Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Temmuz '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
213
 

Kanal

İngilizler hepsini tek sıra halinde ve gözleri bağlanmış bir şekilde kanalın kıyısı ile Nil nehrinin arasına kurulmuş askeri kampın ortasına getirdiler. İki gündür kavurucu çöl sıcağında kum tepelerinin altına gizlenmiş bir şekilde aç ve susuz saldırıya geçmeyi bekliyorlardı. Gazze komutanlığından gelecek emirler doğrultusunda Süveyş Kanalı’nın karşı yakasında yer alan İngiliz hattını aşarak, şu an karşılarında anlamadıkları bir dilde kendilerine durmadan küfürler yağdırdığını düşündükleri mavi gözlü, kızıl saçlı ve çilli İngiliz çavuşunun çaprazında yer alan cephaneliği uçurmaları gerekiyordu. 

Cemal Paşa’nın kumandasındaki Kanal taarruzundan püskürtüleli iki hafta olmuştu. Veli, Kudüs’den Gazze’ye trenle nakledilmişti. Gazze kampında taarruzdan dönen askeri birlikleri kanlar içerisinde, bazılarına şarapnel parçaları saplanmış, kiminin bacakları, kolları kopmuş ve bastıkları mayın yüzünden bağırsakları dışarıya fırlamış yaralıları gördüğünde, ilk defa karşılaştığı bu korkunç sahne karşısında, karmaşık duyguların harmanında, dili dolanmış, korkudan gözleri koskocaman açılmış ve gırtlağında kocaman bir yumruyla kalakalmıştı. Küçük çapta bir şok geçiriyordu. Gözlerinden yaşlar boşalıyor ancak hıçkıramıyordu. Dizleri ve ellerini tuhaf bir titreme almıştı ve istasyondan beri omzunda bulunan tüfeğin kabzasının köprücük kemiğine batışını ilk defa hissetmiyordu. Hemen bir şeyler yapmalıydı. Bu yapılanlar, başlarına gelenlerin tek sorumlusu ‘kâfir gâvurlardı’ ve bunun hesabını soracaktı. 

Fehmi Çavuş’un ensesine şiddetle indirdiği tokat olmasaydı o hala süngüsüne taktığı ‘çirkin’ İngiliz derisi ve yüzüne muhtemel sıçrayacak sömürge askerinin ‘pis’ kanının hayali kokusunun etkisinde sarsılmaya devam edecekti: 

-Ne ulan Veli, korktun mu, diye bağırdı çavuş. Bu yaralılar şanslı olanlar ana kuzusu! Sen esir düşmediklerine şükret, diye devam etti Fehmi Çavuş. 

Altın kaplama dişlerinin Filistin güneşinin yansımasıyla kamaştırdığı gözlerini çavuştan alamıyordu. Komutanının ölüm karşısındaki bu umursamazlığı karşısında umutsuzluğa kapılıyordu. 

-Adam öldüklerine neredeyse sevinecek, dedi yanındaki askerlik arkadaşı Kürt Mehmet. Adana İstasyonu’ndan beri tanıdığı ve yaklaşık bir aydır yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bu kara ve sivilceli oğlana “Kürt” lakabını kendisi yakıştırmıştı. Bir arkadaşıyla bilmediği bir dilde konuşan adaleli, dişleri güneydoğu sıcağında bembeyaz ışıldayan bu delikanlıya ilgiyle yaklaşmıştı. Mehmet kendisine Kürtçe bir şekilde hitap edince: 

-Anlayamadım tertip, dedi merak dolu gözlerle. 

-“Kürt olamayacak kadar beyazsın” dedim sana diye karşılık verince karşılıklı gülmeye başlamışlardı. 

Sabahın alacakaranlığında sessizce kanalın serin sularından hızla karşı kıyıya, İngiliz hattına doğru süzülürlerken birden 750 metre sağ çaprazında bulunan Mehmet’in tarafında korkunç bir patlama meydana geldi. Karşı kıyıdan açılan makineli tüfek kurşunları karşısında ne yapacağını bilemeyen Veli paniğe kapıldı. Komutanları olan yüzbaşının emirlerini dinlemek yerine kurşunların hedefi olmamak adına suya daldı. Aklına ikinci olarak Mehmet gelmişti ve hızla suyun altında oraya doğru yüzmeye başladı. Kafasını sudan çıkarmaya korkuyordu. İçini tahmin ettiğinden daha az şiddette bir panik havası kaplamıştı. Karadayken hiç geçmeyecek zannettiği operasyon öncesi saatlerde bu anın defalarca hayaliyle yaşamış ve uykusundan terler içerisinde sıçrayarak uyanmıştı. Ateş altında bilinçle ve kararlılıkla gerçekleştirdiği bu istençsiz hareketlerine kendisi de çok şaşırmıştı. Bir ara nefes almak için yüzeye çıkmaya karar verdiğinde içinden bir şeylerin koptuğunu fark etti. Bu Eskişehir istasyonundan beri kendilerine anlatılan, vatan, peygamber ve halife sevgisinin yerini hayatta kalma dürtüsünün almış olduğu bir kopuştu. Etrafında uçuşan kurşun vızıltılarının sesleri bir yana, İngiliz sirenlerinin çıkardığı, kulakları tırmalarcasına korkutucu alarm sesleri ve tümeninde bulunan yüzbaşının delik deşik olmuş, kanlar içerisindeki cesedine dokunuşu karşısında hayatta kalma dürtüsü iyice ön plana çıkmaya başlamıştı. 

Birden beyaz bir ışık spotu tam kafasının üstünde çaktı: 

-Freeze! Don’t move! Haykırışını duysa da hayatta kalmak heyecanıyla tıpkı köydeki derede yaptığı gibi suya balıklama daldı. Yeni doğan güneşin ışınlarının aydınlattığı kanal sularının dibine doğru hızla dalmaya başladığında, suyun altında kısıtlıca duyduğu ancak yukarıda büyük bir hareketliliğin olduğunu anlatan sesleri duyumsadı. Dibe doğru yüzdükçe artan karanlıktan ilk başta korkmuştu ve dibe doğru dalmak konusunda bir anlık duraksama yaşadı. Birkaç saniye içinde suda motor sesinin dışında uzaktan bir vınlama sesinin hızla kendisine yaklaştığını fark ettiğinde, bu gelen sesin İngiliz kurşunlarının sesi olduğunu anlayarak korkunç bir panikle daha da derine yüzmeye karar verdi. Sanki başka çaresi vardı. 

Nefesinin yavaş yavaş tükendiğini fark eden Veli ölümle burada karşılaşacağını tahmin etmezdi. O, Fatma’nın yeşil gözlerine bakarak etrafında çocukları ve torunlarıyla öleceğini ve bu ölümün kendisinden hayli uzak olacağını düşünmüştü hep. Biraz su yutmuştu ve tarlalarının yakılan anız kokusu burnuna gelmeye başlamıştı ki birden suda Kürt Mehmet’in kolları ve bacakları kopmuş, yüzü parçalanmış cesediyle karşılaştı. Ani, beklenmedik ölüm ve patlama karşısında dehşete düşmüş gözlerinden tanımıştı sevgili askerlik arkadaşını. Hâlbuki bu lanet savaştan sonra Mehmet’i sözlüsü Kardelen ile Eskişehir’e davet etmişti. Fatma’yı onlar da tanıyacak ve bu umutsuzca sevdiği kıza deli gibi âşık olmasının sebebini onlara da göstermiş olacaktı. Son nefesini vermek üzereyken, Mehmet’in parçalanmış cesedi kollarında, Fatma’yı son bir kez görmenin tutkusu kapladı içini Veli’nin. Komutanları vatan için şehit olmanın cennetin kapılarını açacak olduğunu daha günler öncesinden söylemişti: 

-Esir düşeceğinize ölün! Diye haykırmıştı çakır gözlü bir komutan bir sabah içtiması sırasında. 

Hayatta kalma içgüdüsü ve Fatma’yı kollarına alma tutkusu o anda vatan sevgisinden önce geldi. Mehmet’i ağırlıklarıyla birlikte kollarından bıraktı. Genç adamın kanlı bedeni kanalın çamurlu sularına doğru yavaşça kayarken, bir başka delikanlı hayatta kalmak adına hızla yukarı doğru yüzüyordu. Ortaya çıkan sonuç Veli’nin ellerini havaya kaldırarak: 

-Teslim! Diye bağırmasından sonra, İngilizlerin eline esir olarak düşmesiydi. İşte Fehmi Çavuş, kendisi ve iki Bedevi ile elleri arkadan bağlı halde kızıl İngiliz Çavuşu’nun karşısında harap bir halde bekliyorlardı. 

Çöl sıcağı yakıyordu. Aslında memleketi Eskişehir’den pek bir farkı yoktu bu sıcağın. Her şeyden önce boğucu değildi. İzmir’de yaşayan akrabalarının anlattığı nemli ve boğucu hava, tıpkı memleketinde olmadığı gibi çölde de yoktu. Yalnızca şiddeti kat kat yukarılardaydı. Sanki insanın ensesinde mangal yakıyorlardı. Güneş en tepeye yaklaşıyordu ve ensesinden ter içindeki bütün vücuduna yayılan susuzluk hissi, sanki mangalı yelleyerek zihnindeki kuraklığı arttırırcasına bütün bedenine hakim oluyordu. Hiç gölge yoktu. Kamp çadırlarının gölgesine sığınmış İngiliz askerlerinin meraklı bakışları içerisinde, ortadaki İngiliz bayrağının direğinin dibinde bir yudum su için kıvranıyordu. 

İngiliz çavuş hala bağırarak yabancı kelimelerle ağzından tükürükler saçmaya devam etmekteydi. Bir aralık Fehmi Çavuş’a baktı. Yaşlı adam bu dünya ile bağlantısını yitirmiş gibiydi. Kumun üzerinde belli bir noktaya gözlerini dikmiş, kıpırtısız ve tepkisiz duruyordu. Altın dişleri bu sefer hiç de parlamıyordu. Nasıl parlasındı ki? Kaybetmişlerdi. Karşılarında gevrek gevrek gülen bu İngiliz çavuşu kazanmıştı işte. Bir yarışı kaybetmek, bir dövüşü yitirmek, topraktan o yıl çıkacak mahsulün veriminin kötü olması... Bütün bunların esir düşmekten ne farkı vardı ki? Neticede bir beklentiyle yola çıkılmıştı tıpkı yaşamın insanların önüne sunduğu beklentiler gibi ve beklentiler boşa çıkmıştı. Yarış kaybedildiğinde duyulan öfkeyle karışık umutsuzluk duygusu yerini pişmanlığa bırakmıştı. Bir ara: 

-Keşke ölseydim, diye geçirdi aklından Veli. Ölmek çare olabilseydi ölürdüm. Ya Fatma? Ya ailem? Ya köyüm? Şu an bir yudum su için bütün bunları feda etmeye hazırdı. Aniden İngiliz’in tekmesi Fehmi Çavuş’un ağzında patladı. Etraftaki askerlerin gülüşmeleri arasında yere yığılan Fehmi Çavuş’un ağzından altın sarısı yerine kan akıyordu şimdi. Veli öfkeyle: 

-Sen kime vuruyorsun ulan a.kodumu, diye bağıracaktı ki lafını tamamlayamadan bir tekme de kendi kafasına yedi. Etraftaki İngilizlerin ağzından bu sefer daha da büyük bir kahkaha fırlamıştı. Yaptığı gösteriden hayli keyif aldığı belli olan İngiliz çavuşu, esirlere karşı olan tutumunun alkış topladığını fark edince bu sefer de Bedevi esirlere doğru tekmesini havaya kaldırdı. Tam bir tekmeyi de Bedevilere savuruyordu ki Bedevilerin İngiliz çavuşun dilinden anladıkları ortaya çıktı. İki siyah çöl askeri çavuşla bir şeyler konuştuktan sonra, çavuş sinirli hareketlerle kamptaki en büyük çadıra doğru gitti. Veli yediği tekme ve korkunç sıcak karşısında o kadar zayıf düşmüştü ki Bedevilere dönüp ne olduğunu onlara soramadı. Biraz sonra çadırdan çavuşla birlikte çıkan subay olduğu üniformasının ütüsünden ve hareketlerinin kibarlığından çok belli olan genç, uzun boylu bir asker uygun adımlarla kendilerine doğru yürümeye başladılar. 

Bütün kampın meraklı bakışları arasında İngiliz teğmen Bedeviler ile kesin ve net bir ses tonuyla konuştu. Sert ve soğuk bakışlarını bir ara Veli’ye doğru kaydırdı. Durup dinlenmeden iki kelimelerinden biri “vallahi” olan Bedevilerin hırıltılı haykırışlarını bir el hareketi ile durdurdu. Veli’ye dönüp yabancı dilde bir soru sordu. Veli teğmenin postalına kocaman bir balgam attı ve teğmene: 

-Türkçe konuş ulan p.şt, dedi. 

Bunun üzerine çavuştan sağ şakağına kuvvetli bir yumruk yedi. Acıyı ilk anda hissetmese de yumruğun şiddetinden ve acının hızla çenesine doğru yayılmasından şakağındaki kızarıklığın şiş ile morluğa dönüşeceğini anladı. Ne de olsa köyde misket kavgası yüzünden, aşağı mahallede oynadığı, kendisinden yaşça büyük çocuklardan az dayak yemezdi ancak o zaman dedesi Hüseyin Ağa vardı ve onu herkesten hatta babasının ‘muhtemel’ atacağı şiddetli dayağından bile korurdu. Şımarık olarak yetişmişti. Çok küçükken dedesiyle kahveye birlikte giderdi. Hüseyin ağa kendisine az şekerli bir Türk kahvesi ile torununa da sade gazoz ısmarlardı. Hüseyin ağa her seferinde içtiği kahve fincanını ve tabağını torununa uzatarak sertçe: 

- At bakalım şimdi bunları yere de şu pz.vnk kahveciye toplatalım fincanını da kahvesini de, derdi. 

O da kahvede bulunan herkesin gözünün önünde, bütün gücüyle fincanı ve tabağını yere fırlatırdı. Porselenin dağılan parçalarını toplamaya çalışan kahvecinin söylenmeleri arasında dedesi kahkahalara boğulurdu. Hüseyin Ağa az konuşan ve sinirli bir adamdı fakat o zamanlar beş-altı yaşlarında olan Veli ile vakit geçirmek hoşuna giderdi. Karun kadar zengin bir adamdı ve Veli’yi ölünceye kadar kollamıştı. Dedesinin hasta döşeğinde, son nefesini verinceye kadar başında bekledi. Ölümün çaresizliğini ve çözüm olamayacağını daha o ergenlik yaşında anlamıştı. Uzun boylu, iri yarı, kocaman burunlu ve yüzünde bir tane bile kırışıklık olmayan koca ağanın ölümü karşısında hüngür hüngür ağlamamıştı belki ama babasına dönüp dedesini kurtarması için yalvarmıştı. Babası oğlunun kafasını okşayarak: 

-Artık huzur içinde Veli, demişti. Daha fazla çabalamak onun acısını ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. 

Dedesi sayesinde girişken olmuştu. Kimseden çekinmez, kimseye hakkını yedirmezdi. Kafası ticarete yatkındı. Kendisine büyüyünce ne olacaksın diye soranlara: 

-Tüccar! 

-Eşkıya dolu günümüzde sen nasıl tüccar olacaksın? Hem o işi gâvurlar yapıyor. Faiz haram duymadın mı, diye soran ve kendisine kıkırdayıp cilveli bir edayla alay etmeye çalışan köyün diğer kızlarına cevabı genellikle hazır olurdu: 

-Gâvur zeki tabi ama ben de zekiyim. Eşkıyadan korkan sizin gibi ödlek olsun. İki kasa rakıya bakar dağdan mal geçirmek. 

Güvenli bir genç olmuştu ve bu cevap karşısında karizmasından etkilenmeyecek bir genç kız da görmemişti. Genelde samanlıkta, mezarlıkta, akşamları düğün sırasında karanlık tarlalarda o ıslak ve ateşli sevişmelerden daima içinde büyük bir boşlukla çıkmıştı. Seviştiği bir kızı bir daha görmek istemiyordu ama Allah’dan korkuyordu bu sebeple babasının deyimiyle: 

-Kimsenin günahına girmemişti! 

Fatma ile olan ilk karşılaşmasında o alev gibi gözleri, simsiyah saçları, kırmızı ve etli dudakları karşısında, çeşmeden tarladaki arkadaşları için taşıdığı su dolu kovayı yere düşürmüştü. Fatma’nın elbisesinin aşağı tarafı, taşıdığı kovanın üstüne dökülmesiyle bacaklarına ve kalçasına yapışmıştı. Göğüsleri ise entarisinin arasından fırlayacak gibiydi. Hiç böyle bir afetle karşılaşmamıştı. Duman olduğunun farkına çok geç varmıştı çünkü genç kız kendisinden hoşlanıldığını anlayınca tebessümle Veli’ye: 

-Öyle kova mı taşınır. Deli misin, avare misin? 

-Kimlerdensin sen ve ben seni neden daha önce görmedim? 

-Sana ne? 

-Çok güzelsin ama! 

-Zeynep Tetem hep aklın güzel olsun der! 

Fatma’nın aklının da en az fiziği kadar ‘güzel’ olduğuna “iki şişe rakıya bakar dağdan mal geçirmek” sözüne karşılık olarak verdiği cevapla karar vermişti: 

-Yani elin eşkıyasına rüşvet vereceksin öyle mi malını korumak yerine? Ben de seni cesur bir şey zannetmiştim! Malını koruyamayan beni nasıl korusun? 

Bu laf üzerine tam tamına iki saat burnu yuvarlak, elleri tos topak olan hayatının aşkına durumun anladığı gibi olmadığını, kendisinin canının sevgilisinin hayatı için bin kez feda olacağı konusunda dil dökmüştü. Tüm kavgaları gibi bu tartışma da aynı sonla, sevgililerin birbirine sokularak, kendilerini kaybedercesine öpüşmeleriyle son bulmuştu. 

Çavuşun ardı ardına durmak bilmeyen yumrukları ve tekmeleri yüzünden ağzı ile burnu kan içerisinde kalmıştı. Canı çok yanıyordu ancak aklından yaşamının bu en güzel hatıralarının bir bir geçiyor olması ve o günlere bir daha kavuşamayacak olmanın ıstırabı gözlerinden yaşlar süzülmesine neden oluyordu. Acıyla bağırdı. İnledikçe tekmenin ve yumruk darbelerinin şiddeti artıyordu. Etraftaki düşman askerleri artık gülmüyordu. Ortada çok büyük bir şiddet olgusu vardı ve bu şiddet karşısında herkesin dili tutulmuştu. Bedeviler bir yandan bozuk Türkçeleriyle Veli’ye komutanın istediklerine cevap verirlerse suya ve yiyeceğe kavuşacaklarını hatta serbest bile bırakılabileceklerini söylüyordu. Fehmi Çavuş yarı daldığı hayallerinden uyanarak, Bedevilerin sözlerine: 

-Konuşursam a.mı s.ks.ler, diye haykırdı. 

İngiliz çavuş öfkeden kudurmuş, suratında delirmiş bir yüz ifadesi ile hızını kesmedi ve Fehmi Çavuş’a küfürler saydırarak vurmaya başladı. 

-Dinlenmedi bile, diye aklından geçirdi Veli çılgın İngiliz’in bu tavrı karşısında. 

Teğmen en sonunda ter içinde ve nefes nefese kalmış çavuşa dönerek: 

-Stop! They’ll not talk, finish them, diyerek emir verdi. 

Bedevilerin yalvar yakar İngilizce, teğmenin ayaklarını öpmelerinden durumun ciddiyetini kavrayan Veli, İngiliz çavuştan yediği dayağa karşılık veremediği için öfkeden titreyen Fehmi Çavuş’a gülerek: 

-Bu hainlere iyi ki detaylı bilgi vermemişsiniz komutanım. Baksana canları için nasıl yalanlar uyduruyorlar kim bilir? 

-Bizim yüzbaşı, rahmetli, tahsil görmüş adamdı. Sakın çatışma esnasında Bedevi’ye sırtını dönme demişti. Bir Avrupalı bile seni arkadan bıçaklamaz der dururdu. Şimdi yandı kahpeler! 

Fehmi Çavuş’un ağzından etrafa kanlar fışkırarak keyifli bir kahkaha yükseldi. Teğmen Bedevilere Fehmi Çavuş’u ve Veli’yi gözleriyle işaret ederek gösterdi. Veli, can telaşıyla kafalarını hızla evet şeklinde sallayan Bedevilerin gözlerinden bir aralık bir umut ve zevk pırıltısı geçtiğine yemin edebilirdi. Belki de serap veya sanrı görüyordu. Kim bilir ölmüştü de Fatma ve diğer kızlarla yaşadığı şehvet dolu anların hesabını ödemek için cehennemden bir kabir tahsis edilmişti kendisine. Günahkâr sayılmazdı. Askere yazılmadan önce dostlarıyla çok fazla şarap içmeye başlamıştı. Haramı severdi ancak hak da yemezdi. Ninesi hep: 

-Sen dua et, Allah büyüktür affeder yalnız hak yeme, derdi. 

Teğmenin bir el işaretiyle başlarındaki nöbetçiler Veli, Fehmi Çavuş ve diğer iki Bedevi’nin ellerini çözdü. Hepsini sürükleyerek çadırların oradaki gölgeliğe getirdiler. Yürüyemeyecek kadar bitkin düşmüşlerdi. Gün batmaya yakındı ancak Veli etrafında olanlara bir mana bulamaya çalışmaktan güzelim Nil Havzası’nın geceye döndüğünün farkında değildi. 

Askerler ellerini ve yüzlerini yıkamaları için bir kova su getirdiler. Çavuş yanlarına yüzünde sevimsiz bir ifadeyle gelerek: 

-Eat and drink! We’ll talk tomorrow. 

Daha sonra da sinsi bir gülüşle yanlarından uzaklaştı. Fehmi Çavuş ağzı kuru et ve ekmekle dolu halde Bedevilere dönerek: 

-Söyleyin bakalım hayin köpeoğullları! İngiliz köpeği bizden ne istiyor? Bir dövüyor, bir seviyor. Ne söylediniz de esirlikten misafirliğe terfi ettik. Ulan i. Oğlu itler bize söylediğiniz yalanlara benzer ne yalanlar uydurdunuz hemen ötün! Ulan benim bir elim ayağım tutmaya başlasın kendi elimle süngüleyeceğim sizi! 

-Aman çavuş! Gözünü seviyim bozuntuya verme. Yüzbaşı’nın söylediklerinden bir senin haberin vardır. Bir de siz kumandanla operasyon planını tartışırken, çadırın önünde nöbet tutan Kürt Mehmet’in. 

-Veli kardeş eğer Mehmet kulağına diğer planlardan çıtlattıysa kulun kölen olalım söyle İngiliz gâvuruna. Eğer konuşursak bize altın ve beygir vereceklermiş memleketimize dönmemiz için. Bu fırsatı tepmeyelim. Osmanlı artık bitti. İngilizler yakında Kudüs’ü de ele geçirecekler. Ne kadar iş birliği yaparsak, o kadar rahat ederiz. 

-He vallahi Fehmi Çavuş… Allah bir kapıyı kapıyor, diğerini açıyor. Meğerse bu esaret hayırlara vesile olmuş. Bu gece dinlenmemize de izin verdi sağ olsun İngiliz teğmen. 

-Çok mert adam yahu! 

Fehmi Çavuş sessiz, ağzında son lokması bağdaş kurmuş Bedevilerin yalvarışlarını dinliyordu. Kovadan üç kocaman yudum aldı. Veli’ye kovayı ıızatarak: 

-Dik koçum şunu, dedi. 

Veli kuru etin ve bütün kavurucu günün verdiği hararetle kovanın dibini içti. 

-Bize kalmadı ama olsun. Yine isteriz İngiliz nöbetçiden. Bize getirir nasıl olsa ne istersek. İngiliz teğmen çok yürekli adam… 

-Tabii canım, et de getirirler, nasıl olsa İngiliz kumandan var arkamızda. Çok mert adam! 

Fehmi Çavuş Veli’ye doğrultulmuş gözlerini tamam manasında aşağı yukarı kırpıştırarak kovayı, genç adamın elinden sakin bir tavırla aldı. Birden: 

-Ulan sizin gaganıza s.çarım, diye bağırarak kovayı Bedevilerin başında parçalamaya başladı. Etraftaki İngilizler yetişmeseydi Fehmi Çavuş suratları ve kafaları kan içinde kalan ve yerde acı içinde kıvranan Bedevilerin canlarını almış olacaktı. “Medic” sesleri arasında iki Bedevi sedyeye kondu ve ileride kırmızı haç işaretli çadıra kondu. 

Veli olup bitenlere bir mana veremiyordu. Yıldızlar tüm ihtişamıyla gökyüzünde parlamaya başlamıştı ve çölün insanın düşüncelerini donduran soğuğu şimdiden etkisini göstermeye başlamıştı. 

-Yapmasaydın be Fehmi Çavuş. Ne istedin ki garibanlardan. Onlara Allah vuracağı kadar vurmuş zaten. Canlarını kurtarmanın peşindeler. 

-Vallahi paralamayacaktım oğlum. Siz de para alın komutanım demeseydi o kanı bozuklar vallahi de billahi de dokunmayacaktım. Canı kurtarmanın her türlü yolunu bu Allahın belası savaşta gördüm ben! Kimi anasını bile satar canı pahasına. Kimisiyse kendi canına kıyar bir kelime etmemek, düşmana esir düşmemek adına. Ben göğsüme yakalanmadan önce beylik silahımı dayadım. Çekemedim evlat! Pirinç tarlalarında ölemedim. Hâlbuki bu gün için doğmuşumdur der dururdum kendi kendime bir zamanlar. Kahraman gibi savaştı, kahraman gibi öldü desinler diye. Yapamadım. Anam avratım ölsün yapamadım. Şimdi bu bok çukurunda geberip gideceğiz sefiller gibi. 

Üşüyorlardı. Kamp ateşinden uzak olmaları bir yana esir oldukları için düşman askerlerinin sarındıkları sıcacık pamuklu yorganlardan da mahrumdurlar. Veli çok üşüyordu. 

-Komutanım, lütfen sokulalım birbirimize, donacağız yoksa dedi. 

Bir zamanlar bu topraklarda mutlak hâkimiyet kuran bir imparatorluğun iki tutsak düşmüş askeri olarak birbirlerine sırtlarını dayadılar. Fehmi Çavuş’un öfkesinden patakladığı Bedevilerden kalma harareti ve bedenin sıcaklığı hala sürmekteydi. Veli komutanına biraz daha sokularak bu ılıklıktan yararlanmak istedi. Çöl rüzgârının insanın nefesini kesen soğuğu bir yandan, başlarına bu kadar kısa bir zamanda gelen olaylar bir yandan Veli karmaşık düşünceler içerisinde uykuya daldı. 

Sabah kafalarına dökülen soğuk suların ani ve soğuk sarsılışıyla uyandılar. İngiliz Çavuş uygun adım önde, yanlarında süngüleri takılı iki nöbetçi ve elleri kelepçeli bir halde, dün gördükleri güzel giyimli İngiliz teğmeninin çadırına itile kakıla getirildiler. 

-Yine aynı sıcak, yine aynı yapış yapışlık ve yine aynı halsizlik hissi. Dilerim teğmen kafamıza sıkar, diye aklından geçirdi. 

Girdikleri çadır daha önce gördükleri kumandan çadırlarına hiç de benzemiyordu. Çadırın kaliteli olduğu çöl sıcağını kısmen kesmesinden belliydi. Büyük bir çadırdı ve ortada tıpkı kendi kumandanlarının çadırındaki gibi üstünde operasyon ile taarruz çizimleri olan Ortadoğu haritalarıyla kaplı geniş bir sehpa yer alıyordu. Bir köşede viski, kanyak ve şarap şişeleri bulunuyordu. Veli’nin aklına köydeki arkadaşlarıyla kendilerini kaybedercesine şarap içtikleri ve sevdikleri kızlar için türküler söyledikleri şarkılı, bol yıldızlı, serin yaz geceleri geldi. 

-Keşke şimdi de orada olsaydım. Fatma’nın o dolgun kalçalarını kavradığım gibi sazların arasında dudaklarına gömülseydim. Ne ateşli öpüşürdü ya Fatma. Ulan zaten bu sebeple teslim olmadın mı? Ben buradan kaçarım, bu kampı da yakarım, diye düşünürken,  

-Vay anasını aslan başlarına bak ulan Veli, bizim teğmen avcı sanırsam. 

Keyifli bir ıslığın ardından Fehmi Çavuş karın boşluğuna yediği kabzayla kaldı. Dün Fehmi Çavuş’un hırpaladığı Bedevilerden biri teğmenin yanı başında kafası ve bir kolu sarılmış bir şekilde hazır bekliyordu. İngiliz komutan Bedevi’ye sertçe dönerek bir şeyler söyledi. Bedevi başını istekle olur şeklinde sallayarak Fehmi Çavuş’a öfke dolu gözlerle döndü: 

-Çavuş eğer konuşursan sana altın verecekler. Salıverecekler ve memleketine geri dönmeni sağlayacaklar. Teğmen senden Kanal’ın karşı kıyısında bizimkine benzer başka tümenlerin bulunup bulunmadığını soruyor. Varsalar da görev ve tam olarak konuşlandıkları yerleri öğrenmek istiyor. Fehmi Çavuş midesine aldığı darbenin etkisiyle, yarı hırıltılı yarı alaylı bir ses tonuyla: 

-Teğmene söyle bir Türk askeri vatanını ve silah arkadaşlarını satmaz. Sor ona o satar mı aynı durumda olsa? İngiliz çavuş Çavuş’a elinin tersiyle bir tokat atarak: 

-Fuck of, diye bağırdı. Fehmi Çavuş: 

-Sen s.tr pzvebenk! Bedevi Çavuş’un çaresizliğinden aldığı zevkle: 

-Kurşuna dizecekler. Ne yapsınlar işe yaramadıklarını. Biz kurtulduk. Geberirsin inşallah yavru köpekler gibi. Şimdi konuş! Ya konuş ya öl diyor teğmen hazretleri. 

-Hst.r lan dürzü! Senin gibi çöl faresi olacağıma delikanlı gibi şehit olurum. Teğmene de söyle onlarca tümen var kanalın karşısında hazır bekleyen. İsterse yerlerini gösteririm. 

-Aman Çavuş başına güneş mi geçti, demeye kalmadan midesine bir kabza da Veli yedi. 

-Sen karışma ben kararırımı verdim, dedi Fehmi Çavuş. Bedevi yaşlı askerin ağzından çıkanları pek de etkilenmemiş gibi gözükerek teğmene söyledi. Duydukları karşısında teğmenin gözlerinin içi aniden parladı. Hızla masadaki haritaya davranarak İngilizce, Kanal’ın Osmanlı tarafında kalan kısmını Çavuş’a gösterdi. Çavuş kocaman bir kahkaha attı: 

-Orda değil anam buradalar, diyip pantolonunu çabucak indirip İngiliz teğmene erkeklik organının uzamış tüyleri arasında gezinen onlarca, belki de o an Veli’ye öyle gelmişti, biti gösterdi. Sonra da penisini teğmene salladı. 

-Look at this anam! This is Turkish Delight! 

Teğmen öfkeden kıpkırmızı oldu. Ne yapacağını kestiremiyordu. Odadaki herkes donakalmıştı. Çadıra hakim olan buz gibi sessizliği Veli’nin ve Fehmi Çavuş’un kahkahaları kaplıyordu. Şaşkınlığı bozan İngiliz çavuşun silah sesi oldu. 

Her şey bir anda oluverdi. Saniyeler önce kahkahalarla gülen Fehmi Çavuş’u penisi kanlar içerisinde, acı içinde kıvranırken gören Veli çadırdan kaçmaya yeltenince askerlerden biri tüfeğinin kabzasıyla, panik içindeki genç adamın sağ arka baldırına vurdu. Veli çavuşun önünde diz çökmüştü ve bu sefer çavuşun silahı ağzında, adamın içki kokan nefesini, ağzından püskürttüğü tükürükleriyle duyumsuyordu. Çok korkuyordu. Bir anda bitecek diye düşünerek ne olursa olsun bu iş bitsin diye aklından geçirdi. Gözlerini çavuşun gözlerine kırpmadan dikti. Artık korkmuyordu. Buradan kurtulacak ve çok sevdiği köyüne kavuşacaktı. Sevgilisini kollarının arasına alacak, annesinin ve babasının ortasında kaşığını tarhanaya doğru uzatacaktı. Bir anlık tarhana kokusu geldi burnuna. 

-Gâvur nerden bilir tarhanayı, diye düşünerek dağılan dikkatini toplamaya çalıştı. Hareketsiz duruyordu. Ya şimdi bitecekti ya da hiçbir zaman ölmeyecekti. Ölüm meleği ya şimdi canını alacak ya da Veli ecel sırasını savarak sonsuza kadar yaşayacaktı. Teğmen çavuşa bir şeyler söyledi. Kanlar içerisinde kendisini kaybetmiş çavuş iki askerin kolları arasında dışarıya sürüklenerek çıkarıldı. Biraz sonra bir başka asker çavuşun ellerinden Veli’yi alarak arkadan Veli’nin ellerini iple bağladı. Şimdi Fehmi Çavuş ile birlikte Nil nehrinin kıyısına yan yana dizilmişlerdi. Karşılarında bir manga asker ve başlarında İngiliz çavuş silahlarını doğrultmuş esir Türklere ateş açmak için hazır ol pozisyonunda beklemekteydi. 

Askerlerden biri bilincini kaybetmiş Fehmi Çavuş’un gözlerini bağladı. Çavuş’un ağzından belli belirsiz hırıltılı bir iki kelime dökülse de anlaşılmadı. Veli birkaç dakika içerisinde gerçekleşen bu olaylar karşında gülümsüyordu. 

- Ben sıramı savdım arkadaş! Artık beni isteseniz de öldüremezsiniz, diye aklından geçirmekteydi. Gözlerini bağlamak için yanına yaklaşan askere: 

-Kurbanlık mıyım ulan ben deyyus! Ben ölmüyorum. Bez istemez, dedi. 

Bedeviler çavuşa çabuk çabuk Veli’nin dediklerini tercüme ettiler. Bedeviler çavuşu minnet dolu gözlerle dinlerken esirlere dönüp bağırarak: 

-Son isteğiniz nedir, diye sordu. Fehmi Çavuş son can havliyle: 

-Vatan sağ olsun, diyerek bağırdı ve dizlerinin üstüne çöktü. 

Güneş hala aynı şiddetle tepelerinde duruyordu ve yakıcı rüzgâr kum tanelerini Veli’nin tenine çarptırarak ürpermesine sebep oluyordu. Veli: 

-Ben ölmüyorum arkadaşlar, dedi ve tereddüt etmeden kendini arkada hızla akan Nil nehrinin serin sularına bıraktı. İşte bata çıka hızla ilerliyordu. Kafasını suyun üstünde tutarak arkasında kalan ve kendilerine şaşkınlıktan geç ateş emri verilmiş İngiliz askerlerine baktı. Kurşunların kulağının yanından sıyırarak geçiyordu. Biliyordu. Sırasını savmıştı ve sonsuza kadar yaşayacaktı. Kurşun dediğin vız gelirdi. Kendisini sırt üstü nehrin bulanık sularına bıraktı. Kamptan gördüğü son manzara kurşunlarla delik deşik edilen Fehmi Çavuş’un kanlar içerisinde kalmış olan cesedinin çavuşun tekmesiyle nehre atılışıydı. Bu nehirde ninesinin anlattığı masallarda timsahlar olduğunu duymuştu. Bir anlık bir huzursuzluğun ardından güneşe karşı sırt üstü giden bedenini tekrar düzeltti ve gülümsedi. 

-Ne fark eder ki. Ben ölmeyeceğim. Nasıl olsa sıramı saldım. 

 

07.07.2011 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 19
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 530
Kayıt tarihi
: 03.06.10
 
 

2011 Sorbonne Üniversitesi (Paris-IV) Modern ve Yakın Tarih Doktora •2009-2010 Sorbonne Ünive..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster