Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Kasım '08

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
3560
 

Kapadokya: Güzel atlar diyarı

Kapadokya’ya ilk; evliliğin ikinci gününe ertelediğimiz ‘Balayı’mızda, yani genelde ‘Tuzluay’ ların giriş kapısı olan mutlu günümüzde gittik. Bizim evliliğimiz Balayı kadar olmasa da mutlu devam ediyor. Çünkü hayatta hiçbir şey Balayı veya evliliğin ilk günleri kadar tatlı değildir. Sonrasının yaşamı; kendinizi istediğiniz kadar zorlasanız da, tatlı ve tuzlu (y)anlarıyla devam eder. Eşim tuzu yemekte bile dengeli kullandı, fakat bana bıraksa yaşamın içine tuzu boca edebilirdim de. Evet, eğer evliliğim salt bana bırakılsa, hele ki bana benzer biri ile kurumsallaştırılmış olsaydım kesin eski günlerin mutsuz sayfalarını tekrar tekrar çevirmiş olurdum. Mutlu denecek evliliğimin gerçek mimari ahlaklı ve sabırlı duruş gösteren eşimdir. Bu nedenle Kadriye’yi hep Sevgili Annem’e ve Babaanneme’e benzetirim. Böylesi şanslı evlilik , Tanrının beni sevdiğinin bir işareti olmasına karşın hala onun hakettiği duruşu yakaladığımı söyleyemem. 28/7/1989’da “Güzel Atların Diyarı Kapadokya”ya doğru yola çıktık. Bu kapadokya'ya ilk gelişimizdi....
İkinci gelişimizde, Ihlara vadi tabanındaki Melendiz deresinde Sevgili Ayşe Sultan’ın hediye ettiği yüzüğü kaybettiğimi anımsadım hemen. Neymiş efendim, bizim Karadeniz derelerinde kayaların altındaki balıkları elle tutulurmuş. Bunu göstermek adına balıklara rüşvetim oldu adeta. Balıklar rüşvet deyyüp aldıklarını sanmıyorum, kesin Ihlara Vadi tabanında tarihe yeni bir materyal olarak bırakmışlardır. Tam 19 yıl geçti. Bugünlerde tesadüfen bulunduğunu düşünün. İlk etapta bilmem hangi uygarlığın kralının parmağındaki yüzük hayalleri kurulur!? Sonrasında anlaşılır, ama asla bana ulaşamaz.

Nevşehir’in, tarihi bir yapıda kurgulanmış Atatürk

bulvarı’ndaki Öğretmenevi’nde kalmış ve günlerce Güzel Atlar Diyarının gezmiştik. Gezerken de; Yaşar Kemal'in, Akçasazın Ağaları, Yusufçuk Yusuf adlı ikinci romanın ilk ve son cümlesindeki: "O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, (çekip) gittiler.” Sözlerini çağrıştırmıştı bende. Kimse alınmasın ama, o iyi insanlar, o güzel atlara binip gerçekten gitmişler. Kadişle bunu düşünmedik değil; kent içi gezisi esnasında; bir grup sarhoşun mekânı haline gelmiş ve ziyaretçilerin çıkmaya korktuğu Nevşehir Kalesinde yaşadıklarımızdan dolayı. Eski Rum evlerinin olduğu mahalleyi tırmanarak çıkmıştık, kaleye. Ulaşım zorluğu nedeniyle patika yolları tırmanarak çıkarken tepemize doğru nişan almış kayalıkların güven vermeyen duruşları bize hayli ürküntü veriyordu. Öğrendik ki burası afet bölgesi ilan edilmiş, sık-sık Kayılıkların düşmesi nedeniyle. Güneydoğulu insanlarımızın tehlikeyi göze alarak yerleştikleri bu Rum evleri boşaltılacakmış. İşte asıl tehlikeyi insanlar, bu tehlikeli tırmanıştan sonra yaşıyor. Tırmanırken kayalar, tırmandıktan sonra sarhoşlar.. Biz tarihi varlıklarımızı bu noktada bunlarla koruyoruz düşüncesiyle, birkaç görüntü aldıktan sonra; öfke harmanlaması bir duyguyla bizden önce çıkan grupla hemen aşağıya inmiş, kent’e teslim olmuştuk. Ama ne çare, o iyi insanlar güzel atlara binip gittiği için, güzel atlara binemeyip kalan iyi insanları aramak zorunda kaldık. Gördük ki o güzel atlara binip gidemeyin çok ama çok insan var. Yeter ki o insanlara senin de iyi insan olduğunu belli eden yaklaşımda bulun. Nitekim o’nu yaptık ve iyi insanı kaptık. Ama önce kısaca; Newyork gibi Yenişehir anlamına gelen Newşehir’in tarihsel varsıllığına kısaca değinelim: Nevşehir İli'nin MÖ 3000 yıllara kadar uzanan bir tarihi olduğu bulgulanmış. Anadolumuzun genel tarihsel konumu elbetteki Nevşehir’imiz için de geçerli. Bu nedenle tarih öncesi çağlardan beri yerleşmeye sahne oldüğunu en başta söyleyebiliriz.

Yöreye KAPADOKYA deniyor. Önce Kapadokya’ya bir değinelim. Nevşehir’in Kapadokya’daki konumuna….Bu günkü turistik Kapadokya’ya adını veren Kapadokya, Büyük İskender’in ölümünden sonra İç Anadolu’da kurulan krallığın adıdır. Başkenti, o zaman ki adı Mazaka olan bugünkü Kayseri’dir. Kapadokya Krallığı 1. bin yıl başında Roma İmparatorluğu’nun bir eyaleti olunca Mazakanın adı da Kayseri olarak değişmiş. Kayalık Kapadokya’nın tarihi ise muhtemelen Hititler ve Friglerin yer altı şehirlerinİ oymaları ile başlar. Roma döneminde kayalık yamaçlara sığınaklar ve mezarlar oyulmuş. Bizans döneminde ise Hıristiyan rahipler ve keşişler bu eski oyukları geliştirerek inziva hücreleri, kiliseler, manastırlar yapmışlar. Uçhisar’da da kiliseler oyulmuşsa da asıl olarak doğal kale oyularak gerçek bir kale haline getirilmiş…

Nevşehir Kızılırmak'ın güneyinde olup Hititler' in egemenliğine MÖ 2000 yıllarından sonra girmiş. Hitit Imparatorluğu MÖ 1150 yılında dağılınca Asurların etkileri Nevşehir 'e kadar uzandığı söyleniyor, tarihi belgelerde.. MÖ 7.yüzyılda, bütün Anadolu gibi İran (Pers) İmparatorluğuna katıldı.MÖ 333 yılında Makedonya İmparatoru Büyük İskender, İran imparatorluğunu yıkıp burasını kendi topraklarına katıyor. Bölge MÖ 1.yy' da Roma egemenliğini tanıdı. 1077'de Anadolu Selçuklu Devleti kurulunca, bu topraklar da Orta Asya'dan gelen Türk egemenliğine girmiş…

Hititler döneminde Kahve Dağı eteklerinde bulunan Nevşehir'in o günkü adi "NYSSA"dır. Osmanlı dönemin Nissa' nın yakınlarında MUSKARA adında bir köy kurulmuştur. Osmanlı Sadrazamı Damat İbrahim Paşa Muskaralı olup görevi aldığı yıllar arasında Muskara Köyü ve çevre köy kasabalarla geliştirerek yeni şehir anlamına gelen NEVŞEHİR adını alır. 20 Temmuz 1954 yılına kadar Niğde ilinin bir ilçesi olan Nevşehir bu tarihte il olmuştur.

Evet, O iyi insanlar’ın yerine, tarihi ve doğal değerleri rantları adına sorumsuzca kullanan kötü insanlar daha belirleyici olmuş, Nevşehir ve Kapadokya kırsalında. Gördük ki; o güzel atlar’ın yerini de; sahipsız yılkı atları almış. Ama biz yine “O iyi insanların olduğunu düşündüğümüz, güzel atlar diyarı Kapadokya”ya, tam dört yıl sonra (10/05/1995) bu sefer üç kişi olarak ikinci kez geldik. İlkinde gelme imkanı olmayan Ececan’ımız bu sefer yakaladığı imkani kullanarak bize katılmıştı. Hala aklım Melendiz deresine bıraktığım yüzükte… Suçu dereye atan suçlu ben, hiçbir suçu yokmuş gibi soğuk-soğuk akan Melendiz’i Ececanımıza göstererek yaşadığımız o anı anlatıyoruz.
Güzel atlara binemeyip gidemeyen o iyi insanların varlığını yadsımamıştık Nevşehir’de. Bunlardan biri ile tanıştık.. Mahmut Kara Kaya. Güzel insanın ikinci adı dikkatimi çekti. Acaba soyadı ile adı yer mi değiştirdi diye. Hayır! O iyi insanın ikinci adı Kara, soyadı Kaya. Adı Kara ama, kendisi asla kara değil. Dedim ya, O, Güzel atlara binemeyen iyi insanlardan biri. Ama biz o’nun arabasına bindik, çünkü belediye karşısında ‘Bizim Taksı’ durağında emekli bir Taksi sürücüsü(Oldum olası şu Şöfor sözcüğü bana itici gelmiştir. Babama Şöförlüğü yakıştıramadığımdan mı bilinmez, aşağılayıcı bir ifade şekli olarak zihnimde yer etmiş. Genellikle Sürücü sözcüğünü kullanırım ifadelerimde) olan Kara dayı ile anlaşmıştık. Bize Nevşehir ve çevresini gezdirecek. Gezeceğimiz yerleri kağıt üzerinde göstermek için, kaldığımız “Sun Öteli”n müşteri isim listesi sayfasını kullanıyorum. GEZİYOLUM’u yeni-yeni yazmaya başladığım için serde bir acemilik var. İlk notumu almak için Ötel’den müşteri sayfası koparmışım. Tabi ki sonraki yıllarda tam teçhizat yazmaya başladık…
Her neyse! Tam 11 yıl sonra, sahte hazine avcıları-nın elindeki deforme olmuş define haritası gibi duran müşteri isim listesinin üstünde çalışıyorum. Kara dayı kağıda kendi el yazması ile bir güzergah belirlemiş. Üzerinde gideceğimiz yerleri yazmış, yazmasına fakat okumakta güçlük çekiyorum, Define haritasını okur gibi zorluyor beni.
Çift kapılı Anadol taksisi ile yola koyulduk. ‘GEZİYOLU’muz başlamıştı artık.
Yolumuzun üzerindeki Açıksaray bizi adeta büyüledi. Gülşehir’e 3 km var. Açıksaray’ın kapısındaki Delidumrullar, biletimizi aldıktan sonra izin verdiler içeri girmemize. Tarifi imkansız bir görsellikle karşı karşıyayız. Kara dayı bir şeyler anlatıyor ama ben oralı değilim, çünkü kendimi toparlamaya çalışıyorum. Açıksaray Ören Yeri, tüf kayalar içine oyulmuş sayısız mekanları, Roma Dönemi kaya mezarları, 9. ve 10. yüzyıla tarihlenen kaya kiliseleri ile önemli bir piskoposluk merkeziymiş. Halk arasında "Haci Bektas Veli Mescidi" olarak adlandırılan mekanın mihrabının günümüze kadar korunmuş bir İslami yapı olması açısından dikkat çekmekte.Kareye yakın planlı mescidin batı kesiminde yüksekçe nişler(duvar içindeki oyuk, küçük ölçekli girinti. mum konur, vazo konur) yeralmaktadır. Bu ören yerinde bulunan mantar biçimindeki peribacalarının benzeri yoktur. Açıksaray Bilimkurgu dünyasına sürükledi bizleri. Ayrılırken hala etkisindeydik. Gülşehir’e geldik. O da ne!? Kızılırmak kesmez mi aniden önümüzü. Gülşehir’de karşımıza çıkacağını hiç düşünmemiştim. Ececan müthiş heyecanlandı. “Anne ne kaday çok su vay..” Hemen indik ve Köprü üzerinden Kızılırmak nehrinin sessiz akışını izlemeye koyulduk. Kim bilebilir ki; binlerce yıl binlerce uygarlığı selamlayan bu kızıl nehrin, hangi uygarlıklara hayat verdiğini, hangi uygarlıkların, hayatına son verdiğini?! Nehirlerin tarihi olur mu bilmem ama, nehirlerin tarihleri belirlediğini, uygarlıkları taşıdığı söyleyebilirim. Binlerce yıl taşıdığı uygarlıkların yorgunluğunu yaşayormuşça- sına yorgun ve dingin akıyor. Nice tarihler akmıştır geçtiği topraklarda, kimine hayat kimine ölüm getirerek. Akışıyla kimlerin yaşam akışını değiştirdiğini bilmek olası değil. Sürekli akacağını da kimse söyleyemez…. İlk kez, hem de Türkiye’nin en büyük nehrini ilk kez görüyordu Ececan. Heyecanla salladığı, iki elini ağzına kapatarak korku ile karışık hayretini belli ediyordu. Sakinleşir sakinleşmez sorularını peş-peşe sıralamaya başladı : “Bu kocaman kiyli su içiliy mi? Baba buyda yüzeysin mi sen?” Yerden aldığı taşları nehre atmaya başladı. Yorulunca: “ Baba taşlay boğuluy mu ?” Bir yandan Kara dayı, bir yandan biz Ececan’a cevap yetiştirmeye çalışıyor, diğer yandan da ben devreye girerek Kara dayıya Gülşehir hakkında sorular yöneltiyorum. Gülşehir’in de en az diğer ilçeler kadar Kapadokya Tarihsel zenginliğinden pay aldığını varsıl tarihsel duruşuyla belli ediyor. Gerçekten elimdeki Kapdokya kitabında Gülşehir’in tarihsel zenginliği diğer yörelerden aşağı kalmadığını okuyorum seyahat anında ve notlar düşüyorum: Nevşehir'e 20 km. uzaklıkta, Kızılırmak'ın güney kenarında yeralan antik adı 'Zoropassos' olan Gülşehir'in eski adı ise 'Arapsun'muş. Damat İbrahim Paşa'nın Nevşehir'e yaptığı imari, bir başka Osmanlı Sadrazamı Karavezir Mehmet Seyyid Paşa da Gülşehir'e yapara, 30 haneli Gülşehir'i bir külliye ile donatmış. Külliye cami, medrese ve çesmeden oluşmaktadır. Aziz Jean Kilisesi Gülşehir'in hemen girişinde yer alıyor. İki katlı olan Aziz Jean Kilisesi'nin alt katında kilise, şarap mahzenleri, mezarlar, su kanalı ve görevlilere ait mekanlar, üst katında ise İncil'den alınmış sahnelerle süslenmiş bir diğer kilise yer almaktadır.Alt kata ait kilisenin, Merkezi kubbesi çökmüş.

HACIBEKTAŞ:

Hacıbektaş’tayız. Sizi Büyük bir Hacıbektaş heykeli büyür ediyor girişte. Hacıbektaş Veli’nin sağ yanında kendisine yüzünü çevirmiş Aslan, sol yanında Bir Ceylan. Barışı simgeliyor. Evet Güçlü ile zayıfın sevgi ve hoşgörüye dayalı Barış’ı. Hacı Bektaş Veli'nin Hacım Köy'e (Suluca Karahöyük) gelmeden önceki ilçenin tarihini kısaca özetlemek gerekir: Tarihi kaynaklara göre, Hacıbektaş İlçesi XIII. yüzyılın ilk yarısında 7 hanelik küçük bir köymüş.. Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'ya ulaştığı tarihlerde Anadolu Selçuklu Devletinin kötü yönetimi sonunda Türk birlik ve beraberliği bozulma durumuna gelmiş. Anadolu Selçukluların 1243 yılında Moğollar tarafından yıkılması nedeniyle Hacıbektaş ve çevresi, Kırşehir, Nevşehir bölgesi Moğol hakimiyetine geçmiş. 7 hanelik Hacim Köy, Yunus Mukremin tarafından kurulmuş. 1541 yılında Niğde'ye bağlı bir nahiye merkezidir. 19.yüzyıl sonlarında ise Ankara vilayetinin Kırşehir sancağına bağlı bir nahiye merkezi konumuna geçirilir. Bakanlar Kurulu'nun 12.12.1947 tarih ve 21454 sayılı kararı ile 01.01.1948 tarihinde ilçe yapılarak Kırşehir iline bağlanmıştır.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Hacı Bektaş

Veli’ye yer vermiş ve düşüncesinin o dönemdeki etkinliğinden söz etmiştir. Ünlü düşünür Hacı Bektaş Veli'nin Suluca Karahöyük'e gelmesiyle buranın çehresi değişir, önemi artar. Dergahını burada kurması ve düşüncelerini buradan yayması Suluca Karahöyük'ün önemini gittikçe artırmış, felsefesi yurt sınırlarını aşmış. Hacı Bektaş Veli'nin ölümü ile, Suluca Karahöyük'ün ismi Hacıbektaş olarak değişir. Hacıbektaş daha sonra önemli bir tarih ve kültür merkezi haline gelmiştir. Daha sonra Kırşehir'in Demokrat Partiyi desteklememesi nedeniyle ilçe yapılınca 1954’de il yapılan Nevşehir’e bağlanmış. Şaka bir yana; Çilehanesi ile ünlü Hacıbektaş kent olarak tarihten gelen bir Çile deneyimine sahip sanki. Bölge halkı İslam Dinine mensup olup, ilçe merkezinin %90'ı Alevi Mezhebinden. Aşıklar, Akçataş, Anapınar, Çivril, İlicek, Kayı, Kütükçü ve Yenice (Engel)köylerinde Aleviler yaşıyor. İlçe ve köylerinde Türkçe konuşulur, azınlık yoktur. Halk tamamen Anadolu Türk gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Konuk sever ve müziğe düşkündür. İlçenin bugün hala ayakta kalan tarihi yapılarından Hacıbektaş Veli Dergahı, Kadıncık Ana Evi, Bektaş Efendi Türbesi Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetinde olup Kültür Bakanlığı, Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğünce müze olarak kullanılmaktadır. Karahöyük kazılarından çıkan eski çağlara ait eserler ise Arkeoloji ve Etnografya Müzesinde sergilenmektedir.

Hacı Bektaş Veli'nin 13.yüzyıldan itibaren yaşam bulan felsefesi günümüzde de geçerliliğini koruyorsa, O’nun evrensel özler taşıdığını söylemek abartı olmasa gerek. Düşüncelerinin ışığını; şiirleriinde ve özdeyişlerinde; hakkında anlatılan söylencelerin satır aralarında hala evrene yayılıyor. Söylem şekli olan şiir ve özdeyişlerinde, anlatılarının satır aralarında; Hacı Bektaş Veli'nin, sevgi, eşitlik, tanrı, din, paylaşım, hoşgörü, bilim, eğitim gibi kavramlara bakışını yakalıyoruz. Felsefesini insan sevgisi, hoşgörü, paylaşım ve toplumsal eşitlik ilkeleri üzerine oluşturduğunu görüyoruz. İşte o’nu evrensel kılan bu kimlikleridir. Doğadaki canlıların en güçlüsü, yırtıcısı aslanla en narin, en zarif ve mazlumu ceylanı bir arada kucaklamış, "Benim Kâbem insandır" demişti Hacı Bektaş.

Hacı Bektaş Veli’nin, Hoca Ahmed Yesevi Dergahı’ndaki eğitim ve öğrenimini tamamladıktan sonra; 12. ve 13. yüzyılın savaş ve kargaşa ortamında, barışın simgesi olan bir güvercin görüntüsüyla Anadolu'ya geldiği söylencesi oldukça anlamlıdır. Anadolu’ya geldiğinde, mazlumun ve yoksul Anadolu halkının safında yerini alan, bir süre Amasya’da Baba İlyas'la birlikte hizmet veren Hacı Bektaş Veli; daha sonra güvercin donunda Sulucakarahöyük’e, bugünkü Hacıbektaş ilçesine yerleşerek, Anadolu insanının yaşam biçimleri, inançları ve kültürel değerlerinin sentezinden oluşturduğu, Anadolu Alevi ve Bektaşi inancını ve yaşam felsefesini burada yeşertmiştir. Hacı Bektaş Veli'nin, savaş yerine barışı; düşmanlık yerine dostluğu; kin yerine sevgiyi ve hoşgörüyü benimseyen, hümanist bir anlayışa sahip olduğunu görmekteyiz.

Bir çok medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan Anadolu; 13.yüzyıldan itibaren, Hacı Bektaş Veli'nin "düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu", "nefsine ağır geleni kimseye uygulamayınız" , "eline, beline, diline sahip ol" , "yetmişiki milleti bir gör" anlayışı ile yoğrulur. "Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur" diyen Hacı Bektaş Veli; öğretisinin temel ilkelerini oluşturan bu dizeleriyle, günümüz insanının ulaşmaya çalıştığı hedeflere işaret ettiği anlaşılmaktadır.

Hararet nardadır, sac'da değildir,

Keramet baştadır, tac'da değildir,

Her ne arar isen, kendinde ara,

Kudüs'te, Mekke'de, Hac'da değildir.

diyen Hacı Bektaş Veli, her şeyi insanda arayan; Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta bulan anlayışıyla, sevgi ve bilim o’nun adeta evrensel kimliğinin temel ilkesi olmuştur. Hacı Bektaş Veli’ye duyulan ilgi, saygı ve sevgi, Alevi-Bektaşi öğretisinin temelini oluşturan İnsan-Tanrı-Doğa sevgisine dayanan hümanist yaşam felsefesi ve öğretisinden kaynaklanmaktadır. O'nun anlayışında dinin kaynağı tanrı korkusuna değil, tanrı sevgisine dayanır. "Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır", " kadınları okutunuz", " okunacak en büyük kitap insandır" diyen Hacı Bektaş Veli, inancı hurafelerden arındıran; akla, mantığa ve sevgi temeline dayandıran; kadın ve erkek eşitliğini savunan ve döneminde Hatun Ana (Kadıncık Ana) önderliğinde kurulan Anadolu Bacıları teşkilatına büyük destek veren bir düşünce adamıdır. Halk kültürüne ve eğitimine önem veren; üretimde ve paylaşımda sosyal adalet ilkesini benimseyen; "insanın alnı açık ve cesur dolaşması için her şeyden önce adaletli olması gerektiğini" savunan bir düşünürdür. "Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız!" diyen Hacı Bektaş Veli; Anadolu’nun sosyal, siyasal, ekonomik, etnik ve dinsel yapısını dikkate alarak, sevgi ve hoşgörü kültürünün temellerini atmıştır. Uygarlıklar beşiği Anadolu’nun zengin kültür mozaiğini, bozmadan; parçalamadan; farklılıklarıyla; sevgi ve hoşgörü temelinde bir araya getirerek ve tasavvufla yoğurarak, Anadolu Alevi ve Bektaşiliği'nin doğmasına öncülük etmiştir. Farklı dillerden, farklı kökenlerden ve kültürlerden gelen insanları bir bilen; ceylanla arslanı dost olarak kucaklayan, bu anlayıştır. Bu anlayışın, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinde ifade edilen düşüncelerin temeli olduğu; günümüz insanının, hala bu anlayışa ulaşma çabası içinde olduğu yadsınamaz.

HACI BEKTAŞ VELİ MÜZESİ:

Bugünkü mimari yapının çekirdeğini teşkil eden ve Hacı Bektaş Veli zamanında yapılan Çilehane'ye, (KIZILCA HALVET) 14.yüzyıldan itibaren eklenen bina ve yapılarla, 16. yüzyılda Hacı Bektaş Veli Dergahı tamamlanmıştır. Ayrıca Hacı Bektaş Veli Dergahı ve Türbesi, 1807 yılında padişah IV. Mustafa, 1862 yılında Abdülaziz ve 1895 yılında da II. Abdülhamid tarafından tamir ettirilip, zaman zaman yapılan değişikliklerle bugünkü halini almış. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce 1958-1964 yılları arasında büyük bir kısmı restore edilen Hacı Bektaş Veli Külliyesi, 16 Ağustos 1964 tarihinde Hacı Bektaş Veli Müzesi olarak açılmış.

Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan yasa ile Hacıbektaş'ta bulunan Hacı Bektaş Veli Dergahı da kapatılmış. Hacı Bektaş Veli Dergahında bulunan eserler, Milli Eğitim Bakanlığı Müzeler Genel Müdürlüğü'nce gönderilen bir heyet tarafından saptanarak, önemli ve taşınabilir durumda olanları Ankara Etnografya Müzesi'ne götürülmüştür. Götürülen bu eserler, 1964 yılında açılan Hacı Bektaş Veli Müzesinde sergilenmeye başlanmıştır.

Hacıbektaş veli müzesi: “ Birinci Avlu(Nadar avlusu): İkinci avla(Dergah avlusu): (İkinci Avlu'da havuz ve Arslanlı Çeşmeden başka, Tekke Camii, Aş Evi, Mihman Evi, Kiler Evi, Meydan Evi ve Dedebaba köşkleri bulunmaktadır), Aş evi, Cami, Mihman evi(konuk evi), Meydan evi, Kiler evi, Üçüncü avlu, Pir evi, Çilehane(Kızılca halvet): (Burada, HALVET denilen tenha ve kapalı bir yer bulunmaktadır . Burası Tanrıya tapınmak için kapanılan hücredir.), kırklar meydanı, HACI BEKTAŞ VELİ TÜRBESİ: (Kırklar Meydanı'na girişte sağ tarafta bulunan kapıdan Hacı Bektaş Veli Türbesi'ne girilir. Türbe, Hacı Bektaş Veli mimari manzumesinin tibik özellik gösteren kısımlarından birisidir. Kare bir plana sahip türbenin ortasında, Hacı Bektaş Veli'nin, yüksek sandukası bulunmaktadır.), Güvenç Abdal Türbesi ve Balım Sultan Türbesi bölümlerinden oluşmaktadır.”

Saat 13 sularında Hacıbektaş’tan ayrılıyoruz. Kızılırmağa son kez el sallıyarak, Gülşehir’den, Açıksaray’dan geçerek Karaçaşar’a yöneldik. Kapadokya tüm dokusuyla bir tarih. Canlısı, cansızı sizi gizemli bir atmosfere taşıyor.

Asırlardır doğal ve kültürel zenginlikleriyle, uygarlıkların beşiği olan Nevşehir aynı zamanda, değişik din ve inançların da buluşma noktası olmuştur. Bu doğal ve tarihi doku, insanları her zaman etkileyerek, korunması gereken bir miras olarak günümüze dek gelmiştir. Güzel Atlar Diyarının doğası ve doğanı ile korunması için, yaşamsal projelere gereksinimi var. Özellikle katı atıkları Kapadokya’ya hayat veren ırmaklarından uzak tutulması veya arıtma tesislerini içeren projelerin uygulanması gerekir.

Kapadokya bölgesi salt Nevşehir ve çevresinden oluşmuyor. Bölge Aksaray Ihlara Vadisi, Nevşehir Göreme Milli Parkı ve Yeraltı Şehirleri, Kayseri Soğanlı Vadisinden meydana gelir. Biz sadece Aksaray ıhlara vadisi başta olmak üzere Nevşehir ile birlikte çevrelerini gezeceğiz. Kapadokya adının Farsça Katpatuka’dan geldiği ve “Güzel Atlar Ülkesi” “iyi koşan cins atlar bölgesi” anlamına geldiği söylenir.

Bu ‘Güzel Atlar Ülkesi’ni, iyi koşan yerli ürün Anadol taksı ile ‘GEZİYOLU’muza katmaya çalışacağız. Üzümü ile ve taş yapısıyla ünlü Gülşehir’in Karacaşar beldesindeyiz. Gülşehir'in 6 km güneybatısındadır. 1967 yılında kasaba olmuştur. Karacaşar bazaltik taşların bulunduğu bir alanda kurulmuştur. Halkın cingi taş dediği taştan evler yapıldığı için Karacaşar ismini vermişlerdir. Halk tarım, bağcılık ve hayvancılıkla geçimini sağlar.

Nevşehirden çıktık yola baktık sağa sola bir de ne görelim, Niğde yolunda!? Sırtını koca bir kayaya yaslamış Göre beldesi çıkmasın mı karşımıza. Tepeler doğru çıkarken yol kıyısında harap edilmiş o tarihi taş evler bizleri hüznün dik yamacına sürükler oldu adeta.Evet, içimizi bürktü. Tarihi dokuya hiç mi saygımız yok? Güvercinlik Beldesi bir harika! Önce antrparantez açarak Peri Bacaları ve benzer oluşumların nasıl meydana geldiğini kısaca işleyelim. Hem elimdeki Mehmet Ali Birant’ın Kapadokya Kitabını okuyor, hem Kara dayi’yi dinliyorum, insanı gizem ötesinin esrarlı labirentlerine sürükleyen muhteşem görüntülerin gizemini yakalamak için: “Oluşum 60 milyon yıldır sürüyormuş. 60 milyon yıl önce, üçüncü jeolojik devirde Toroslar yükselmiş, kuzeydeki Anadolu platosunun sıkışmasıyla yanardağlar faaliyete geçiyor. Erciyes ve Hasandağı ile ikisinin arasında kalan daha küçük Göllüdağ lavlar püskürtünce, Platoda biriken küller yumuşak bir tüf tabakası oluşturmuş. Tüf tabakasının üzeri yer yer sert bazalttan oluşan ince bir lav tabakası ile örtülmüş. Bazalt çatlayıp, parçalara ayrılıyor. Yağmurlar çatlaklardan sızıp yumuşak tüfü aşındırmaya başlıyor. Isınan ve soğuyan hava ile rüzgarlar da oluşuma katılınca, sert bazalt kayasından şapkaları bulunan koniler oluşuyor. Bu değişik ve ilginç biçimli kayalara halk bir ad yakıştırdı. Peribacası dedi. Bazalt örtüsü olmayan tüf tabakaları ise erozyonla vadilere dönüştü, ilginç şekilli kanyonlar oluştu. İnsan eli, emeği ve duygusu işe koyuldu. 9-10 bin yıl öncesine ait yerleşimlerden ilk Hristiyanların kayalara oydukları kiliselere, büyük ve güvenli yeraltı kentlerine kadar uzun bir dönemde bir büyük uygarlık oluşturuldu.”

Evet önce nereye?! Tabi ki Kapadokya denince ilk akla gelen ve hemen hemen onun la özdeşleşen, hatta o’nu aşan İhlara vadisine(11/05/1995) .

İHLARA VADİSİ

Hasandağı ve Melendiz Dağ Zincirini izleyerek; Melendiz Çayı’nın meydana getirdiği 14 km uzunluğunda İhlara vadisindeyiz. Vadinin yüksekliği yer yer 100 -150 m.dir. 400’e yakın basamaktan inerek vadi tabanına ulaşılıyor. Ececan çok heyecanlı. Kadiş, daha önce görmemize karşın yine heyecanlı. Kara dayı Ececan’ı hiç bırakmıyor. Onlar bizden önce vadiye indi. 400 basamaklı merdivenin zirvesinden görüntülerini alıyorum. O küçük ellerini öpücük öpücük yapıp Vadi tabanından bize doğru gönderiyor. Ihlara vadisi kiliselerindeki süslemeler 6.-13. yüzyıllar arasını yansıtmaktaymış ve Göreme’dikelerin aksine fresklerde kullanılan renkler ağırlıklı olarak sarı ve tonları; Göreme’deki fresklerde mavi, turkuaz, kırmızı da kullanıldığını rehber’in yüksek sesinden duyuyorum. Duymak beni de daha önce görmeme karşın heyecanlandırıyor.

Aksaray’a 40 km. uzaklıktaki Ihlara Vadisi, Hasandağı’ndan çıkan bazalt ve andezit yoğunluklu lavların soğumasıyla ortaya çıkan çatlaklar ve çökmeler sonucu oluşmuş. Hasan Dağı volkanının püskürmesine neden olan tektonik hareketler sonunda çevre yüzeyini geniş bir volkanik tabaka kaplamış. Aynı hareketler sırasında kalkerin basınç ve sıcaklık etkisiyle yarattığı kırık hattan fışkıran doğal sıcak su, Yaprakhisar ve Ihlara arasında bulunan Ziga Kaplıcaları’nda görülebilmektedir. Çevrenin yapısal karakterini derinden etkileyen volkanik püskürme sonucu oluşan tüf taşları, rüzgar, erozyon ve diğer doğa etkenleri ile aşınmış, Selime ve Yaprakhisar’da değişik görünüm ve renklerde, yukarıda değindiğim gibi, Peri Bacaları’nı yaratmış. Tektonik hareketler, bazı yerlerde yumuşak tüfün, bazı yerlerde gri, yeşil ve kahverengi tonlarının hakim olduğu ve iri tanelerle ufalanan kayaların kapladığı alanları çöküntüye uğratmış. Ihlara Vadisi boyunca uzanan Melendiz Çayı’na ilk çağlarda Kapadokya ırmağı anlamına gelen “Potamus Kapadukus” denilmekteymiş ( Elimdeki seyyar kaynaklara göre. Yöreyi sevgili kızımıza iyi tanıtacağız ya, her gittiğimiz yerde bir kaynak bulmuşuz. Elimiz kaynak dolu anlayacağınız..), Melendiz Çayı da bu tür çökmenin sonucu oluşan kanyon vadinin tabanını oyarak daha büyük bir derinlik kazandırmış. Vadiyi ikiye bölerek akan Melendiz Çayı, Aksaray yakınlarında Uluırmak adını alarak Tuz Gölü’ne dökülmektedir. 14 km.uzunluğundaki vadi Ihlara’dan başlayıp, Selime’de son bulmaktadır. Vadinin yüksekliği yer yer 100 -150 m.dir. Vadi, cennetten derin bir çizgi izlenimi uyandırarak, insanı adeta büyülüyor. Evet cennetin derin bir izdüşümü gibi..Ihlara vadisi jeomorfolojik özelliklerinden dolayı keşiş ve rahipler için uygun bir inziva ve ibadet yeri olmuş. Vadi boyunca kayalara oyulmuş sayısız barınaklar, mezarlar ve kiliseler bulunmaktadır. Bazı barınak ve kiliseler yeraltı şehirlerinde olduğu gibi birbirine tünellerle bağlantılı olduğunu söylüyor Kara dayı.
Vadi içerisinde 105 kilise bulunmaktadır. Bunların başlıcalar; Eğritaş Kilisesi, Ağaçaltı (Daniel)Kilisesi, Sümbüllü Kilise, Yılanlı Kilise, Kokar Kilise, Pürenliseki Kilisesi, Eskibaca Kilisesi, Saint Georges (Kırkdamaltı) Kilisesi, Direkli Kilise ve Ala Kilisesi’dir.
Ağaçaltı Kilisesi:
Ihlara Vadisi içerisinde, vadiye giriş merdivenle-rinin güney kısmında yer almaktadır. Zengin bitkisel ve geometrik motiflerle süslenmiştir.
Kilise IX.- XI. yüzyıllar arası yapıldığı söyleniyor. Freskolarda(yaş sıva üzerine boyalarla yapılan duvar resmi), vahiy, ziyaret ve doğum, Mısır'a kaçış, Hz. İsa'nın vaftizi ve Hz. Meryem'in ölümü işlenmiştir. Kubbede ise, göğe çekiliş sahnesi yer alır.

Kokar Kilise:
Kilise IX.yüzyılın sonlarınin ürünü olduğu sanılmaktadır. Kilise içerisinde Deesis, Müjde, Ziyaret, Bakireliğin ispatı, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Vaftiz, Üç yahudi gencin fırında yakılması, Mısır’a kaçış, Son yemek, İhanet, İsa çarmıhta, Kadınlar boş mezar başında, İsa’ nın göğe yükselişi, İsa’ nın Gömülmesi, Pentakost ve aziz tasvirlerini içeren freskolar bulunmaktadır.

Yılanlı Kilise:
Kuzey duvarının içinde keşiş mezarları yer alır. Batı duvarındaki yılanların saldırısına uğramış dört çıplak günahkar kadınla ilgili sahneden dolayı kiliseye bu ad verilmiştir. Sekiz yılanın saldırısına uğrayan birinci kadına ait kitabe tahrip olduğundan suçu anlaşılmamaktadır. Yılanlar ikinci kadını çocuğunu emzirmediği için göğsünden, üçüncü kadını yalan söylediği için ağzından, dördüncü kadını itaat etmediği ve söz dinlemediği için kulaklarından ısırmaktadırlar.
Yılanlı Kilise IX.yüzyılın yapısı.

Sümbüllü Kilise:
Manastır mekanları iki kat halinde kaya kütlesine oyulmuş. Kadriye ve Ececan beni aşağıda beklerken; Ali Dinçer ve eşi dünyaca ünlü yıldız İbrahımova geldiler. Onlar sohbet ederken ben Kilise’nin ikinci katından etrafı görüntülemeye çalışıyorum. Ececan sürekli bağırıyor yanıma gelmek için. Yıldız hanım ve kız kardeşi Ececan’ı da yanımıa getirdiler. Ancak sustu o zaman.
Aziz tasvirleri Kapadokya ve Bizans tipinden çok ayrıdır. Göreme ve diğer kiliselerde rastlanmayan özellikler ve ifadeler vardır. Bütün resimlerde İncil sahnelerinin sembolik bir üslupla gösterildiği dikkati çekmektedir.

Eğritaş Kilisesi:
Büyük bir tapınak ve vadinin en eski yapılarından olduğu anlaşılan kilisenin Meryem'e ithaf edildiği, doğu duvarındaki bir kitabede belirtilmiştir. İki melek arasında oturan İsa, iki melek ve altı piskopos arasındaki Meryem, Hz. Yusuf'un rüyası, Mısır'a kaçış, vaftiz, Kudüs'e giriş gibi tasvirlerin yer aldığı fresklerin oldukça yıpranmış olmalarına karşın, boyaları günümüzde de renkli ve canlıdır.
Eski kiliselere sonradan bazı Bizans tipi resimler de ilave edilmiştir. Bu davranış, XI.yüzyılda Selçukluların bölgeye gelmesiyle son bulur. Fakat bölgedeki dini hayat devam etmiş, 1924’deki nüfus mübadelesiyle de son bulmuştur.

14 km. uzunluğundaki Ihlara Vadisi'nin ortalama ancak 4 kilometresi gezilebiliyor. Kaynaktaki bilgileri yaşamak için , öncelikle, seyir terasından genel panoramaya bakıyor, sonrasında cennet vadisi kanyonun kalbine iniyorsunuz.. Tabelaları izlemek zorundasınız, neyin nerde ve ne olduğunu öğrenmek için. Bölge havası insana enerji veriyor olmalı ki, yorgunluk hissetmiyorsunuz. Köylülerin kanyon içindeki tapulu arazilerinde sebze yetiştiriliyor. Bu enfes sebze bahçeleri; dere yatağına dağılmış olan farklı, ama etkileyici tonlardaki yeşilli ağaçlar; Akasya, söğüt, çitlenbik, kavak, badem, ceviz ve şamfıstığı ağaçları ile kuşburnu çalıların yarattığı, kışkırtıcı güzellikteki koku ve görünüşler arasında izliyorsunuz. Bu doğanın büyüleyn ambiansını; . Melendiz Çayı'nda ötücü kuşlarının su sesine karışarak verdikleri doğa konseri eşliğinde izliyorsunuz. İbibik, yabani, güvercin, bıldırcın ise doğa konserinin diğer vokalistleri.. Çayda alabalık, karabalık ve sazan da var. İşte bunlar idi, sevgili kayınvalidemin hediye yüzüğünü benden yıllar önce kapan, hala geri vermeyenler. Yöre halkı salt bunlar için değil, kışın da vadiye gelen keklik ve tilkiler için av yaptıklarını söylüyor Kara dayı. Vadinin zaman zaman daralan boğazlarında hala göz bile değmemiş yer altı kiliselerine de rastlanıyormuş. Üç katlı olarak inşa edilen kiliselerin ilk katları Melendiz Çayı'nın getirdiği alüvyonlarla dolmuş. Gezilebilen kiliselerin ikinci ve üçüncü katları görülebiliyor. Bir kısmı ise, yıkılmış ve tahrip olmuş. Göçük altında kalanlarla vadi 105 kiliseye sahip iken, günümüzde 15 kilise kalmış. Bilim kurgu filmlerinin sahnelerini yaşar gibisiniz. Çünkü; Belisırma Vadisi, Yaprakhisar, Selimiye, Kervan yolu, 300 basamak ve kiliseler, yörenin ilginç yeryüzü şekli ve jeolojik yapısı sizi adeta bir başka gezegene taşıyor. Çevreniz yöre çocukları ile doluyor. Kiliseleri gezdirmeyi ve rehberlik yapmayı iş edinmiş çocuklar, ısrarcı tutumlarını sürdürüyorlar. Öğrenci olduklarına duyarlı davrandığınızda, bir anda herkesin öğrenci olduğunu görüyorsunuz. İşte o noktada sıkıcı oluyorlar. Sürekli etrafı görüntülemeye çalışıyorum. Sık sık konu mankeni misalı Ececan’a poz verdirmeye kalkmam da ayrı bir sıkıntı yaratmıyor değil.

İlkbahar’ın son ayı Mayısın ve Ihlara’nın ortasındayız. İlkbahar nöbetini Yaz’a bırakmanın hazırlığını yapıyor. Doğayı çiçeklerle süslemiş. Meyve ağaçlarını meyvelerle, üzüm kütükleri, sebze bahçelerini yeşil tonlara bezemiş. Vadide Güneşin altını yakmış, Yaz sıcaklarını tüm Kapadokya’ya yaymak için.

Ihlara vadisiniden çıkıyoruz yavaş yavaş. Saat 14.45. Belisırma köyünün içinden geçiyoruz. 14 km boyunca, 26 kıvrım yapıyormuş melendiz çayı. Bizim kaç kıvrım yaptığımızı saymak olası mı? İki yamaçta sıralanmış sağlı, sollu oyulmuş kayaların arasında büyük bir sessizlik içinde yolunuza devam ederken, inişteki tabelada. Direkli Kilise, Pillareo Church, Bahattin Samanlığı (Kilise Bahattin's) Strow-yard yazıyor. Köy bomboş. Belisırma'dan çıkıp Ihlara yolu üzerinde ilerlerken, ilginç yeryüzü şekilleri ile karşılaşıyorsunuz. Bölgenin jeolojik yapısının örnekleriyle göreceğiniz köyler ve vadinin oluşumunda başrolü oynayan Hasan Dağı, tüm görkemiyle yol boyunca size eşlik ediyor. Sivri uçlu şapkasız dev Peri Bacaları, volkanik kayalar ve yükseklikleri farklı yerlerdeki yerleşim birimleri de turistlerin dikkatini çekiyor. Din ve kültür zenginliğinin yoğun olduğu Selime ve Yaprakhisar yolunda aracımızı yol kenarına park ediyoruz.Hasan dağı başındaki beyaz tacıyla ve tüm görkemi ile karşımızda. Aksaray İli'nin 30km. kadar G.G.D. yönünde simetrik bir huni şeklinde yükselen, sönmüş bir volkan dağı olan Hasan Dağı; ismini, târihte o yörede yaşamış bir evliyâ olan Hasan Dede'nin ölümünden sonra mezarının bu dağın zirvesine konmasıyla aldığını söylüyor Kara dayı. İç Anadolu bölgesinin en görkemli dağlarından biri olarak kabûl edilmesi, çevresinde ondan daha büyük dağların bulunmamasından kaynaklanıyor olmalı. Zirvedeki krater çukuru dağa uzaktan bakıldığında dâhi çok net bir şekilde görülebilmektedir. Sönmüş bir “küme volkan” olan Erciyes Dağındaki volkanik patlamaların 30 milyon yıl önce başladığı, Erciyes'ten çıkan küllerin rüzgârla kilometrelerce uzaklara taşınarak, Hasan Dağı ile birlikte, Kapadokya bölgesindeki peri bacalarını oluşturduğunu söylüyor Kara dayı. Bilmiyor tabi ki ben daha önce elimdeki kaynaklardan bunu okuduğumu. İşte böylesi devasa dağın eteğinde dinleniyoruz. Ececan belini dizlerinden kırmış yerdeki delikten fare yakalamaya çalışıyor, Hasan Dede’nin eteklerinde.Ogün fareden korkmayışından belliydi Ececan’ın, bugün fareyi görünce sandalyeye çıkmayanların safına katılacağı.

Krater Gölü Narlı Göldeyiz. İnsana ürküntü veren gizem ötesine taşıyan doğal oluşumları aşarak göle ulaştık. Bekçiden izin alarak gölün tabanına dek indik. Bana göre Meteor taşının oluşturduğu bir göl da olabilir. Yöre volkanık özellikler taşıması nedeniyle bu adı da almış olabilir diye bir ukalalık yapmış olmayayım, ama pek de krater ağzına benzetemedim. Fazla zaman kaybetmeksizin yola koyulduk;Yeraltı şehirlerine doğru

Kaymaklı, Derinkuyu, mazı, Tatların ve Özkonak deyince tabiî ki yer altı şehirleri akla gelir. Önce Tatların’a uğrayacağız:

Tatlarin:

Nevşehir ili, Acıgöl ilçesinin 10 km. kuzeyinde, Tatlarin kasabasının 'Kale' olarak adlandırdığı tepesinde yer alır. Yeraltı şehri ilk olarak 1975 yılında tespit edilmiş, 1991 yılında ziyarete açılmıştır. Tatların Barajını geçiyoruz. Kapadokya adeta barajlar marketi gibi. Mamasun, Damsa, Akköy ve Değirmen barajları yörenin doğal ihtişamına yapaylıklarıyla adeta zenginlik katıyorlar. Kale mevkiinde yeraltı yerleşimlerinin dışında pek çok kilise bulunmakta, ancak bunların büyük bir bölümü doğal nedenlerle yıkılmış. Asıl giriş kapısı yıkılmış olan yeraltı şehrine batı yönündeki iki mekan sayesinde girilebilmektedir. Yeraltı şehri, oldukça geniş alanlara yayılmış, ancak küçük bir kısmı temizlenebilmiştin Halen iki katı gezilebilmektedir.

Mekanların büyüklüğü, erzak depolarının sayısının ve kiliselerin çokluğu normal bir yeraltı yerleşiminden ziyade askeri garnizon ya da manastır kompleksini akla getiriyormuş kaynaklara göre. Ben pek getiremedim. Uzmansızlığımıdan olsa gerek. Girişten 15 metre uzunluğundaki kavisli bir koridor vasıtasıyla dikdörtgen planla geniş bir mekana ulaşılıyor. Girişteki 1.5 metre çapında ortası delikli bir sürgü taşı bu mekanın giriş çıkışını kontrol altına alınmasını sağlamakta. Sağ taraftaki nişin içinden aşağıya doğru oyulan ve halk tarafından 'Zindan' olarak adlandırılan mekanda 3 iskelet bulunmuş. Tuvaletin de yer aldığı bu ana mekanın sağ tarafında kiler/mutfak bulunmaktadır Bu alanın Roma Dönemi'nde mezarlık alanı, Bizans Dönemi'nde de kiler olarak kullanılmış. Çünkü bu odadaki nişler, yöredeki Roma Dönemi kaya mezarlarındaki -ölülerin yatırıldığı nişlerden farksızdır. Ancak daha sonraki dönemlerde bu nişlerin tabanları oyulmuş ve içine erzak konulmuş. İkinci girişte ahır yeralıyor. Daha önce erzak deposu olarak kullanılmış. Geniş mekan sütunlarla desteklenmiş(Burayı anladım çünkü sütünlür karşımda). Tabanında beş adet ambar bulunmaktadır. Tavan kısmında yeraltı yerleşiminin başka mekanlarına ulaşılabilen havalandırma bacası yer alır. Birinci büyük mekan ile ikinci büyük mekan dar bir koridorla birbirine bağlanmış. Zikzak biçimli bu koridorda tuzak ve bağlantıyı kesen sürgü taşı bulunmaktadır.

Tüm bu labirenti tabiî ki salt ben gezdim. Ececan ve Özellikle Kadiş bu labirentten ürktüler.

Derinkuyu:

Nevşehir-Niğde karayolu üzerinde Nevşehir'e 29 km. uzaklıktaki Derinkuyu’dayız. Saat 15.30. Derinkuyu yeraltı şehrinin derinliği yaklaşık 85 m.'dir. Bu yeraltı şehri bir yeraltı şehrinde bulunan tüm özelliklere sahiptir. (ahır, kiler, yemekhane, kilise, şırahane v.s.) Ayrıca 2. katta misyonerler okulu bulunmaktadır. Geniş bir alan olan okulun tavanı yeraltı şehirlerinde pek rastlanmayan beşik tonoz ile örtülüdür. Salonun solundaki mekanlar çalışma odalarıdır. Yeraltı şehrinin 3 ve 4. katlarından sonra merdivenle doğrudan doğruya derinlemesine inilmekte ve alt katta bulunan haç planlı kiliseye ulaşılmaktadır.Yeryüzü ile bağlantısı bulunan 55 m. derinliğindeki havalandırma bacası, aynı zamanda su kuyusu olarak da kullanılmaktadır. Alt kata kadar uzanan kuyulardan her kat yararlanamaz, ayrıca istila anında zehirlenmeyi önlemek için bazı kuyuların ağzı yeryüzü ile bağlantısızdır. 1965 yılında açılan Derinkuyu Yeraltı şehrinin halen yüzde onu gezilebilmektedir.


KAYMAKLI:

Saat 17 .Nevşehir'e 19 km. uzaklıkta, Nevşehir-Niğde karayolu üzerindeki Kaymaklı’dayız. Anlatılması zor bir görsellikle iç-içeyiz. Hayretler içindeyiz demek doğru olur. 1964 yılında ziyarete açılan yeraltı şehri Sadece Kadriye ve Eccan’ı değil beni de ürpertiyor., Şehir 'Kaymaklı Kalesi'de denilen yerin altında . Antik adı 'Enegüp' olan Kaymaklı köyünde halk, evlerini yeraltı şehrinin yüze yakın tünelinin etrafına yapmıştır. Yöre halkı halen avlulara açılan bu tünellerden geçerek yeraltı şehirlerinin uygun mekanlarını kiler, depo, ahır olarak kullanmaktaymış. Kaymaklı yeraltı şehri Derinkuyu Yeraltı Şehri'nden gerek plan, gerekse kuruluş yönünden farklıdır. Pasajlar dar, alçak ve eğimlidir. Halen 4 katı açığa çıkarılmış, mekanlar daha çok havalandırma bacalarının etrafında toplanmış.

Yeraltı şehrinin 1. katında ahır yeralmaktadır. Bu mekanın küçüklüğü yeraltı şehrinin henüz temizlenmeyen alanlarında da ahırların var olması gerektiğini gösteriyor. Ahırın solundaki sürgü taşlı bir geçit vasıtasıyla kiliseye geçiliyor. Bu koridorun sağ tarafında günlük yaşam yeri olarak oyulmuş odalar bulunmakta.2. kattaki kilisede vaftiz taşı, kenarlarda ise oturmaya yarayan platformlar yer alıyor. Bu kattaki mezarlık alanının kilisenin hemen yanında olması dini özellikleri olan kişilere ait olduğu fikrini güçlendiriyormuş. Bu katta ayrıca oturma mekanları da mevcuttur.Yeraltı şehrinin en önemli mekanları 3. kattadır. Bu miktarda erzak depoları, şırahaneler ve mutfakların bulunduğu bu kattaki çok çukurlu andezit taş oldukça ilginçtir. Son araştırmalar neticesinde bakır cevherini öğütmede kullanıldığı anlaşılmıştır. Bu taş dışarıdan getirilmeyip yeraltı şehrinin inşası esnasında açığa çıkan tüflerin altındaki andezit lavlarındanmış. İhtiyaç duyulduğu için işlevine uygun olarak 57 adet kırma ezme çukurları açılmış. Yaklaşık 10 cm. boyutundaki bakır cevheri kırma çukurları içine konur, Kırma taşı ile kırılarak ergitmeye hazır hale getiriliyormuş. Kaymaklı Yeraltı Şehrine getirilen bakır büyük Aksaray-Nevşehir arasındaki bir ocaktan getirildiği söyleniyor. 4. Katta yeralan şırahanelerde bol miktarda erzak depolarının ve küp yederinin bulunması bu yeraltı şehrinde yaşayan halkın düzenli bir ekonomileri olduğunu gösterir. Yeraltı şehri henüz tam olarak temizlenmemesine ve sadece 4 katının açığa çıkarılmasına rağmen, bölgenin en büyük yeraltı yerleşimlerinden biri olduğu kesindir. Çünkü küçük bir alana yayılan erzak depolarının sayısı gözönüne alındığında burada çok sayıda insanın yaşamış olabileceği ihtimalini güçlendir-mektedir. Kadriye ve Ececan burayı kimsi olsa da gezdiler. Yer altından çıkınca yer üstüne derin bir nefes aldılar. Soluğu ponza taşı fabrikasında alıyoruz. Ponza taşı fabrikasını geziyoruz. Blujin(blue Jean) yıkamak için kullanıldığını duyunca, blujinlerin nasıl beyazlatıldığını da öğrenmiş olduk.

İkinci günümüzde(11/05/1995)en güzel andayız. Çünkü Kara dayının bir akrabasının köyüne gideceğiz. Bağ-bahçe yeşillik bir alandayız. Özlemişiz Kapadokya’nın o gizemli toprak yapısından sonra böylesi yerleri görmek güzel...

Evet; Göstekli köyüne, ordan da Krater Gölüne gideceğiz. Akrabalarının köyünün adı dediğim gibi, Göstekli. Günü bilmiyorum ama, tarih 11/05/1995. Saat 11 suları Göstekli köyünde Ramazan Aydın’ın evindeyiz. Ramazan Aydın Libyalara’da çalışmış yoksul bir köylü. Bizi çok içten karşıladılar. Ececan ilk kez Horozların, tavukların, İneklerin seslerinin kuş sesleriyle karıştığı bir yerde. Dahası Bir Köye ilk kez geliyor. Yaşıtı Habibe’ye, Habibe’de Ececan’a bakıyor. Habibe çekingen. Ececan’ın her zamanki cadılığı üstünde. Ne de olsa Bir Kent ukalası. Sürekli Habibe’ye yaklaşmaya , Habibe’de habire kaçmaya çalışıyor. Ececan’ın tüm amacı Habiben’in elinden tutmak. Sonuç vermeyince, Kadriye devreye giriyor. Habibe’yi kucaklayıp Ececan’ın yanına getiriyor. Ececan elini uzatıyor, Habibe kaçamayacağını anlayınca, sağa doğru yatırdığı başını yere doğru eğerek sol gözüyle Ececan’a ürkek ürkek bakarken elini kaptırıyor Ececan’a. Beklenmedik bir şey oluyor: Ececan aniden Habibe’nin elini bırakıp, Annesinin eteklerine sarılıyor. Şaşırdık. Habibe bunu fırsat bilip köy çocuğunun o saf tertemiz çekingenliğiyle kenara çekiliyor. Çünkü Habibe’de şaşırmıştır. Meğer Ececan Habibe’nin elini eline aldığında avucunun kıpkırmızı olduğunu görüyor. Boya zannederek, elime bulaşmasın diye annesine koşmuş. Habibe’nin elindekinin kına olduğunu anlatıyor Kadiş. Hemen yanıbaşındaki kına çiçeklerini gösteriyor. Kadiş Ececan’a elbeteki kına için “ Kırmızı ya da beyaz çiçekler veren bu bitki güzel kokusuyla fark edildiğini, Çöl insanları bu bitki yaprağını ezerek çamurla karıştırdığını ve elde ettikleri karşıma ayaklarını ve ellerini batırdırdıklarını , İnsanlar binlerce yıldır bedenlerini bu şekilde boyadıklarını, İlk örtünme, giysi dönemi başladığında bile, insanoğlu bedenini kuru bitki yapraklarıyla boyamaya giriştiğini, bu boyama kimi zaman süs, kimi zaman da bir ifade tarzı olduğunu, Ortadoğu ve Asya’da yaygın olan lawsonia inermis adlı bir bitkiden üretildiğini, kullanıldığı deri üzerinde yarattığı bazı avantajlar olduğunu, Birincisi derinin sertleşmesi ve de kolay kolay terlememesi. İkincisi, kınalı el ya da ayağın dışardan gelen ısıya karşı serinletici bir özellik taşıdığını, Kına, kolay bulunduğu ve ucuz olduğu için yoksul ülkelerde rahatça kullanıldığını, Orta Asyalı kadınlar için kendisini başkalarından ayırma ve egzotik bir biçimde süsleme yolu olduğunu, Kına, Ortadoğu, Orta Asya, Afrika ve Avustralya’da binlerce yıldır kullanıldığın, Kına gecesi bizde ninelerimizden kalma bir gelenek olduğunu. Özellikle Anadolu da genç kızların hepsine evlenmeden birkaç gün önce kına gecesi düzenlendiğini….” Böylesi bir derin bilgi vermedi. Ben bunları Meydan Larousse’dan okuyorum. Kadiş, Ececan’a Kınayı yalın bir şekilde anlatarak, köy kızlarının, hatta şehirde bazı mahalleli kızların, gelinlerin kullandığı sus olduğunu söyledi. Söylemez olaydı. Çünkü Ecan ille de ben de isterim diye ttuturdu. Hemen oracıkta Kırmız çiçekli kınayı taş üzerinde ezerek Ececan’ın eline bağladılar. Serinlik hissedince ürktü ise de, Kadriye o’nu da izah yalın bir şekilde anlattı. Ececan ne zaman tutacak kına diye tutturmaya başladı bu sefer.

Bizi müthiş karşıladılar. Gözleme, çay ve ayran ikram edildi. Kara dayı, Ramazan Aydın söyleşiye daldık. Ramazan’ın Libya’da çalıştığını söylemiş, pardon yazmıştım. Libya’da üç yıl çalışmış. Çalıştığı fırmadan son bir yılın parasına alamamış. Parası Libya’daki Umma banka 22/09/1991 de yatırılmasına karşın, Niğde’deki Pamukbank’a hala transfer edilmemiş. Gerekli evrakları ve muracat tarih ve sayıların içeren belgeleri bana verdi(Ankara dönüşü ilgilendim. Kadriye’nin arkadaşi olan ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı dış ilişkiler’de çalışan Gülen Özbilgi aracılığıyla Ramazan’ın sorununu hallettik). Biz bunları konuşurken, Ececan annesine bir şeyler mızmızlandığını fark ettim. Meğer tuvalet ihtiyaci belirmiş. Açık bir tüvalet idi gösterilen. Hem de bahçenin tam ortasında. Bahçe içinde bağımsız ahşap tuvalete girip çıkmaları bir oldu. Ececan, ahşaptan yapılmış tuvaletin kocaman deliğinden, özgürce birbirine dolanmış dışkıları görünce, dışkıdan çok delikten düşerim diye, Kadriye’de dışkı görselliğini beğenmediği için fırlamalışlar tuvaletten.. Erken yola koyulduk bu nedenle. Ececan’ın eli hala bağlı. Arabaya binince hemen çözdü. Kına tutmuştu. Bizde yolumuzu….

Erciyas Yanardağının milyonlarca yıl önce patlamasıyla oluşan Kapadokya’nın Nevşehir ve Aksaray ayağı bu kadar değil tabi. ..…Derinkuyu’dan ikinci kaz Nevşehir’e döndük. Yarın Göreme, Ügüp ve Avanos tarafına gideceğiz. Yöre ile birlikte, Mazı ve Özkonak yer altı şehirlerini gezeceğiz.

Tilköy’ü geçtik. Bunu anlatıvermiyeyim. Birini anlattığınızda hepsini anlatmış olursunuz Kapadokya’nın. Çünkü çok benziyor doğası birbirine. Ama ben yine de fazlasıyla anlatıyorum. Aksaray’ın, Nevşehir’in, Niğde’nin ve Kayseri’nin Kapadokyası, hepsi de ayni kaba, ayni şekilde doldurmuş sanki. Yalnız, Kayseri Kapadokyasındaki Sultan Sazlığını bundan ayırmak gerekir.

Ben kısa da olsa geziyolumuza, özellikle yer altı şehirlerini katmayı sürdürüyorum. Sultan Sazlığını kesin anlatacağım:

MAZI: Antik adı 'Mataza' olan Mazı köyü, Ürgüp'ün 18 km. güneyinde, Kaymaklı Yeraltı şehrinin ise 10 km. doğusundadır. Vadinin her iki dik yamaçlarında Erken Roma Dönemi'ne ait kaya mezarları bulunmaktadır. Platoda ise çok sayıda Bizans Dönemi'ne ait mezarlar yeralır.Yeraltı şehri, derin vadide yer alan Köyün batı dik yamacın, a oyulmuştur. Değişik yerlerde 4 girişi tespit edilebilmiştir, asıl giriş düzensiz taşlardan örülü bir koridorladır.Girişin tam karşısındaki sütunlu mekan ahırdır. Yeraltı yerleşiminin geniş alanlarına yayılan ahırlar, diğerlerinden farksızdır. Ancak bir ahırın ortasında kayadan oyulmuş, hayvanların su içmesini sağlayan yalak bulunması diğerlerinden farklı özelliğidir. Ahırların çok sayıda olması hayvansal üretimin bolluğunu dolayısıyla refah seviyesinin yüksek olduğunu gösterir.Ahırların arasında kalan bir mekan şırahane olarak kullanılmıştır. Tavan kısmında moloz taşlardan örülmüş üzümleri aşağıya doğru dökmeye yarayan bir baca yeralır. Ahırlardan kısa bir koridor vasıtasıyla yeraltı şehrinin kilisesine ulaşılır. Bu mekanın girişi sürgü taşı ile kapatılabilmektedir.
Mazıköy’den çıktık yola, Yine baktık sağa-sola, gördüğümüz her Kapadokya da verdik mola: Güzelöz, Şahinefendi, Taşkınpaşa, İbrahimpaşa, pardon öndan önce Mustafapaşa, Çardak ve de Hisarların üçlüsü ve ortalısnda soluğu aldık Evet Ortahisar’dayız.

ORTAHİSAR: Nevşehir-Ürgüp karayolu üzerinde, Ürgüp'e 6 kilometre uzaklıkta. En belirgin yapısı Etiler zamanında oyulmuş, 1200 m rakımlı 86 m yükseklikteki Ortahisar Kalesi'dir. Kale hem stratejik hem de yerleşim amacıyla kullanılmıştır En ilginç yanı tarihten bu yana adeta soğukhava deposu olması. Hemen hemen tüm vadilerin yamaçlarına oyulan kaya depolarında yörede yetişen patates ve elma, Akdeniz Bölgesi'nden getirilen portakal ve limon saklanmaktadır.1916 yılında kasaba olmuş. Doğal güzellikleri ve tarihsel özellikleriyle ilgi çekici bu kasabanın aslında hiçbir şey olmaya gereksinimi yok, çünkü doğası ve tarihi ile ünlenmiş bir yer. Kavak, İbrahim Paşa ve Ortahisarın içinde yeraldığı vadi Damsa çayı vadisine ulaşır. Doğal özellikleri içme suyu, maden suları olan bir yerdir. Ortahisarın ortasındaki dev bir peri bacası olan kale insanın tüm duygularını ivmelendiren bir görünüme sahip. İçi oyuktur ve oda ve salonları vardır. Kasabanın çevresinde de pek çok kilise vardır. Talaş deresi ilgi çekiyor. Evlerin kaleye doğru basmak basamak yükselişi ayrı bir gizemlilik.. Doğal güzellikleri eski tarihsel yapıları ilginç narenciye ambarları göreme kaya kiliselerine yakın oluşuOrtahisarı daha da ilgi odağı yapmış.. Ortahisar vadilerinde son derece ilginç manastır ve kiliseler bulunmaktadır. Bunlar Sarıca Kilise, Cambazlı Kilise, Tavşanlı Kilise, Balkan Deresi Kiliseleri, Hallaç Dere Manastırı'dır.Ortahisar halkının da geçimi bağcılık.. Ortahisar Kalesi hem stratejik hem de yerleşim amacıyla kullanılmıştır. Kalenin eteklerinde Kapadokya'nın karakteristik sivil mimari örnekleri bulunmaktadır. Ayrıca hemen hemen tüm vadilerin yamaçlarına oyulan soğuk hava depolarında yörede yetişen patates ve elma, Akdeniz Bölgesi'nden getirilen portakal ve limon saklanmaktadır. Ayrıca 2004 yılında tüm Kapadokyanın yaşantısının anlatıldığı Kapadokya'nın ilk ve Tek Etnografya Müzesi Ortahisar'da açılmıştır.

Uçhisar’dayız. Artık Kara Dayı yoruldu. Ya bizler!? En az o’nun kadar yorgunuz. Durmak yok yine de…

GÜVERCİNLİK VE ÜÇHİSAR:

Geldik Güvercinlik Köyü ve Vadisine Ve Üçhisar’a. Köyler tümüyle Kapdokyanın genel özelliklerine taşıyor. Hani deriz ya “Hink..burnundan düşmüş” Tüm yerleşim birimleri Hink Kapadokya’nın burnundan düşmüş benzerlikler taşıyor.

Güvercinlik Vadisi, Kapadokya’nın en büyük ve en uzun vadisidir. Güneyden Kuzeye Göreme Kasabasına kadar devam eder. Vadinin bittiği yerden dereyatağı Avanos’a, Kızılırmak’a dek uzanıyor. Güvercinlik Vadisinin batı yamacında eski Uçhisar evleri ve yamacın batı ucunda muhteşem Uçhisar Kalesi yeralır. Uçhisar’da da kiliseler oyulmuşsa da asıl olarak doğal kale oyularak gerçek bir kale haline getirilmiş. Uçhisar Kalesi güneyden 40 m yi kuzeyden 100 m yi aşan yapısıyla bir gökdelen gibidir. Uçhisar Kalesi Roma döneminden beri oyularak içine çok sayıda oda, ev, sığınak, depo, sarnıç, mezar, mahzen yapılmış, üzerinde saldırganlara karşı yuvarlamak üzere büyük taş gülleler bulundurulmuştur; 1960 lara kadar içinde ve etrafında yaşanmıştır.
Uçhisar’ın tarihini de jeolojisi gibi Kapadokya’dan ayırmak mümkün değildir. Bölgede yapılan kazılarda cilalı taş devri dediğimiz Neolitik döneme ait ve Asur Ticaret Kolonileri, Hitit, Geç Hitit dönemine ait birçok eser bulunmuş. Bu buluntuların en önemlileri Anadolu’da yazının ilk kez kullanıldığı, Türkiye’de tarihi dönemleri başlatan Kapadokya tabletleridir. Vadinin doğu yamacında ise vadiye kimin ad verdiğini anlatan güvercinler karşılıyor sizi. Güvercinlik Vadisinin görselliği insanı büyülüyor. Uçhisar’lılar kasabalarının karşısındaki, vadinin karşı yamacına güvercinlikler oymuşlar. Yıllarca kış mevsiminde bu güvercinliklere yem atmışlar, güvercinleri beslemişler; karşılığında da bu güvercinliklerde biriken gübreleri bağlarında, bahçelerinde kullanmışlardır. Asırlardır devam eden bir gelenek. Eskiler güvercin gübresiyle yetiştirilen sebzelerin, karpuz ve kavunların tadını anlatmakla bitiremezler. Yetkililerin, dahası ilgililerin de katılımında; güvercinlik vadisi’ni ve güvercinlikleri eski günlerine kavuşturmak; hem de daha sağlıklı beslenme için tüm dünyada gündemde olan organik tarımı geliştirmek için çalışmalara başlatacak projeler geliştirilebilir.. Uçhisar Kasabası kalenin etrafına, Güvercinlik Vadisinin kuzey doğu, doğu ve güneydoğu yamaçlarına kurulmuştur. Hem bir gözetleme kalesi hem de savunma kalesi olarak kullanılan Uçhisar Kale’si bölgeye hakim olma bakımından stratejik öneme sahip bir uç beyliği olmuştur. Horasan’dan gelip Anadolu’ya yerleşen Hacı Bektaşi Veli, o zamanki adı Suluca Karahöyük olan Hacıbektaş’a giderken Uçhisar’a misafir olmuş(Bunu Kara Dayı söylüyor).
Uçhisar ilk kez Yıldırım Bayezit zamanında Osmanlılara geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in Karamanoğulları Beyliği’ni Osmanlı’ya katmasıyla bölgedeki çatışmalar sona ermiş, Uçhisar da Kaleden Vadiye doğru genişleyen bir yerleşim halini almıştır.
16. y.y. da Uçhisar, şimdiki il merkezi Nevşehir ve ilçe merkezi Gülşehir’in de aralarında olduğu 34 köy ve 19 mezranın bağlı olduğu nahiye merkezi idi. 17 ve 18. yy. da Osmanlı Sadrazamı Damat İbrahim Paşa Uçhisar’a bağlı Muşkara’ya yatırımlar yapıp, mamur hale getirdi ve adını Nevşehir olarak değiştirdi.Daha sonra annesi Uçhisar’lı olan Kara Vezir Seyid Mehmet Paşa, köyü Arapsuna yatırımlar yapıp adını Gülşehir olarak değiştirdi.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki barış ve huzur ortamında Uçhisar Kalesi savunma işlevini kaybetti, turizmle birlikte bölgede en çok ziyaret edilen yer halini aldı. Uçhisar Beldesi Cumhuriyet döneminde kurulan ilk belediyelerdendir. 1960 lı yıllarda Uçhisar Kalesinin çevresi “afet bölgesi” ilan edilince, yeni Uçhisar Kalenin Güney ve Güneybatısındaki düzlüklere kuruldu. Terk edilen kaya oyma, kesme taş Uçhisar evleri de restore edilerek bölgenin en çok tercih edilen butik otelleri kurulabilir. Kalenin zirvesi tüm Kapadokya’nın kuş bakışı görüleceği yerdir. Güvercinlik vadisinden Avanos’a doğru ard-arda tüm vadiler, Ortahisar Kalesi, Göreme Kasabası, Göreme Açık Hava müzesi, Kılıçlar Vadisi, Kızılçukur, Güllüdere, Çavuşin, Boztepe, Aktepe, Avanos yani tüm Kapadokya gözünüzün önünde elinizin altındadır. Kalenin zirvesinde çok sayıda oyma küp, oyma mezar, büyük sarnıcı görürüsünüz. Kaleden kuzeye aşağıya bakınca Cevizli Peribacalarını batıda Nevşehir’i ve Oylu Dağını, Güneyde Gemil Dağını, kalenin hemen önünde yeni Uçhisar’ı, güneybatı da uzaklardan Hasan Dağı zirvesini görebilirsiniz. Uçhisar Kalesi, Erciyes ve Hasan Dağlarının birlikte görülebileceği tek yerdir. Ve Erciyes dağı, tüm bölgenin yaratıcısının en iyi görüldüğü yer Uçhisar Kalesi’dir. Sanki Kapadokya’nın bu iki zirvesi karşılıklı birbirlerine jest yapıyor. Erciyes en güzel eseri, baş yapıtı Uçhisar Kalesiyle gurur duyuyor. Uçhisar Kalesi üzerindeki ziyaretçileri ile Erciyes’i selamlıyordur.
Uçhisar Kalesinde akşam günbatımında Erciyes’in ve tüm vadilerin aldığı kızıllığı, renk değişimini ve büründüğü atmosferi; mehtapta ay doğarken oluşan mistik havayı anlatmak mümkün değildir. Tüm bunlar ancak Uçhisar Kalesinin zirvesinde yaşanabilir. İşte bu yüzden Uçhisar Kalesine çıkmadan yapılan bir Kapadokya gezisi eksiktir der geginler. Eh ben de bir gezginim, hem de gezegenine kadar. Ve bende diyorum ki; Uçhisar Kalesine çıkmadan yapılan bir gezi Kapadokya gezisi değildir. Vadi tabanında Uçhisar’lılara ait küçük küçük meyvelikler var. Şimdilerde çoğu bakımsız olan bu avuç içi kadar meyvelikleri sel sularına karşı korumak için eski insanlar vadi yamacının doğu tabanına savaklar oymuşlar. Yaz sıcağında bu savaklarda yürümenin tadına doyum olmuyor. Bu yürüyüşünüzde savak’ın ara verdiği, vadinin genişlediği bir yerde eskiden Uçhisar’lı kadınların çamaşır yıkadığı “esvap pınarı” nın kaynaklarını görüyorsünüz. Burdan savakları takip ederseniz Göreme’ye kadar yürürsünüz. Sola yukarı yolu takip ederseniz Sarıuşak Peribacalarını ve Karakaleyi geçerek eski Uçhisar’ın ilk mahalle çeşmesi Aşağı Mahalle çeşmesine gelirsiniz. Yıllarca Uçhisar’lı kadınlar bu ve devamındaki üç mahalle çeşmesinden evlerine ağaç heybe ve testiyle su taşımışlar. Bu çeşmelerin suyu güneydeki Gemil Dağından Güvercinlik Vadisi altında oyulan ve dışardan görülmeyen mahsenle gelir. Aşağı Mahalleden yürüyüşe devam edince Uçhisar’ın ikinci büyük kalesi Tığraz önümüze çıkar. Tığraz, Güvercinlik Vadisi tabanına kadar inen bir yamaç yerleşimi, önemli bir yer altı sığınağıdır. Tığraz, içindeki oda, depo, tünel, mahsen leriyle, zirveden vadiye kadar yedi kat yerleşimiyle ilginç bir yamaç-yer altı şehridir; ve ziyarete açılması için çeşitli düzenleme ve çalışmalara ihtiyaç vardır. Tığrazdan devam eden bir yürüyüş ile Hanönü’nden geçerek eski Uçhisar’ın son çeşmesinin olduğu Tekelli Mahelleye varılır. Hanönü’nde, çöktüğü için içi molozla doldurulan kaya oyma bir kervansaray ve harap olmuş bir vaziyette soku’nun bir üst modeli “dink” denilen bulgur değirmeni vardır. Uçhisar Kapadokya’nın zirvesi... Uçhisar’ı en iyi tanımlayacak cevap bu. Aynı zamanda Uçhisar Kapadokya’nın merkezidir ve de kapısıdır. Bu kapıdan çıktık yola, Göreme’ye ulaşmak için.

GÖREME (Meccan, Avcılar):

Nevşehir’e 10 km. uzaklıktaki Göreme, Nevşehir- Ürgüp- Avanos üçgeni arasındaki etrafı vadilerle çevrili bölgede yer almaktadır. Bu vadiye girdiğinizde adeta yok olmuş bir uzay kenti ile karşılaşıyorsunuz. Sizi uzayın gizemli derinliklerine savuruyor, ilginç peri bacaları. Göreme’nin eski adları ’’Korama, Matiana, Maccan ve Avcılar’’ dır. Göreme ile ilgili VI. yüzyıla ait bir belgede ilk olarak ’Korama’ adına rastlandığından dolayı en eski adının bu olduğu düşünülmektedir. Bu belgede Aziz Hieron’un III. yüzyıl sonlarında Korama’da doğduğu, Malatya’da 30 arkadaşı ile birlikte şehit olduğu ve elinin kesilerek annesine; Korama’ya getirildiğinden bahsedilmektedir. Orta çağın ilk evrelerinde Hıristiyanlar için önemli bir dini merkez olan Göreme, XI..ve XIII. yüzyılda Aksaray yakınlarındaki Mokissos’a bağlı bir piskoposluk merkeziydi. Göreme ve çevresinde çok sayıda manastır, kilise ve şapel(Küçük kilise) bulunmasına karşın yapılış tarihleri ile ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır.

Gelin bu bilim kurgu kentinin etkileyici kiliselerin gezelim(İstemesen de geleceksiniz!):

El Nazar Kilisesi:

Göreme-Müze yolunun sağındaki vadide, yoldan yaklaşık 800 m. uzaklıkta El Nazar vadisindedir. Bir peribacası içine oyulmuş El Nazar Kilisesi, ’ T ’ planlı, haç kolları formatındadır.: Müjde, Ziyaret, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Mısır’a kaçış, İsa’nın mabede takdimi, Başkalaşım, Kudüs’e giriş, İsa çarmıhta, İsa’nın cehenneme inişi, İsa’nın göğe çıkışı ve madalyonlar içinde aziz portreleri yer almaktadır.

Saklı Kilise:

1957 yılında bulunduğundan dolayı ’Saklı Kilise’ adı verilmiştir. El Nazar Kilisesi yakınlarındadır. Enlemesine dikdörtgen planlı, ana mekan iki sütun ve üç kemerle ikiye ayrılmıştır. Kilisenin mimarisi Mezopotamya Kilise mimari geleneğine benzemektedir. Kilise, 11.yüzyıllın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Desis, Müjde, Doğum, İsa’nın mabete takdimi, Vaftizci Yahya’nın görevlen dirilmesi, Vaftiz, Başkalaşım, İsa çarmıhta, Meryemin ölümü ve aziz tasvirleri göze çarpıyor.

Meryem Ana ( Kılıçlar Kuşluk ) Kilisesi:

Tokalı Kilisenin arkasındaki sırtta, Göreme Açık Hava Müzesi’ne yaklaşık 250 m. uzaklıkta, Kılıçlar Kilisesi’nin güneyindeki dik yamaçta yer alır. Denesis, Beytüllahim’e yolculuk, Doğum, İsa çarmıhta, Meryem’in ölümü ve aziz tasvirlerini görüyoruz.
Kılıçlar Kilisesi: Kılıçlar vadisinde Göreme Açık Hava Müzesi’nin yaklaşık 600m. kuzey doğusundadır. Peygamberlerin görünümü, Müjde, Ziyaret, Bakireliğin ispatı, Yusuf ’un Meryem’i suçlaması, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Yusuf ’un rüyası, Mısır’a kaçış, İsa’nın mabede takdimi, Vaftizci Yahya’nın görevlendirilmesi, Vaftizci Yahya ile İsa’nın buluşması, Vaftiz, İsa ve Zakkeus, Kör adamın iyileştirilmesi, Kudüs’e giriş Son akşam yemeği, Ayakların yıkanması, Havarilerin Kominyonu, ( Kutsal ekmek ve şaraplarla takdis edilmesi), İhanet, İsa hanna ve Kayafa önünde, İsa Platus önünde, Petrus’un İsa’yı inkarı, İsa Golgoto yolunda, İsa çarmıhta, İsa’nın çarmıhtan indirilmesi, İsa’nın gömülmesi, İsa’nın cehenneme inişi, Kadınlar boş mezat başında, Havarilerin takdisi ve görevlendirilmesi, İsa’ nın göğe çıkışı, Pentakost, Meryem’ in ölümü ve aziz tasvirleriyle zengin bir tarihi doku ile karşılaşıyorsunuz.

Göreme Açık Hava Müzesi:

II.yüzyılın sonlarında Kapadokya’da önemli sayıda Hıristiyan toplumu bulunmakta idi. Bu devre ait iki piskoposluk bölgesi bilinmektedir. bunlardan biri bölgede uzun süre Hıristiyanların merkezi olacak olan Kayseri, diğeri de Malatya idi. III.yüzyılın kuvvetli şahsiyete sahip rahipler bölgeyi dini düşünce ve yaşantının canlı bir merkezi haline getirdiler. 4.yüzyılda Kapadokya üç büyük azizin (Kayseri piskoposu Büyük Basil, kardeşi Nyssalı Gregory ve Nazianuslu Gregor) memleketi olarak bilinirdi. Bütün Hıristiyanlık fikirleri, bu hocalar tarafından birleştirilerek yeni bir şekil verilmiştir. Basil’in davranış ve doktirinleri bugün bile Hıristiyan toplumları için önemlidir. Örneğin kıtlık zamanında tek parça ekmeği olan bir Hıristiyana, o ekmeği ikiye bölüp yarısını karnı aç birisi ne vermesini ve kendisini Allah’ın himayesine bırakmasını öğütlemiştir. Basil, çok sofu bir hayatı tercih etmemiş, köy ve kasabalardan yeteri kadar uzakta, toplumların manevi sığınak yeri olarak küçük yerleşim yerleri kurmuştur. Buralarda bir vaizin nezaretinde günlük dini ibadetler yerine getirilmiştir. Fakat bunlar Mısır ve Suriye’de olduğu gibi diğer Hıristiyanlardan ayrı özel ve imtiyazlı gruplar haline sokulmamışlardır. Basil’ in Kapadokya kiliselerinde yapmış olduğu önemli bir reform cemaatle dua usulünü yeniden kurmasıdır. Bugünkü Göreme Açık Hava Müzesi bu eğitim sisteminin başlatıldığı yerdir. Soğanlı, Ihlara, Açıksaray aynı eğitim sisteminin daha sonraları görüldüğü yerlerdir.
Göreme Kilise Mimarisi: Göreme kiliselerinde oldukça yaygın olan tek nefli beşik tonozlu plan tipi, bölgede yaşayan dini topluluklar ve inzivaya çekilen kişiler için en uygun mimari yöntemdir. Ayrıca bu tip yapılar mezar yeri olarak da benimsenmiştir. Enlemesine dikdörtgen plan, Mezopotamya kökenlidir. Göreme’de bu yapılar, büyük olasılıkla bu bölgeye yerleşen belirli yabancı gruplar için inşa edilmiştir. İki nefli yapı tipi çok nadir olup ( Sadece Aziz Eustathios Kilisesi) Soğanlı ve Ihlara kiliselerinde yaygındır. Göreme’de üç nefli bazilika planı da pek azdır. Bu yapı tipi Durmuş Kadir gibi piskoposluk kiliselerinde tercih edilmiştir. Büyük boyutlu ve mimari elemanların zenginliği nedeniyle bu tip kaya kiliseleri fazla tercih edilmemiştir. Kiliselerdeki duvar resimlerinde iki ayrı boyama tekniği kullanılmıştır. 1.Alçı ve sıva kullanmadan doğrudan kaya üzerine kırmızı aşı boyası ile yapılan boya- ma tekniği. Bu teknikte ana kaya, fon olarak kullanılmıştır. (Aziz Basil, Elmalı ve Aziz Barbara Şapeli) 2.Alçı kum ve saman karışımının ana kaya üzerine sıvanarak, fresk tekniğinde yapılan boyama tekniği. Konular İncil’den ve İsa’nın hayatından alınmıştır.

Tokalı Kilise:

Bölgenin bilinen en eski kaya kilisesi olup 4 mekandan oluşur. Tonozun ortasında aziz tasvirleri, sağ kanadında üst panelde; Müjde, Ziyaret, Bakireliğin ispatı, Beytüllahim’e yolculuk, Doğum, sol kanattaki üst panelde; Elizabeth’in takip edilmesi, Vaftizci Yahya’nın görevlendirilmesi, Vaftizci Yahya’nın kehaneti, İsa’nın Vaftizci Yahya ile buluşması, Vaftiz, Kana düğünü; sol kanattaki orta panelde Şarap mucizesi, Ekmeklerin ve balıkların çoğaltılması, Havarilerin görevlendirilmesi, Kör adamın iyileştirilmesi, Lazarus’un diriltilmesi; sağ kanattaki alt panelde; Kudüs’e giriş, Son Akşam yemeği, İhanet, İsa Platus önünde, sol kanattaki alt panelde; İsa Golgota yolunda, İsa çarmıhta, İsa’nın çarmıhtan indirilmesi, İsa’nın gömülmesi, Kadınlar boş mezar başında, İsa’nın cehenneme inişi, İsa’nın göğe çıkışı yer alır.Tokalı Kiliseyi diğer kiliselerden ayıran en önemli özelliğidir. Enlemesine nefle, Aziz Basil’in hayatı, çeşitli azizlerin tasviri ve çoğunluk İsa’nın mucizesine ait sahneler yer alır.

Rahibeler ve Rahipler Manastırı:

Açık Hava Müzesi’nin girişinin solunda yer alan 6-7 katlı kaya kütlesi ’Rahibeler Manastırı’ olarak adlandırılmıştır. Bu manastırın 1.katındaki yemekhanesi, mutfağı, birkaç odası; 2.katında yıkı şapeli gezilebilir durumdadır.3.kattaki-bir tünelle ulaşılan- kilisesi çapraz kubbeli, dört sütunlu üç apsislidir(kiliselerde koronun arkasinda bulunan, yarim daire veya yarim cokgen seklinde, cogu tonozla ortulu bolume Apsis deniyor). Sağdaki Rahipler Manastırı’nda ise erozyon nedeniyle katlar arasındaki geçişler kapandığından sadece giriş katında birkaç oda görülebilir.

Aziz Basil Şapeli:

Göreme Açık Hava Müzesi’nin girişindedir.

Elmalı Kilise:

Dokuz kubbeli, dört sütunlu, kapalı Yunan haçı planlı, üç apsislidir. Asıl girişi güney yönünden olan kiliseye, kuzeyden açılan bir tünel vasıtasıyla girilebilmektedir. Tüm süslemelerde kutsal ilahi bir renk cümbüşü ile karşılaşıyorsunuz. Binlerce yıl bu renklerin kendisini saklaması ayri bir gizem. İnsanı hayli etkiliyor.

Azize Barbara Şapeli(küçük kilise):

Elmalı Kilisenin bulunduğu kaya bloğunun arkasındadır. Haç planlı, iki sütunlu, batı, kuzey ve güney haç kolları beşik tonozlu, merkezi kubbeli, doğu haç kolu ve doğudaki iki köşe mekanı kubbelidir. üzerinde ejderle sava-şan Aziz George ve Aziz Theodore; batı haç kolunda ise Azize Barbara tasviri bulunmaktadır.

Yılanlı ( Aziz Onuphrius ) Kilise:

Ana mekan enlemesine dikdörtgen planlı, beşik tonozludur(koridorların, uzun ince mekanların üzerinin örtülmesinde kullanılan bir çatı biçmi, içi boş bir silindirin üst yarısı. taşıma prensibi kubbe'ye benzer, farkı yükün her bir yana değil de sadece sağa ve sola (iki duvar üzerine) aktarılmasıdır. tepesine yük binen tonoz açılmak ve genişlemek isteyecektir, bu genellikle iki duvar arasına çelik bir gergi elemanı koyarak çözülür. burda anlatılan biçmine beşik tonoz denir)

Kiler- Mutfak-Yemekhane:

Yılanlı Kilise ile Karanlık Kilise arasında yer alan üç yapı yan yana olup, birbirleriyle bağlantılıdır. Kiler olarak kullanılan ilk mekanda erzakları depolamak için oyuklar, mutfakta ise yöre köylerinde hala kullanılan topraktan yapılmış ’’Tandır’’ adı verilen ocak bulunmaktadır. En son bölümde ise yemekhane yer alır. Girişin sol tarafında ise tabanda üzüm ezmek için bir şırahane vardır.

Karanlık Kilise:

Kuzeyde kavisli bir merdivenden kilisenin dikdörtgen, beşik tonozlu narteksine çıkılır. Narteksin(kiliselerin ön cephesinde bulunan giriş bölümü. merkezden duvar yahut kolonlarla ayrılır. Hıristiyanlığın ilk zamanlarında Hıristiyan olmayanların ancak bu bölüme girmelerine izin verilmiştir).güneyinde bir mezar bulunmaktadır.

Azize Catherine Şapeli:

Karanlık Kilise ile Çarıklı Kilise arasında yer alan Azize Catherine Şapeli, hem narteksi, hem de naosu(ortodoks kiliselerinde halkın ibadet amacıyla kullandığı ana mekana verilen addır)

Çarıklı Kilise:

İki sütunlu, ( diğer sütunlar duvar köşelerinde paye şeklindedir.) çapraz tonozlu, üç apsisli ve dört kubbelidir. Sahnelerinde İsa’nın hayatını konu alan siklus(, siklüs sözcüğü eski grekçe'de "kiklüs"den türemiştir ve bir devinim, devre, döngü anlamına gelir), İbrahim Peygamber’in misafirperverliğini gösteren Tevrat sahnesi, aziz ve bani tasvirlerini izledikten ve de görselledikten sonra Ürgüp’e doğru çıktık yola diyemiyeceğim, çünkü yarına, yani 13/05/1995 gününe bıraktık.

Yarın Ürgüp, Zelve ve Avanos’tayız.

ÜRGÜP: Nevşehir'in 20 km doğusunda, Kapadokya bölgesinin en önemli merkezlerindendir. Ürgüp’te, Kapadokya’daki her yerleşim birimi gibi tarihsel süreç içerisinde çok sayıda isme sahip olmuş.. Bizans döneminde Osiana (Assiana), Hagios Prokopios (Prokopi); Selçuklular dönemi'nde Başhisar; Osmanlılar zamanında Burgut kalesi; Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de Ürgüp adıyla anılmıştır.

Volkanik orijinli jeolojik bir yapıya sahip olan Ürgüp, yağmur ve rüzgar erozyonunun meydana getirdiği. ve peri bacası olarak tanımlanan ilginç doğal oluşumların sıkça ve tipik örneklerinin yoğun olarak yer aldığı bir bölgeye kurulmuştur. Vadi yamaçlarından akan yağmur sularının ve daha sonra rüzgarların aşındırması sonucu oluşan yarıklar arasında yükselen peribacaları bu bölgeye has çok ilginç bir peyzaj görüntüsü oluşturmuştur.

İşte burada koptum ve aniden Bilimkurgu sanallığında buldum kendimi. Şöyle ki: Bana göre de kapadokya’daki bu Jeolojik doğa oluşumunun; doğa olayından çok doğanın/insanın olayı diyeceğim ama aklıma Tanrıların arabları kitabının yazarı Erıch Von Daeniken’in Uzay ütopyası gelmedi değil. Hani böylesi gizemli yapıların uzaylı zekasinin ürünü olduğunu savlayan Bilimkurgu hayalperesti Daniken. Fakat tüm bunlara ve kendisine karşı olmayan, ama Daniken’e karşı olan, daha doğrusu benim bilimkurgum iyidir diyen, ve kendisinden bilim kurgunun babasi diye söz ettiren, Gunesin Tanrilari adlı kitabın yazarı Isaac Asimov’un 1982 yılında yazdığı bir yazının önemli bölümlerini sizinle paylaşmanın doğru olacağını düşündüm:

1963 yılında, dünyanın en önde gelen bilim-kurgu ve fantezi yazarlarından biri olan, mühendis kökenli L.Sprague de Camp, "Antik Çağ Mühendisleri" adlı bir kitap yayınlamıştı. Mühendislikle, teknolojiyle ilgili olmasına rağmen, insanın hayal gücünü zorlayan, "büyücülük" olarak nitelendirilebilecek olayları konu edinen bir kitaptı bu... Görüşüme göre, bilim ve bilim tarihiyle ilgili herkesin zorunlu olarak okumak durumunda bulunduğu bir başyapıttır, "Antik Çağ Mühendisleri"...

Kitap hakkındaki anlatımımızı sürdürelim.

De Camp, kitabında Antik ve Orta Çağlarda yapılan bayındırlık çalışmalarını, kurulan dev ve görkemli yapıtları anlatıyor. Bu yapıların en belirgin ortak özelliği, modern makinelerin henüz icat edilmemiş, buhar gücü ve elektriğin üretime koşulmamış, mimarların, mühendislerin, inşaatçıların inşaatlarda çelik kullanımından habersiz, olduğu çağlarda yapılmış olmaları... Yalnızca mesleğini iyi bilen bir mühendis değil, usta bir öykücü de Camp...

Kitabın ikinci özelliği, Erich von Dâniken'in "Tanrıların Arabaları" adını taşıyan, boş inançlara dayalı, anılan Antik Çağ yapılarının uzayın derinliklerinden gelen astronotlarca kurulduğu yönündeki budalaca iddialara yer veren "çalışmalına dört-dörtlük bir "reddiye" olması... Bu yapıların son derece akıllı, yaratıcı, yorulmazlık derecesinde çalışkan insanlarca geliştirildiğini söylemekle kalmıyor, üstelik de kanıtlıyor yazar... Örneğin, von Dâniken'in boş iddialarından biri, Mısır piramitlerinin uzaylı yaratıklarca yapıldığıydı. Gösterdiği tek gerekçe de böylesine büyük yapıların o dönem teknolojisiyle dikilemeyeceğiydi.

Neresinden bakarsanız bakın, elle tutulur tek bir yanı yoktur, Dâniken'in bu saçma iddiasının. Bir kere, gezegenler arasında gidip gelebilecek kadar gelişkin bir teknolojiye sahip olan yaratıkların hiç işleri ve akılları yok da, böylesine büyük bir yapıyı en ilkel malzeme olan taştan mı yapacaklar? İkinci olarak, kendi ileri "birikim"leri içinde, böyle bir yapının ne anlamı olabilir? Bugün bile gezegenler arasında gidip gelemeyen bizlerin, yani yirminci yüzyıl insanlarının akıl ve bilgileri o uzay yaratıklarında olsaydı, taş üstüne taş yerleştirip piramit çıkacak yerde "betonarme" inşaat teknikleri ya da çelik konstrüksiyon yapılar yoluna gitmez miydik? Bunlar bizim bildiğimiz teknikler... Gezegenler-arası seyahatin üstesinden "gelmiş" astronotların elinde kim bilir hangi teknikler vardı.

……Sprague de Camp'ın söylediği kısaca şu:

İnsan zekası, insan yaratıcılığı ve bunların ürünleri olan dizaynlar, birkaç kuşak insanlığın bize mirasları değildir. Hele, tanrısal nitelikler taşıyan, gözün görmediği uzaklıktaki gezegenlerden gelmiş uzaylı yaratıkların gönüllerinden kopan armağanlar hiç değildir. Sprauge'in "Antik Çağ Mühendisleri" adlı kitabını ne yapıp edip okuyun. Von Dâniken'in serpmeye çalıştığı kuşku tohumlarının abesliğini görmekle kalmayacak, beyin ve zekanın binlerce yıldır insana ve insanlığa damgasını vurduğuna bir daha kuşkulanmayacak biçimde tanık olacaksınız. Dahası, günümüzdeki mimarlık-mühendislik harikalarının, bizlerden çok daha önce yaşamış insanların beyinlerinde şekillendiğini, sırtlarında taşındığını, ellerince yoğrulduğunu anlayacaksınız

Kimdir bu insanlar?

Bunun yanıtını vermek için de "Tarih öncesi" dediğimiz uygarlık öncesi insanlarına kadar uzanmanız gerekiyor. İnsanların kaderlerini şekillendirmek için ayaklan üstünde doğrulup

ellerine ilk ve ilkel araçları aldıkları tarihlere>>….. ...Ben kendimi tutamayıp Bir Dan(galala)iken’enlik yapıp. Kapadokya’yı gördükten sonra; Erik Van Daniken’in yazacağı kitabın adını koyayım:”Tanrıların Arabalarıyla gelmiş Peygamberlerin evleri”. Biraz uzun muzun ama olsun yazdım ya be gözüm…

Bizans Döneminde de önemli bir dini merkez olan Ürgüp, köy, kasaba ve vadilerindeki kaya kiliselerin ve manastırların piskoposluk merkeziydi.

XI. yüzyılda ise Ürgüp, Selçuklular’ın önemli kentleri Konya’ya ve Niğde’ye açılan önemli bir kale konumundaydı. Bu döneme ait iki yapı kentin merkezindeki Altıkapılı ve Temenni Tepesi Türbeleri’dir. Bir anne ve iki kızına ait olan ve XIII. yüzyılda yaptırılan “Altı Kapılı Türbe”, altı cepheli, her cephesinde kemerli pencereli ve üstü açıktır. Ürgüp’ün Temenni Tepesi’nde bulunan iki türbeden birinin, 1268 yılında Vecihi Paşa tarafından yaptırılan ve halk arasında “Kılıçarslan Türbesi” olarak da anılan Selçuklu Sultanı IV. Rüknettin Kılıçarslan’a, diğerinin ise III. Alaaddin Keykubat’a ait olabileceği düşünülmektedir. Düşünülmektedir çünkü; araştırmacılara göre bu olasılıklar oldukça zayıftır.

1515 yılında Osmanlı topraklarına katılır. Bizde Ürgüp’ün tarihi, hem de doğal değerleri olan Pancarlık, Üzengi ve Keşlik vadilerine katılmak için oya çıktık. Amaç Zelve vadisine geçivermek.

Evet; Peribacaları’nın oluşturduğu imparatorluk vadisi Zelve’deyiz:

Avanos’a 5 km, Paşabağlarına 1 km. uzaklıktaki zelve, Aktepe’nin dik ve kuzey yamaçlarında kurulmuştur. Üç vadiden oluşan Zelve Ören Yeri, peribacalarının en yoğun olduğu yerdir. Vadideki peribacaları sivri uçlu ve geniş gövdelidir. Uçhisar, Göreme, Çavuşin’de olduğu gibi kaya oyma mekanlardaki yaşamın ne zaman başladığı bilinmeyen Zelve, özellikle IX. ve XIII. yüzyılda Hıristiyanların önemli yerleşim ve dini merkezlerinden biri olmuş; aynı zamanda rahiplere ilk dini seminerler de bu yörede verilmiştir. Yamaçların dibinde yer alan ’Direkli Kilise’ Zelve’deki manastır hayatının ilk yıllarına aittir. Balıklı, Üzümlü, ve Geyikli Kiliseler vadinin önemli kiliselerindendir. 1952 yılına kadar iskan edilmiş vadide manastır ve kiliselerden başka yerleşim yerleri, iki vadiye açılan tünel, değirmen, cami ve güvercinlikler bulunmaktadır.

Balıklı ve Üzümlü Kilise:

Zelve’nin üçüncü vadisinde, bir manastıra ait doğal avlunun doğusundadır. Giriş kısmı yakılmış olan Üzümlü ve Balıklı Kilisenin giriş kapısının üstünde tahtta oturan ve kucağında çocuk İsa bulunan Meryem tasviri yer alır. kısmen yıkık tonozda daire içinde malta haçı taşıyan Melek Michael ve Gabriel tasviri bulunur.

Paşabağları ve Aziz Simeon Hücresi:

Göreme -Avanos yolunun sağında, yoldan 1 km. içeridedir. Eskiden ’Rahipler Vadisi’ bugün ’ Paşabağı ’ olarak adlandırılan bu alan, kendine özgü peribacalaryla doludur. Çok gövdeli ve çok başlı olan bazı peribacalarının içlerine şapel ve oturma mekanları oyulmuştur. Üç başlı peribacalarının birinde Aziz Simeon adına yapılmış bir şapel ve inziva hücresi bulunmaktadır. İçinde ocak, oturma ve yatma mekanları ile ışık girmesini sağlayan pencere aralıkları mevcuttur. V. yüzyılda Halep yakınlarında münzevi bir hayat sürdüren Aziz Simeon, mucizeler yarattığı söylentileri çıkınca, halkın aşırı ilgisinden kaçarak önce iki metre yüksekliğinde bir sütun üzerinde yaşamaya başlar. Aziz Simeon, aşağıya sadece müritlerinin getirdiği az miktarda yiyecek ve içeceği almak için iner Kapadokyalı münzevirler ise bir sütun yerine hazır buldukları peribacalarını oyarak dünyevi hayattan uzaklaşırlar. Peribacasını aşağıdan yukarı doğru oyarak 10 - 15 m. yükseklikte kaya odalarda yaşar, kaya yataklarda yatarlar.

Nerden çağrıştıysa; Kaya odalar-mağaralar deyince Hasankeyf’in eteklerinde ve zirvelerinde kayalarda oyulmuş oyuklarda yaşayarak Dünyevi hayattan koparılmış insanlarımız aklıma geldi. Ve Hasankeyf, İlisu Barajı bahanesiyle yok edilerek, o güzel insanların tamamen Dünyevi hayattan koparıldıkları….

Beynimdeki Hasankeyf ile keyfimi bozmama- ya çalışarak Avanos’a doğru yöneldik.

Nevşehir'in 18 km kuzeyinde olan Avanos deyince herkesin aklına çok sayıda çanak çömlek atölyesi bulunan ilçe gelir. Seramik yapım geleneği Hititlerden beri süre geldiği söylenmekte. Osmanlı belgelerinde Avanos, Enes ve Evenez olarak geçen ilçenin adının Hititler zamanındaki adı Venessa imiş. Avanos adının da buradan devriştiğini düşünüyorum.

Avanos ilçesi Kızılırmak kıyısında kurulmuş olup çok önemli bir kervansaray ile iki cami dolayısıyla dikkati çeken bir merkezdir. Hitit, Frig mitolojisinde, volkan tanrılarının oluşturduğu, yağmur ve rüzgâr tanrılarının yumuşak ve sihirli ellerinde biçimlendirdiği Kapadokya planetinde; Nevşehir bölgesi, doğanın yazıp çizdiği ve bize bahşettiği büyülü bir masaldır. Doğa ve tarihin Dünyada en güzel bütünleştiği yerdir. Coğrafik olaylar Peribacalarını oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da, bu peribacalarının içlerine konut oymuş, kilise oymuş ve fresklerle süsleyerek, binlerce yıllık yaşlı medeniyetlerin izlerini taşımıştır günümüze. Bu akılalmaz kültür hazinesini kurtarabilmek, başkalarına kaptırmamak için Milet'li Thales bile, Lidya Kralı'nın Pers istilalarına karşı koyabilmesi için, Kızılırmak (Halys) ikiye bölerek orduyu karşıya geçirmiş ve tarihteki ilk bilimsel hesaplarını gene buralarda gerçekleşmiştir. Nevşehir Kapadokya planetinin başkentidir. Ancak, Kapadokya'nın şöhreti günümüzde öylesine artmış ve sınırlarından öylesine taşmıştır ki; Nevşehir'in adı Kapadokya'nın içinde kaybolmaya yüz tutmuştur. Bu nedenle burada, Nevşehir bölgesinin tarihi-kültürel konumu bütünündeki yerini sunmayı amaçladık.

Avanos, Zelve, Göreme çevresinin tabii güzellikleri ve kültürel zenginlikleri yüzyıllar boyunca tarih yazarlarının ve seyyahlarının ilgisini çekmiştir. Eeee benim gibi seyahatname takıntılı aceminin de dikkatını çekecek herhalde..

Avanos'ta da Hititler'den beri çarkla çanak-çömlek yapıldığı bilinmektedir. Bu el sanatı kavimden kavime, babadan oğula geçerek günümüze kadar gelmiştir. Avanos'un dağlarından ve Kızılırmak'ın eski yataklarından yumuşak ve yağlı kil topraklar elenir ve iyice yoğrularak çamur haline getirilir. Çark adı verilen ve ayakla döndürülen tezgah üzerindeki çamurun maharetle şekillendirilmesiyle istenilen çanak yapılmış olur. İşlik denilen atölyelerde üretilen çanaklar önce güneşte, daha sonra da gölgede kurutulduktan sonra, saman ve talaşla yakılan fırınlarda 800 dereceden başlayıp 1200 derece sıcaklık arasında özenle pişirilir.

Türkiye'nin en uzun nehri Kızılırmak, Avanos yakınlarında suladığı tüflü, killi topraklar nedeniyle eski zamanlarda adına yakışır bir kızıllığa bürünüyor. Barajlar yaptıktan sonra bu özelliği genelde yok olmuştur. Yörede yemek kapları, su testileri, kışlık yiyecek saklamak için çömlekler ve küpler, su küpleri tanınan çanak ürünleridir. Avanos, günümüzde Kapadokya'nın El Sanatları Merkezi olarak tanınmaktadır.

İlçede önemli uğraşlardan biri de bağcılıktır. Elde edilen üzümler sofralık olarak kullandığı gibi, mağaralarda, doğal depolarda şarap üretiminde kullanılır. Özellikle el yapımı şarapları Dünyanın her yerinden rağbet görmektedir.

Buraya kadar gelmişken Özkonak’a da uğrayalım dedik. Gör bakalım neler dedik:


Özkonak
Avanos'un 14 km. uzağında yer alan yeraltı şehri, İdiş Dağı'nın kuzey yamaçlarına volkanik granit bünyesi tüf tabakalarının oldukça yoğun olduğu yere yapılmıştır. Geniş alanlara yayılmış olan galeriler birbirlerine tünellerle bağlanmıştır.

Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirlerinden farklı olarak katlar arası haberleşmeyi sağlayacak çok dar ve uzun delikler bulunmaktadır. Düzgün oyulmuş odaların girişleri kapatıldığında havalandırma da bu dar (5 cm.) ve uzun deliklerle sağlanmıştır. Yine diğer yeraltı şehirlerinden farklı olarak sürgü taşından sonra, tünel üzerine (düşmana kızgın yağ dökmek maksadıyla) delikler oyulmuştur.

Özkonak yeraltı şehrinde Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehrinde olduğu gibi hava bacası, su kuyusu, şırahane ve sürgü taşları bulunmaktadır.

Ve son durağımız Sultan Sazlığı:

100 km2'lik alanı kapsayan Develi Ovasının 21.000 ha'lık kısmını kaplayan Sultan Sazlığı Kayseri il sınırları içerisinde Develi, Yahyalı ve Yeşilhisar ilçelerinin oluşturduğu üçgen içerisinde adeta Cennet platformu gibi. Develi kapalı havzasının en çukur yerinde oluşan Sultan Sazlığında, tatlı, tuzlu ve hafif tuzlu açık su yüzeyleri, geniş sazlık ve bataklık alanlar ile bunları çevreleyen sulak çayırlar yer almaktadır. Sultan sazlığının (3300 ha) suları tatlıdır. Derinliği 2.1 m. civarındadır.

Sultan Sazlığı sulak alanlar ekosistemindeki karmaşık ilişkiler ve doğanın yaratıcı gücünü ustalıkla sergileyen eşi bulunmaz dev bir açık hava laboratuvarıdır. Bu nedenle, ünü ülke sınırlarını aşan alanı, her yıl binlerce doğa sever kuş gözlemcisi, bilim adamı ve araştırmacısı ziyaret etmektedir.

Alanda yapılan çalışmalarda, 47 familyaya ait 65 cins ve 177 adet tür tespit edilmiştir balıklar bulunmaktadır. Bölgede 301 kuş türü tespit edilmiştir. Bunlardan 69 tür düzenli olarak, 18 tür ise olağan dışı hallerde burada kışlamakta veya göç sırasında uğramaktadır. Kuluçkaya yatan tür sayısı 119 dur.. Anadolu yarımadası üzerinde birleşen, Afrika, Asya ve Avrupa kıtaları arasında süregelen iki kuş göç yolu üzerinde bulunması, Kış varlığı yönünden ülkemizin en önemli sulak alın olan Sultan sazlığı, nesli tehlike altında olan farklı kuş türlerini barındırmaktadır. Örneğin; küçük karabatak, dikkuyruk ve yaz ördeği'nin üreme alanından biridir. Alanda kuluçkaya yatan diğer önemli kuş türleri, alacva balıkçıl, kaşıkçı, çeltikçi, boz ördek, kılıçgaga, macar ördeği, paspaş patka, akça cılıbıt, büyük cılıbıt, bataklık kırlangıcı, mahmuzlu kız kuşu, gülen sumru, küçük sumru, bıyıklı sumru, bahri, küçük balaban, boz kaz, çamurcun, yeşilbaş, çıkrıkçın, elmebaş patka, sakarmeke, sumru, bağırtlak ve ak kuyruklu kız kuşu, karabaş martı, ince gagala martı ve uzun bacakdır.


Flamingo bölgede düzensiz olarak üremektedir. En son 1970 yılında Yaygölündeki adalarda 1500 çift civarında kuluçkaya yattığı bilinmektedir. 9-11 Eylül 1997 tarihlerindee Yay gölünde 185.000 civarında flamingo sayılmaşıtır. Bu rakam bugüne kadar alanda bir defada gözlenen en yüksek sayıdır.Göç mevsiminde bazı kuş tolulukları büyük sayılara ulaşmaktadır. Kuşların toplanma dönemi olan Eylül ve Ekim aylarında toplam kuş miktarı yarım milonu aşmaktadır


1971 yılında alanın Orman Bakanlığı tarafından "Su Kuşları Koruma ve Üretme Sahası" olarak ilan edilmesini takiben koruma çalışmaları başlatılmıştır.


Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından 1970'li yıllarda alanın tamamının drene edilerek kurutulması planlanmıştır. Ancak, gönüllü kuruluşlar ile kamu kuruluşlarının çabaları sonucunda proje revize edilmiş ve Yay gölündeki su kotunun 1070, 80 m'de tutulması karara bağlanarak, alanın kurutulması önlenmiştir.

Kapadokya’yi görmemek görmemek doğa severlerin en büyük eksiğidir. E.V.Daniken için bu eksiklik kalsın, kalsın çünkü Tanrıların Arabalarıı’ndan sonra, burası için de Tanrılar’ın Evi diye tutturabilir.

Evet sevgili GEZ-GÖR-YAZ dostları 1995’in mayıs ayının 10’undaki bu gezi yazısını, ancak 2006’nın Ekim ayının 24’ünde saat: 02.50’de bitirebildim. Tam yaklaşık 12 yılda..Ama bu oniki yıla tam 50 gezi yazısı hazırladığımı söyleyerek, gezi-Yazı tembeli olmadığımı vurgulamak isterim.

Bir bakıma; İyi ki bu tembelliği göstermişim. Çünkü bugün Kapadokya S.O.S veriyor diyor Hürriyet’ten Yener Susoy. Ürgüp, kaymaklı, Göreme VE Uçhisar belediye Başkanlarını konuşturmuş. İşte onların özet konuşmaları:


BEKİR ÖDEMİŞ (Ürgüp Belediye Başkanı-CHP)Kapadokya Belediyeler Birliği siyasi tercih kurbanı Bir dünya kenti olan Ürgüp, haritada Türkiye'nin tam ortası. Aynı zamanda batı-doğu ekseni üzerinde İpek Yolu olarak adlandırılan ticaret yolunun üzerinde. Ürgüp ortalama bin metre yüksekliğindeki Anadolu platosunda, 1200 metrede karşımıza çıkıyor..

FEVZİ GÜNAL (Göreme Belediye Başkanı-CHP)Bunu duyurun, Göreme elden gidiyor Peri bacaların arasına gizlenen Göreme, Kapadokya'nın kalbi. Volkanik tüften oluşmuş sihirli görüntüsü içinde Bizans kilise mimarisi ve Hıristiyanlık tarihinden önemli bir devri sergiliyor.


ABDULLAH ÇEKİÇ (Kaymaklı Belediye Başkanı-MHP)Yeraltı Şehri'nin bütün geliri Ankara'ya gidiyor Kaymaklı'da 25 bin kilometrelik alan içerisinde 200'e yakın yeraltı kenti var. Bunların kimler tarafından, ne zaman, neden, nasıl bir teknikle yapıldığı bilinmiyor.

MUSTAFA ZUHAL (Üçhisar Belediye Başkanı-AKP)Kapadokya kanunu bir an önce çıksın
Üçhisar Kalesi, Nevşehir-Göreme yolunun 7'nci kilometresinde muhteşem görüntüsüyle selamlıyor

sizi. Burası, Kapadokya'nın emsalsiz panoramik seyir noktası. Kalenin içindeki odalar birbirine merdivenler, tüneller ve koridorlarla bağlanmış. Odaların girişlerinde, giriş-çıkışın denetlendiği sürgü taşları var.

Göreme Balon'un sahibi Halil Özarslan Kapadokya’da balon uçuruyor, ekmek parası için.. Zararsız… Faydalı da denebilir. Fakat yıllardır birileri öylesine balon uçuruyor ki kapadokya ve Kapadokyalar için işte onlar çok çok zararlı. Onların kim olduğunu siz çok iyi biliyorsunuz. Anımsamadıysanız, biraz ipucu vereyim: Hani Siyasi ve Ekonomik rant adına sürekli balon uçuranlar var ya, işte onlar. Bu kadar yeter… Yöre yetkililerinin feryadı bana bunları bir kez daha anımsattı….(Güncelleme-Ekim 2006)

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

GEZ-GÖR-YAZ

evesbere@mynet.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1275
Toplam yorum
: 1022
Toplam mesaj
: 87
Ort. okunma sayısı
: 866
Kayıt tarihi
: 16.12.07
 
 

İnş. mühendisiyim. Eskiden sesli düşünür, kentimi ve çevremi rahatsız ederdim. Şimdilerde, kendim..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster