Gülizar’ın gözlerinde yanan kandil ışıkları beni giderek daha çok merak çemberinin içine alıyordu! Öyle ışıklı bir şehir görüyordum ki Gülizar’ın gözlerinde; bütün yorulan yürekler kornalarını çalıyordu! Öyle bir ses duyuyordum ki Gülizar’ın geçmişinden bugününe, tüm uyuyan taş plakları bir bir uyanıp haykırıyorlardı. Öyle bir kale görüyordum ki 

Gülizar’ın peçesinin üstünde; Urfa’nın daracık sokaklarından, peçenin arkasında ki gerçeklere, “Kolaysa geç?” Diyorlardı. Karşımda Allah-U-Ekber dağları kadar güçlü bakışlar görüyor, o güçlü bakışların ara sıra kaçamağında yorulmuş, tükenmiş, bitmiş, Gülizar’ın çöküşünü görüyordum, derinlere daldığı hüzün yolculuklarında. O her ne kadar güçlü görünmeye çalışsa da, belli ki hayat ve yaşadıkları ona güçlüyü oynaması gerektiğini mecbur kılmıştı. Belli ki, hayat Gülizar’a oynama mecburiyetinden başka alternatif sunmamıştı. 

Belli ki, güçlüyü oynayan Gülizar, hayattaki taşlarını kimseyle paylaşmamış, paylaşmadıkça da kendi içindeki birikmişliklerinden, kendine nefes verecek kadar yer bırakmamıştı, yüreğinde büyüttüğü o koskoca kayadan. Gülizar, o bitmiş görünüşünün altındaki, bitmiş Gülizar için bir omuz bulabilse, değil yaslanmak üstüne yıkılacağını görüyordum ve ben ona, o, omuzu vermeye kararlıydım. Gülizar bana her bakışında, isminin sadece Gülizar olmadığını, Ah Gülizar, Ahh Türkiyeli kadınlar olduğunu söylüyor ve bu gerçeği de yüreğime kazıyordu. Gülizar’la yolculuğumuz sırasında, tüm hırçın tavırları altında bana bakarken küçük küçük tebessümler arasında, küçücük papatyalar saçıyordu gözlerime. Gülizar’la dostluğum devam edecek ve ben Gülizar’ın rızasını alıp tabi birde ismini değiştirerek, Gülizar’ı kaleme alacaktım. Gülizar’a okuduğu kitabın yazarı olduğumu söylemek gibi bir düşüncem yoktu; tahki kalemimin çomağı Gülizar’ı gösterip, “Ah Gülizar’ı yazmalısın” Diyene kadar tabi ki. Gülizar’a az önce ağlayarak okuduğu, Zemherinin Kardeleni Sarıkamış adlı romanın yazarı olduğumu söyleyince inanamadı. Nüfus kimliğimi gösterip, onu inandırdıktan sonra kendisinin o hüzünlü gözlerinden çok gizli saklısının olduğunu ve onu çözüp kaleme almak istediğimi söyleyince, bu Gülizar’ı çok heyecanlandırmıştı. Meğer Gülizar’ın hayatta en büyük arzusu, bir yazar tarafından yaşadıklarının kaleme alınıp, hayatının bir roman ve hatta dizi olmasıymış. Çünkü, Gülizar Doğu’dan Batı’ya, beşikten mezara bir kadınının her halükarda çektiği ıstırapların yolculuğundan geçmiş, erkeğin egemen olduğu toplumda hayatına yediği taşları o koca yüreğine sığdırarak, yüreğinde kendine nefes bırakacak kadar yer bırakmamış ve artık Gülizar eteğine mecburen tek tek aldığı taşları, birer birer atmak istiyordu, hayat denilen o büyük denizin dalgalarına. Gülizar bana, “Dilek Hanım, sakın ismimi değiştirmeyin, bırakın ismim benim olduğu gibi kalsın, onu da ben değiştirmeyeyim” Dedi. Bu sözleri bile onun ne kadar dolu olduğunu ve hayatta ne kadar değiştirilmelere maruz bırakıldığını haykırıyordu. Gülizar’ın kendi hayatıyla topluma mesaj verme fikride beni çok heyecanlandırmıştı. Artık Gülizar’ı rahatlıkla çözebilecek, o kabuk bağlayan yaralarını tek tek açacak ve nedenlerini de öğrenecektim. Gülizar Urfalıydı, İzmir de oturuyordu. Az önce okuduğu Zemherinin Kardeleni Sarıkamış adlı kitabı ikinci evliliğinde Sarıkamış’a gelin gittiği ve kendisini birazda Sarıkamışlı gibi hissettiği için görür görmez heyecanla aldığını söylüyordu. Gülizar her ne kadar kendi hayatının kaleme alınmasını istese de onun kapalı bir sandık olduğunu ve yaşadığı tüm acıları o sandığa kilitleyip, anahtarını da yüreğinin derinliklerine atıp kaybettiğini görüyordum! İşimin çok zor olduğunu anlıyor, onu nasıl çözeceğimi yüreğinin derinliklerindeki Gülizar’ın sır anahtarını nasıl bulacağımı düşünmüyor değildim; çünkü Gülizar yaşadıklarının yüzde ellisini anlatıp, diğer yarısını kendine saklayabilecek, başlı başına bir sır kilitti. Üstelik o diğer yarısının kalemimin çözmek zorunda olduğu, yarım bir tablonun tamamı, yarım bir şarkının en önemli kısmıydı. Zira Gülizar kendisine en acı veren gerçekleri saklayacak, ortaya çıkacak olan resmin kendi yüreğini tekrar kanatacağını düşünerek, o resmi yarım bırakacaktı belki de. Çünkü ortaya çıkacak o resim, tüm çıplaklığıyla Gülizar’ın geçmişi olacaktı; bitmiş haliyle karşısında duran ve kendisine geçmişin keskin dişleriyle sırıtan bir tablo..! Kim bilir belki anlatıp tekrar yara almak istemeyecekti, ya da, zaten kişiliğinde bir sır küpü oluşu, tırnaklarımla geçmişini her kazışımda karşıma çıkacaktı. Her iki halükarda da işim çok zor olacaktı. Gülizar’la en başta açık konuşarak, onun tüm sayfalarını tek tek deşeleyerek açıp, tüm yaşadıklarını deşifre etmek istediğimi söyleyip, onu en başından hazırlamaya çalıştım. Gülizar başlı başına lahana katlarını andıran çok katlı bir sır yaraydı! O üst kabukları, eski kabuk bağlamış bir yara gibi görünse de, Türk kadınının kader hükmünde, kendine pay alan son katında bile hala kanayan, taze bir yaraydı o; Gülizar’ı tanıdıkça onun çok katlı bir sır yara olduğunu görüyor, o eskiyen yara kabuklarını kaldırdıkça, altında bir o kadar eskiyen yara kabuklarının daha çıktığını görüyordum. Bu kitabımın başından sonuna kadar böyle oldu. Gülizar yara katlarının son katında bile bitmiş bir yaraydı. Gülizar kabuk bağlayıp soyulan büyük yaraların son katının altında yine küçük bir yara gibi çıksa da, o Türk kadınının aldığı koskoca bir yaraydı yaralarının her katında. O meğer bir yaradan bile kat kat kabuk alarak, güçlü kuvvetli bir kostüm giyinerek güçlü görünmeye çalışmıştı. Çünkü ne olursa olsun o bir Türk kadınıydı. 

Kitap içindeki bir çok kitap olan bu kitabı okudukça Gülizar’ın rapor ettiği Türk kadınının yaşadıkları karşısında gücünüzü kaybedecek, daha bir vicdan muhasebelerinizle baş başa kalacaksınız. Gülizar’ın sayfalarını çevirdikçe Türkiyeli bir kadın olarak ülkemizin yedi bölgesindeki tüm kadınları ve hatta kendimi bile görüyordum ama Gülizar benim ve hiç kimsenin göremeyeceği kadar beşikten mezara, doğudan batıya, Türkiyeli kadın adlı büyük bir romandı. 

Gülizar’ı daha görür görmez onun son derece aristokrat bir bayan olduğunu anladım ve neden ona peçeli olduğumu sorduğunda uzak yolculuklara çıktığında tanınmamak için peçelendiğini söyledi Gülizar; çünkü Ah Gülizar..! 

 

http://twitter.com/ahgulizar 

 

 

http://dev.turkkitap.de/index/show/cID/21/pID/14164/Ah_G%C3%BClizar_T%C3%B6re_Esaretinde_A%C5%9Fk 

 

http://www.dr.com.tr/Product.aspx?pid=0000000328127 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 52
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 18
Ort. okunma sayısı
: 593
Kayıt tarihi
: 22.04.08
 
 

Araştırmacı yazar, şair, aforizmacı, ressam, besteci... Kardelenler diyarı Sarıkamış’ta doğdu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster