Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ekim '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
1315
 

Kapitalist Türkiye'de yeni bir sosyalist siyaset

Kapitalist Türkiye'de yeni bir sosyalist siyaset
 

Mahir Çayan’ın ilk okuduğum yazısı, Yar Yayınlarından çıkan ünlü yeşil kitabın ilk yazısı olan “Aren opürtünizminin niteliği” makalesiydi. Büyük ihtimalle 1990 yılında okumuştum.

Mahir Çayan yazıda, Sadun Aren ve beraberindeki TİP’lilerin, partinin Ereğli Teşkilatına yaptıkları ziyaretteki karşılaşmalarını anlatır. Bu karşılaşmada temel tartışma Türkiye’nin tahlili ve bu tahlile uygun mücadele yöntemi üzerine yoğunlaşır. Sadun Aren Türkiye’nin artık kapitalist bir ülke olduğunu iddia ederken, Mahir Çayan ise yarı sömürge, yarı feodal, oligarşik bir ülkede yaşadığımızı iddia eder. Muhakkak bu tanımlar 70’li yıllarda, devrimi ve devrimin yolunu farklılaştıran tartışmaları da içeriyordu ve bu nedenle solcular arasında ciddi yol ayrımlarına neden oluyordu.

Bu tartışmada kimin haklı kimin haksız olduğuna girmek istemiyorum, çünkü bu dönemin şartlarını, dünyada ve Türkiye’deki sınıfsal güç dağılımlarını, kapitalizmin içinde bulunduğu aşamayı incelemeyi gerektirir. Ancak o günün koşullarının, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran ve Sadun Aren'in önderliğindeki TİP'in değil, Mahir Çayan ve ülkeyi benzer şekilde tahlil eden Deniz Gezmiş ile İbrahim Kaypakkaya’nın önerdiği mücadele yönteminin önünü açtığını söyleyebiliriz. 1970’lerin başından itibaren bu ülkede sosyalist hareketin yönünü belirleyenler, bu üç ismi takip eden gruplar oldu. Bu nedenle sosyalist mücadele, legal ve düzen içinde hareket eden yapılarla değil, illegal örgütler ve sokak mücadelesi ile ilerledi.

Ancak 1990’lara gelindiğinde, 1980’de ciddi darbe alan ve tekrar asla 80 öncesindeki güçlerine dönemeyen sosyalist hareketlerde yasal parti tercihleri ön plana çıkmaya başladı. O dönem özellikle ÖDP’nin kuruluş dönemindeki tartışmaları gayet iyi hatırlıyorum. Yasal bir partiyi ve sosyalist mücadelenin tüm yükünü bu partiler üzerine yüklemeyi büyük ihanet sayan çevreler ile ülkenin ve emekçi sınıflardaki değişimi algılamak gerektiğini söyleyenler arasındaki fikir gerginlikleri oldukça yüksekti. Ne gariptir ki, 1960’ların sonunda Mahir Çayan’ın opürtünist ilan ettiği Sadun Aren ile 1990’ların başında Mahir Çayan’ın takipçisi olan geniş kitlenin yolu yasal bir partide buluştu ve Aren bir dönem ÖDP’nin onursal genel başkanı oldu.

Türkiye sosyalist hareketi açısından 90’lı yıllar, legal mücadele araçları içinde illegal zihniyeti terk edemeyen çalkantılı bir dönem olarak yaşadı. Ülkenin içinde bulunduğu çalkantı da buna fazlası ile hizmet etti.. Ama daha önemlisi, dünyada bittiği kabul edilen gerilla mücadelesi, ülkenin Kürt bölgesinde ciddi bir sıçrama gösteriyor ve Türkiye’de sosyalist hareketlerin gündemi belirleme inisiyatiflerini elinden alıyordu.

Gerçi, ortada bir Kürt sorunu ve mücadelesi olmasa da, sosyalistlerin gündemi belirleyecek güçleri, kitleleri ve parlak fikirleri yoktu. Zaman zaman “eski günleri” hatırlatan 1991’deki Zonguldak Maden işçilerin Ankara yürüyüşü, İstanbul Pendik’te kutlanan 1993 yılı 1 Mayıs’ı, 1995-96 yılarında harç zamları protestosu üzerinden bir dönem yükselişe geçen öğrenci muhalefeti ve 1996’daki Susurluk sürecinde yaşanan eylemlilikler hariç, sosyalist sol giderek güç ve kitle kaybetmeye devam etti. 1990’ların başından itibaren İslami kimlikli Refah Partisinin, devrimcilerin hedef kitlesi olan varoşlarda giderek güçlenmeye başlaması da, sosyalist hareketlerin nefes borularını tıkayan bir gelişme oldu.

Ama tüm bunların dışında en temel sorun, sosyalistlerin dünyayı ve Türkiye’yi anlamaya yönelik bir çabalarının son derece yetersiz olması ve 80 öncesinin düşünce ve algılama kalıplarına takılıp kalmış olmalarıydı. En başta, mücadele araçlarını illegalden legale çevirmiş olsalar da, yeni araca uygun bir zihniyetle geliştirmediler. Basitçe, somut durumun somut tahlilini yapmayan sosyalistler, ne kitlelerle buluşabildiler, ne de söylemleri toplumda karşılık buldu.

Türkiye, 1980 öncesinde, sosyalist hareketin arkasından rüzgâr esmesine vesile olan, yarı sömürge niteliğini yavaş terk ediyordu. 1980’li yıllarda İspanya’nın, Portekiz’in ve Yunanistan’ın izlediği rotaya 1990’ların sonuna doğru Türkiye’de dâhil oldu. Kapitalizmin tüm ekonomik göstergelere hâkim olduğu, kentin köye baskın geldiği, hizmet sektörünün diğer tüm sektörlerden daha fazla istihdam yarattığı ve katma değer ürettiği, ihracatla büyüme trendine giren bir ülkeye dönüşüyordu. Bu gelişme elbette ülkeyi sorunsuz bir konuma taşımıyordu. Ama özellikle sosyalistlerin üzerinde yürüdükleri zemini ve mücadele yöntemini oldukça farklılaştırması gereken politik yeni dönemi ifade ediyordu.

Ancak özellikle 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin sosyalistleri bu konuda başarılı bir grafik çizmedi. İspanya’da, Portekiz’de ve Yunanistan’da sosyalistler ya iktidar ya da iktidarların güçlü alternatifleri olurken, Türkiye’de sosyalist partilerin toplam oyları %1 seviyesine ulaşmakta dahi zorlanıyor.

Oysa sosyalistlerin temel mücadele mantığı, geniş kitlelerin muhalefet hareketi içinde yer alması üzerine kuruludur. Ezilen geniş kesimlerle, ezen azınlık kavga eder. Sosyalistler bu ezilen çoğunluğun sözcüsüdür. Oysa bu ülkede sosyalistler, ezildiğini iddia ettiği çoğunluğun çok ama çok küçük bir kesimine sözcülük edebiliyor. Hatta sosyalist partilere oy verenlerin ciddi bir kısmının da Beyoğlu devrimcisi olduğunu söylemek bile yanlış olmaz.

Sosyalistlerin içinde bulundukları durumda atılması gereken ilk adım, 1970’li yıllardaki Türkiye ve dünya tahliline dair ciddi bir revizyona girişmeleridir. Dünyanın bugün içinde bulunduğu konjonktürde, Çin ile 2015 yılına kadar 50 milyar dolarlık dış ticaret anlaşması yapan ve bu ticareti Yuan ve Türk Lirası yapmaya kararlaştıran bir Türkiye’nin artık yarı sömürge bir ülke sınıfında değerlendirilemeyeceği ortada. Giderek genişleyen bir orta sınıfın, iktidar stratejisini toplumsal çatışma üzerine kurgulayan bir siyasete hayat hakkı vermeyeceği de bir diğer gerçek.

Türkiye’nin bugün parlamenter sistem üzerinden iktidar talep eden, sistemi içeriden reforme etmeyi amaçlayan ve tüm evrensel değerleri –demokrasi, özgürlük, hukuk- gerçek anlamları ile hayata geçirmeyi hedefleyen sosyalist bir siyasete ihtiyacı var. Belki de yeni bir TİP'e.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

söylediklerinize genel olarak katılmakla birlikte sonuç olarak söylediğiniz sosalist hareketin hangi teorinin üstüne oturacağı konusu muğlak.Bahsettiğiniz tüm süreçler yşanırken kapitalizm ve onun toplumsal komposizyonu da değişti ve bugün kapitalizme alternatif oluşturacak enel bir teori yok ortada.Sadece gelir dağılımının düzeltilmesi,bazı grupların dışlanmışlıklarının önlenmesi gibi çözümler uretecek bir harekette olsa olsa kapitalizmi reformiz edecek sosyal demokrat bir hareket olacaktır.

Hasan kÜÇÜK 
 13.10.2010 18:06
 

Sosyalist Solda yeni bir parti önerini sanırım detaylandıracaksın...

Yıldız Nihat 
 13.10.2010 9:06
 

Evrensel değerleri gerçek anlamlarıyla hayata geçirmeyi hedefleyen bir siyasete ihtiyaçtan bahsetmişin. Oysa uygulanan siyaset daima tam da budur ama yanlış olan şey sen dahil herkesin "evrensel değerlere" kendince "sübjektif anlamlar" yüklemesidir. Değişim kendi yüklediğimiz anlamlar doğrultusunda gerçekleşmez. Bence yapılması gereken tek şey "evrensel değerler" olarak kabul ettiğimiz hamasi alamlarla yücelttiğimiz siyaset araçlarının gerçekliklerini, neden oldukları sonuçları sorgulayıp onların KENDİLERİNİ değiştirmeye yönelik siyaset yapmaktır. Çünkü onların kendilerini değiştirmeden neden oldukları olumsuzluklar ortadan kaldırılamaz. Demokrasinin gerçek anlamı diye bir şey yoktur. Demokrasinin daima kendi gerçekliği vardır ve neden olduğu sorunlar vardır. Amaç o sorunları GÖREBİLMEK, ANALİZ EDEBİLMEK ve çözücü yöntemler geliştirmektir, GERÇEK, ÖZ, EN HAKİKİ, YÜCE, KUTSAL vs. gibi anlamlar yüklemek, onları idealize etmek değildir. Sevgiler ve selamlar

Matilla 
 13.10.2010 8:18
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1752
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster