Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Mart '17

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
232
 

Kancalı umut

Kancalı umut
 

Güneşli ve mis çiçek kokulu bir ilkbahar sabahı ama benim içimde hüzünlü bir sonbahar, kış gibi soğuk da değil, bendeki öyle bir kararsızlık hali. 53 yaşındayım, Türkçe bilmiyorum. Peki, nasıl oluyor da siz beni anlayabiliyorsunuz, hayat mucizelerle dolu.

Karların erimesiyle birlikte, rekor denemesinde bulunan çılgın atletler gibi koşuyordu sanki su tanecikleri. Çok susadım. Hayır, zannettiğiniz gibi suyun beni baştan çıkarışı değildi su içme isteğimin sebebi. Hatta, son altı yıldır suyun bu cazibesi yoldan çıkaramadı beni hiçbir zaman. Çok isterdim öyle olmasını; imrenerek, tadını çıkararak su içmek, ağzın kurumadan içmek, çok lezzetli.

Arkadaşlarım, çok tatlı biri olduğumu söylerler; bense, tatlı görmeye dayanamadığımı. Ne kadar özledim bir bilseniz, suçlu gibi hissetmeden baklavalar, çikolatalar, çörekler yemeyi ve şerbetleri, kolaları içmeyi.

Gözlerim de hafif bulanık görüyordu sanki, manzarayı kapatan sürekli bir sisli hava vardı. Neden engel oluyordu, düşünüp hayallere dalmama? Düşmanımdı gözlerim sanki, siz hiç gözünüzdeki perdeleri kaldırmak için oymayı istediniz mi?

Kızım, hayattaki tek bağlantım, sizin beni anlamanızı sağlayan kişi. Belki, size şeker hastalığım olduğunu da söylemiştir kim bilir.

Ahhh karnım! Midemde bir madenci var eminim, kazı çalışmaları yapıyor da yapıyor, bulamadı bir türlü aradığı altını. Yoksa, bu kadar sürer miydi karnımın ağrısı? Hatta bazen, kazdıklarını yukarıya, ağzıma gönderiyor, haliyle kusturuyor beni. Seviyorum da madenciyi aslında, bana söz verdi, bulduğu altını benimle paylaşacakmış, sabırla bekliyorum onu.

Yine kızım geldi aklıma, sahi ya sizi tanıştırmadım. Adını hatırlayamadım ama çok güzeldir kendisi, hem yüzü hem yüreği. Bir gün, madenciyle vedalaşmam gerektiğini söyledi. Kocaman bir binaya götürdü beni, hastane deniliyormuş. Kanımı aldılar, karnımın içindeki organları eski olduğunu zannettiğim siyah beyaz bir kamera ile resmettiler. Hayır, eski değilmiş, meğerse o son teknolojiymiş. İçimden dedim ki, asıl bunu anlayanlar son teknolojidir.

Ödüm kopmuştu neredeyse o resimleri gördüğümde. Neyse ki ödüm kopmamış, içerisinde taş varmış sadece. Doktorum, safra kesesi denen bir organın içerisinde taşın olduğunu ve bunun karın ağrısı ve kusmalarıma sebep olabileceğini anlatmıştı bana da ben anlamamıştım. Çok sonra öğrendim taş olduğunu, biliyorsunuz ben sizin dilinizi anlayamıyorum. Kızım, anlattı her şeyi bana. Doktorum bana sakince durumu anlatırken, ağrılarımın ne kadar kötü olduğunu ve kusmalarımı anlatmak, derdimi paylaşmak istemiştim ama o beni anlayamamıştı, sadece kızım anlayabiliyordu. Canım kızım benim.

Ameliyat! Ne kadar da korkunç bir şey bilir misiniz? Hayatımda ilk defa ameliyat olacaktım. Kızım bana, doktorların şeker hastalığım nedeniyle yaralarımın geç iyileşebileceğini ve ameliyatın biraz riskli olduğunu ifade ettiğini söyledi. Bu ne demek, diye sordum kendi kendime. Ameliyattaki risk ne olabilirdi, ölebilir miydim yani? Yoksa, yoğun bakıma gidip beynime oksijen gitmemesi nedeniyle vücudumun benim kontrolüm dışında yaşamasına mı sebep olurdu? Sonra ne olacaktı? Organlarımı tek başına mı bırakacaktım? Televizyonda görmüştüm birkaç kez, sanırım böyle kontrolsüz yaşayan organları başkasına veriyorlardı, daha doğrusu ihtiyacı olanlara. Ne güzel bir duygu aman Tanrım! Ben öleceğim ve benim yerime çok kişi yaşayacak. Benim ölmem, diğer insanlara bir ödül adeta. Acaba şu an o kişiler, benim ölmem için dua ediyorlar mıdır? Birilerinin sizin ölümünüze sevineceğini düşünün, çok gaddarca değil mi? Ama ben ölmezsem onlar ölecek, ben ölürsem onlar yaşayacak. Öldüğümde, kimleri yaşatacağımı bilme hakkım yok muydu? Ya onlar benden daha değersizse, ya öldüğüme değmezse. Belki de, değerli bir bilim adamının ihtiyacı vardı bu organa, kim bilir belki de bir doktora hayat olacak benim organım, o da başkalarının hayatlarını kurtaracak, değerli insanların hayatlarını. Hayır, yanlış söyledim. Bütün hayatlar değerlidir değil mi?

Düşüncelere dalmışken, karnımda bir kramp hissettim, gidip gelen bir ağrı vardı, çok şiddetli. Ölüm, bundan daha kötü olamazdı. Ayağa kalktığım gibi kendimi hastanede buldum ve ağrıdan kurtulmak için gerekli hazırlıkları yaptırdım. Bu kadar kolay olduğuna bakmayın, kızıma mahcup bir haldeydim. O bana hep destek oldu, her anımda yanımdaydı. Kocasına da mahcuptum. Onunla vakit geçirmesine izin vermedim ve kızımı çok yordum. Kolay değildi, bir yabancı olmak.

Ameliyat oldum, yoğun bakıma girmeden ertesi gün taburcu olup evde istirahate geçtim. Her şey bitti sanıyorsunuz değil mi ama sıkıntılarım asıl şimdi başladı. Siz beni iyileşti sanıyorsunuz, ben de öyle zannediyordum, haklısınız. Artık, istediğimi yiyip içip koşup eğleneceğimi sanıyordunuz değil mi?

Benim yaşımdaki biri için beni en mutlu edecek şeylerden biri, torunuyla ilgilenmekti belki. Kızınızdan, oğlunuzdan daha değerli geliyor insana torun sevgisi. Neden çocuğundan daha değerli olsun ki? Çocuğunuz, sizin parçanız olduğu için seviyorsunuz ama torununuz daha değerli işte. Belki, çocuğunuzun ona iyi bakamayacağını düşündüğünüz için toruna daha çok değer veriliyor. Ama çok acımasız bir düşünce değil mi bu? Ben, çocuğumu büyütürken annem de böyle mi düşünüyordu acaba? Bir çocuğa bakamaz mıydım ben, şu an anneme öfkelendim ama bir yandan da utandım. Annemin düşündüğü şeyleri düşünüyor ve kızıma haksızlık ediyordum. Onu ben büyüttüm, her şeyi mükemmel yaptıysam neden kızıma güvenmiyordum? Artık, kızıma sonsuz güven içindeydim ve kendime bir söz verdim. Torunumu, kızımdan daha çok sevmeyecektim. Torunuma olan sevgi artarsa, kızımı daha çok sevecektim. Günün birinde, torunuma olan sevgimi, kızıma veremeyeceğimi fark edersem, torunuma olan sevgimi azaltmaya çalışacaktım.

Size demiştim ya, sıkıntılarımın yeni başladığını, ameliyattan sonraki altı ayda karın ağrılarım daha da arttı, kusmalarım şiddetlendi. Şeker hastalığım kontrolden çıktı. Kızımı yine rahatsız ederek, beni doktora götürmesini rica ettim. Yine aynı kanlar alındı, aynı tetkikler yapıldı. Sonuçları aldık, kontrole gittik. Aynı doktor değildi ama yüz ifadesinden anlayabildiğim kadarıyla şüpheci bir ifadesi vardı. Üzgün müydü, acaba sabah eşiyle mi kavga etmişti yoksa yolda birisiyle mi kavga etti diye düşüncelere dalmama bile izin vermeden elindeki ultrason raporuna bakarak benim geleceğimi şekillendirecek o karamsar cümleyi söyledi: “Pankreasınızda yaklaşık bir santimetrelik bir kitle görünüyor”. Çok merak ediyordum ne söylediğini. Kızım bana, MR tetkiki için randevu almaya giderken açıklamıştı doktorun söylediklerini. O an çok algılayamadım, tetkikler yapılmaya devam etti ve en son pankreasımdan biyopsi denen küçük bir parça alınması gerektiği söylendi.

Pankreas biyopsisi sonucu da çıkmıştı, kızım okudu bana “Nö-ro-en-dok-rin Tü-mör ile uyumlu bulgular”. İyi miydi, kötü müydü anlayamadık. Doktorum, kızıma gerekli açıklamayı yaptı, kızımın dudaklarına, gözlerine ve mimiklerine odaklanmıştım. Sanki, gözleri çok değer verdiği bir eşyayı kaybetmiş gibi hüzün doluydu, dudakları hiç açılmayacak gibi kapanmış, mimikleri donuktu. Kötü bir şey vardı, hissediyordum. Yoksa, ben?

Ameliyat masasında buldum kendimi yine. Anestezist bana; yine uyuyacağımı, endişelenmemem gerektiğini söyledi. Gözlerimi kapadım, düşünmeye başladım. Kızımın doktorun odasından çıkar çıkmaz, gözlerinden boşalan su şelalesini düşündüm. Dehşeti yaşadım, sanki ben değildim hasta da kızımı teselli etmeye çalıştım. Kendi derdimi unutup, kızımın üzülmesine üzüldüm. Sonra anladım ki, kızım bana üzülüyordu. İçimi, karanlık soğuk bir karamsarlık kapladı. Kızımı bu kadar üzen şey, beni kahrederdi. Sanırım, bende kötü bir şey vardı, meğerse bu pankreasımdaki kitle benim vücudumu ele geçirmeye çalışan kötü huylu bir canavarmış. Bir santimetrelik bu canavar, benim yetmiş kiloluk bedenimi nasıl ele geçirebilirdi. Ne alıp veremediği vardı vücudumla, çok mu kötü davranmıştı vücudum ona da isyan bayrağını çekmişti.

Kanser, tek bir hücreden başlayıp bütün vücudu ele geçirmek için savaşırmış. O küçücük hücre, nasıl oldu da elli üç yıldır yaşadığı bu bedene karşı savaş borazanını öttürdü. Ona ne yapmıştım ki ben? Kızım bana anlatmıştı hep, doktorun söylediklerini. Meğerse, o hücre kandırılmış da ondan böyle yaparmış. O kanser hücresi, öyle bir kin öyle bir güçle savaşırmış ki; diğer masum hücreler onunla başa çıkamazlarmış da bu savaşı kaybederlermiş. Bende de öyle olmuş, karaciğerimde birkaç yeri ele geçirmiş. Doktorun bu tip hastalıklarda genelde çare bulunamadığını anlattı kızım bana. Patoloji sonucuma göre, bu tip hücrelerin kontrol edilebileceği yöntemler varmış aslında. Belki tek seferde, belki de ömür boyu sürebilecek tedavi süreci gözümün önünden geçti. Uzun ve sancılı bir süreç olabileceğini anlamıştım. İnanır mısınız, hayatımda ilk defa ölmenin iyi bir şey olabileceğini düşünmeye başladım. Ama benim ölümüm, benden başka kimi sevindirecekti ki? Kızım, torunum, damadım, annem, babam; onlar da sevinir miydi? Size ne, bu benim hayatım, diyebilir miydim? Bu sorunun cevabını ararken çok yorulmuştum.

Ameliyattan çıktığımda, bu düşüncelerimin hiçbirini hatırlamıyordum, rüya gibiydi adeta. Karnımın neredeyse tamamını kaplayan beyaz bezler, bahçe sulama hortumunu andıran karnımdan dışarıya çıkmış üç tane hortum, kollarımda iğneler, boynumdan seruma uzanan bir ince hortum daha. Çevremde; doktorlar, hemşireler, personeller ve benim gibi ölümden dönen ya da ölüme koşan hastalar. Evet, burası yoğun bakım ünitesi, buradaki herkes yabancı. Birden “Kızım!” diye bağırmışım. Beni burada tek anlayan ve beni anlatan kişi. Beni ameliyat eden doktorumu gördüm sonra. Her gün, sabah-akşam geliyordu, oradaki çalışanlara bir şeyler söylüyor ve bana ameliyatımın iyi geçtiğini söylüyordu. Tabi ki, ameliyatımın başarılı olduğunu kızım söylemişti bana, yoksa nasıl anlayabilirdim ki.

Yoğun bakımdan çıkıp, servis olduğunu tahmin ettiğim yere aldılar beni. Doktorum, artık daha sık görüyordu beni. Günler, günleri takip ederken; boynumdaki hortum, sondam, karnımdaki hortumlar gitmiş, pansumanım açılmıştı. Yemek yemeyi bırakın, su içmeye başladığım gün yeniden doğduğumu hissetmiştim. Karnımdaki o ağrı gitmiş, yerini ameliyat ağrısına bırakmıştı ama bu da zamanla azalıyordu. Ağrısız günlerde, kendimi hem eksik hissettim hem de iyileştiğimi.

Yaklaşık bir hafta sonunda kendimi uzun zaman sonra ilk defa bu kadar iyi hissettiğimi hatırlıyorum. Doktoruma bunu söylediğimde, önce tepki vermedi. Kızımın ona söylediklerinden sonra doktorun yüzündeki gülümsemeyi gördüm. Bundan sonra ne olacak bilmiyorum ama günün birinde hayata gözlerimi yummuş olursam, mutlaka birilerine umut olacağımdır.

Dr. Ferhat YILDIZ

Adnan Menders Üniversitesi, AYDIN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 131
Toplam yorum
: 123
Toplam mesaj
: 9
Ort. okunma sayısı
: 3032
Kayıt tarihi
: 10.04.09
 
 

Marmara Üniversitesi, Tıp Fakültesi'nden mezun... Tıp Fakültesi'nden her şey çıkar, arada doktor ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster