Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Eylül '09

 
Kategori
Dilbilim
Okunma Sayısı
2153
 

Kara tavuk kanı

Yaşar ÇAĞBAYIR


Kasabaya geldiğimde kimsenin geçmişi ile ilgili herhangi bir bilgim olmadığı için hiç kimse hakkında bir ön yargım da yoktu. Bana "Hoş geldin." diyen, selam veren ve daha başka biçimlerde insanlık gereği ilgilenen herkese samimi davranıyorum. Kimin nelerden gücendiğini, neye sevindiğini, neye üzüldüğünü bilmediğimden bir orta yol tutturmuş gidiyordum. İlk anda kasabalılara mahcup olmamak için isimleri hatırda tutmaya büyük özen gösterdim. Biliyordum ki en büyük eksikliğim isim ezberlemek. Zamanla akrabalıkları, bağlantıları, iş ilişkilerini öğrendikçe her şey kolaylaşmaya başladı. Kim kimin kardeşi, yeğeni veya bacanağı, kaynı... İlgiler, bağlantılar yerli yerine oturdukça bu işin öyle korktuğum kadar ürkütücü olmadığını gördüm. Hacıyı hocayı, emmiyi dayıyı ayırt etmeyi becerdim.

Kasabada, herkesle olabildiğince samimi olmuş, küçüklü büyüklü pek çok dost edinmiştim. Her birinin fiziğinden tutun da yapısını, huyunu, alışkanlıklarını ve biraz da anlayabildiğim, becerebildiğim kadarıyla psikolojilerini tespite çalışmıştım. Bu bana hacıyla hacı, hocayla hoca; hancıyla hancı, yolcuyla yolcu muhabbeti yapmamı sağlıyordu. Önceleri onlar da beni okkalayıp tartmak için biraz yavaş ve resmi davranmışlardı. Zaman geçtikçe kendilerine yakın buldukları kadar yaklaştılar, sohbetleri dallandırıp istedikleri kıvama getirdiler. Yer yer şakalaşmamıza rağmen, bu şakalar ciddiyetten uzaklaşmamış, belirli bir edep sınırları içinde kalmıştı.

Kasabanın gençleri de öbek öbek kapımdan ayrılmazlardı. Yaşları ne olursa olsun çiftçisi çubukçusu, bakkalı, manavı, marangozu, fırıncısı hep arkadaşımdı. Bakkalda şeker tartar, bahçelerde elma toplar, marangozla hızar tutar, fırında müşteriye ekmek satardım.

Gençlerden biri vardı ki diğer kasabalılardan daha önce samimiyet kurmuştu benimle. Başta biraz yadırgamıştım bu durumu. Diğer gençler biraz kenar duruyorlar. O ise sabah akşam demeden, vakitli vakitsiz kapımda bitiveriyordu. Baktım, bir kötü niyeti veya iyi niyetimi suiistimal edecek biri gibi değil. Kabullendim, benimsedim Hüsameddin’i.

Hüsameddin, askerden geleli iki yıl olmuş. Ben akran... Babası erken ölmüş... Kardeşi yok... Anneciği ile birlikte oturuyormuş... Çoğu, su basar epey arazileri var. Çift çubuk işlerini iyi öğrenmiş Hüsamettin. Sulama, budama, ürün toplama, çapalama, ilaçlama hepsini kendi başına götürüyor. İyi bir bahçesi var. Ürünler olduğunda, Mersin’de tanıdığı bir komisyoncu var, ona telefon ediyor. Kararlaştırdıkları günün sabahı kamyon gelip kapıya dayanıyor. Komisyoncunun adamları yüklemeyi bitirir bitirmez para Hüsamettin’in avucuna giriyor.

Hüsamettin, kanaatkâr... Başkaları, onu hafife alıyor... Ucuza verdiğini, söylüyorlar... Bir ara şehirde manavın tezgâhında gördüğüm marul fiyatı ile Hüsamettin’in sattığı fiyatı karşılaştırıp ucuza verdiğini söylemiştim kendine.

-"Yahu, hoca sen de mi?" diye söze girmiş izah etmişti. “Evet, ben bunları yetiştirmek için çok emek çekiyorum, masraf ediyorum. Öyle... Ama ben çarşıda pazarda mal satmayı beceremem ki... Hem bunu yapabilsem bile şehre git gel... Bir sürü yol parası; oralarda çektiğin eziyet, verdiğin emek de cabası. Bunlara, arada bozulan, satılamayan, dökülenleri de ekledin mi benimki daha hesaplı gelir. Bir de oralarda dolanırken bahçenin suyu geçer, ilacı gelir. Ben toplu para alırım. Harcımı, borcumu bilirim... Hem azıcık da esnaf kazansa kötü mü? Bak bu kasabada kaç tane bakkal var? Şekeri, unu, tuzu, yağı, sabunu, sigarayı kendi fabrikalarında mı üretiyorlar? Elbet aldıklarına kâr koyup satıyorlar. Benim mal verdiğim komisyoncu da öyle... O da benim sadakam, diyelim...”

Hüsameddin’in bu sözleri beni sarstı. Kendisiyle beraber başkalarını da düşünmek. Hüsameddin bunun için minnetsiz... Biraz daha büyüttüm onu gözümde. Pek kısa sayılmazdı, orta boylu... Büyüklüğün ne boyla, ne de yaşla ilgisi var... Büyüklük, büyük düşünmede... Kendisinden başka insanların da bulunduğunu görebilmekte, anlayabilmekte...

Hüsameddin ve bir arkadaşı ile birlikte Gürsu çayında balık tutmaya çalışıyoruz. Sabah gün doğmadan tavayı, çaydanlığı, tüpü, yağı omuzlayıp soluğu çayda almıştık. Hüsameddin, suya girmiyor... Hüsameddin’in komşusu Ali’yle “germe” adını verdiğimiz ağı suyun akışına doğru karşılıklı tutarak balıkların ağımızın gözlerine takılmasını sağlamaya çalışıyoruz. Üç dört saat kadar uğraşma sonunda tuttuğumuz balığın, sabah kahvaltımıza yetecek kadar olduğunu düşünerek balık tutmayı bırakıyoruz.

Önceleri Hüsameddin’in suya girmeyişi üzerinde durmamıştım. Sonradan aklıma takıldı. O, tavadan balıkları sıcak sıcak tabaklarımıza aktarırken sormadan edemedim.

-Ya biz, sabahın soğuğunda Ali’yle çivi kestik... Bize hiç yardıma gelmedin... Sıcacık tavanın başından ayrılmadın, kasap kedisi gibi...

-Size balık pişirdim ya... Balığı temizlemek... Süzdürmek... Unlamak... Kızartmak... Az iş mi yani?

-Öyle de... Bunda başka bir iş var gibime geliyor.

Ali, anlamlı anlamlı yüzüme bakmaya başladı. Hüsameddin, ikirciklendi... Sonunda lafın kıyısından giriş yaptı.

-Boynumda, muskam var... Annem ıslatma, bir de üstünden ayakyolu hariç çıkarma... Çıkardığında da göbeğinden yukarı as dedi. Hoca, öyle söylemiş.

-Ne muskasıymış bu?

Ali lafa karıştı:

-Muska değil, hamaylı... Hamaylı!

Hüsameddin, konuyu kapatmak istedi.

-Boş ver hoca, sen bizi... Biz böyleyiz işte... Muskasız olamayız... Ben sonra anlatırım sana... Şimdi yeri değil, sofra başındayız...

-Sen, balıklar iyi pişmiş mi, ona bak!..

Öyle yaptım. Hüsameddin’in özene bezene kızarttığı balıklardan payıma düşeni mideme indirmekten, taze alabalıkların ağzımda, dilimde ve damağımda bıraktığı lezzet yüklü keyiften başka her şeye kendimi, bütün duyularımı kapadım. Sadece balıklara yoğunlaştırdım varlığımı...

Büyük bir keyifle yedim, doydum; şükrettim... Artan bir kaç balığı Ali, bana teklif etti.

-Hoca, sen bekarsın... Götür... Yersin...

-Hayır, ben artık bugün yiyemem... Yarına kalırsa, hoşuma gitmez... Şimdiki tadı bulamam... Bu tadın hafızamda kalmasını istiyorum... Siz götürün...

-Ali, sen götür... Kardeşlerin yesin...

-Olmaz... Annene götür... Bizimkilere birer tane bile düşmez... Bölüşseler, değmez... Arada kavga olur...

-Siz bilirsiniz... Aranızda halledin...

-Hem tavayı, tüpü sen getirdin... Annen balığa gittiğini biliyor... Bizimkilerin haberi yok, boş ver... Olmasın da...

Balıkları, herhangi bir tartışmaya gerek duymadan tavanın içine yerleştirdik, üzerine de azık torbasını geçirip Hüsameddin’in eline tutuşturduk... Ben ağları, Ali de tüpü ve diğer ufak tefeği omuzlandı, kasabanın yolunu tuttuk.

Erken kalktığım için uyumak niyetiyle eve geldim. Besmele çekip uzanırken aklıma Hüsameddin’in muskası düştü. Niçin takıyordu? Nasıl bir muskaydı ki bin bir türlü merasim uygulanıyor? Hüsameddin’i ben bugünkü haliyle tanımış, bilmiştim. Çok iyi bir geçti... Akranlarından çoğu evliydi... O bekâr... Hoş ben de bekârım ya... Ben okullarda sürterken geç kalmıştım... Ya Hüsamedddin?.. Bekârlığı ile muska arasında bağ kurmaya çalıştım... Bekâr kalışının sebebi ile muska taşımasını gerektiren özrü arasında... Uygulanan merasim muskanın ehemmiyetini, böyle önemli bir muska da bu iyi gencin rahatsızlığının yabana atılır olmadığını gösteriyordu.

Uykum kaçtı. Kalktım. Kendimi sokağa attım.

***

Hüsameddin, her zamanki gibi boş olduğu bir günü yine benimle geçirmeye karar vermiş olmalı ki sabah, ben daha yüzümü yıkamadan damladı. Kapıyı açtım.

Elinde tuttuğu tepsiye baktım, üstü bezle örtülü olduğu için ne olduğunu göremedim. Ama taze pişmiş yufkanın kokusu burnumdan girdi, damağımdan dolaştı, dilimim etrafında sular kabarmaya başladı. Elinden tepsiyi aldım.

-Dur, içeri girmeden koş bakkaldan biraz deri peyniri al gel.

Cebimden çıkarıp beş lira verdim. Parayı almadı.

-“Ben öderim. Dün elmaları okuttum.” dedi izinin üstüne döndü. Az sonra da kese kâğıdına konulmuş, kendine has hoş kokulu, yörenin en rağbet edilen peyniri ile döndü. Saygısızlık olmasın diye tepsinin örtüsünü açmadım.

Gelir gelmez masanın başına geçti. Tepsiyi açtı. Tepsinin içinde yörede “sıkma” denilen dürümler kuzu gibi yatıyordu. Dürümlerin yanında kapaklı bir sefertası kâsesi duruyordu.

-Sen, çay da demlememişsindir... Ben sıcak süt de getirdim. Çay olana kadar... İdare ederiz… Hadi gel...

-Yüzümü yıkayıp geliyorum... Sen sofrayı kuradur...

Sofranın başına döndüm. İki ayrı dürüm vardı.

-İkisi de aynı mı?

-Biri cevizli, öteki soğanlı... Hangisini istersin?

-Her ikisinden de... İkisini de bölüşelim... Sen bölüştür... Ben çay koyayım... Şu tabağa peynir çıkar... Bardaklara da süt doldur... Şeker kabı orda...

Ocağı açtım. Çakmağı çaktım. Orta ateşe çaydanlığı koydum. Sofranın başına döndüm. Önce soğan ve “imansız” adını verdikleri çökelekle yapılmış dürümden başladım. Yufka piştikten sonra sacdan iner inmez önce tereyağı sürülüyor, sonra ince ince doğranıp ateşte hafifçe öldürülmüş soğan ve çökelek karışımı ekiliyor. Katlanarak dürüm hâline getiriliyor. Cevizli de öyle... İşlem aynı, fakat soğan yerine dövülmüş ceviz kullanılıyor. Biz bu yağsız çökeleğe biraz deri peyniri ekledik. Doğrusu, sütle çok güzel bir kahvaltı malzemesi oluyor.

-Annem, komşularla yufka yapıyor da... Onlara hazırlattım... Sütü kendim kaynattım...

-Çok güzel olmuş, pişirip kotaranların ellerine sağlık... Keselerine, sofralarına bereket... Beni düşündüğün için Hüsameddin sen de sağ olasın... Teşekkürler.

Kahvaltıyı bitirdik... Çaylarımızı içtik... Elma satışından söz ettik. Başkaları için ucuz sayılmasına rağmen iyi sattığını söylüyordu Hüsameddin...

-“Nasıl iyi?” diye sözü dallandırmaya çalıştım.

-Hoca, bi kere elmayı bahçenin kapısında sattım. Eve getirmedim. Adam kendisi cins cins, kalite kalite grupladı. Kasaladı, tarttı, hesapladı parasını verdi, gitti. Ben ne ayıklama, ne kasalama işiyle uğraştım. Kasa parası da vermedim. Komisyoncunun adamlarıyla üç dört saatte yaptığını ben yalnız başıma on beş günden önce bitiremezdim. Bütün bunları üst üste koyduğun zaman hiç kaybım olmuyor.

-“Ben ticaretten anlamam; mal senin, müşteri senin; dilediğin gibi satarsın. Kim ne diyebilir? Ben başkalarından duyduğumu söylüyorum.” diye özür babında bir şeyler söyledim.

Geleli beri, kafamda dolanan soruya nasıl gireceğimi tasarlayıp duruyordum. Onun için biraz dalgın, biraz da durgundum. Hüsameddin, durumu anlamış olmalı, doğrudan doğruya soruyu yöneltti:

-Hoca, senin canını sıkan bir şey mi var? Yoksa er vakit kapını çaldığıma alındın mı?

-Yok öyle bir şey... Ne demek... Ne alınması... Bilakis memnun oldum... Senin şurada iki lokman nasip oldu sabah sabah... Sana nasıl memnuniyetsizlik duyabilirim...

Acaba söylesem mi, diye bir daha tarttım. Sözün ve olayın akışı gereği sormalıydım... Yoksa Hüsameddin, başka şeyler düşünmeye başlayacaktı... Bunun sonucu hoş olmayabilirdi... Bana kendi kasabasındaki akranlarından daha fazla yakınlık duyan birine böyle bir haksızlık yapamazdım. Ama sorduğum soru onu daha zor durumda bırakırsa. Hani ne derler? "Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık..." biçimi. Yine de sordum.

Hüsameddin, küçüklüğünde ateşli bir hastalık geçirmiş. Havale filan gibi bir şey... Sonra hep altını ıslatır olmuş... Gündüzleri normalmiş, ama gece oldu mu iş berbat... Okulda üstü başı koktuğundan kimse onunla oturmak şöyle dursun, beraber bulunmak istemez; oyunlarda aralarına bile almazlarmış. Bu okul bitince de devam etmiş. Askerden geldikten sonra da hep arkadaşları tarafından dışlanmış. Altını ıslatma huyu, çoktan kaybolup gitmesine rağmen dışlanma sürmüş gitmiş.

Arkadaşlığı, bir asker ocağında görmüş... Bir de şimdi bende...

-Nasıl geçti? Nasıl iyileştin?

-Annem beni öte yüzde bir hocaya götürdü. Hoca muska yazıverdi. O muskayı takınca iyileştim. Bir daha hiç ıslatmadım.

-Şu, hiç çıkarmadığın o mu?

Koltuğunun altından çıkarıp gösterdi.

-İşte bu... Benim altımı kuruttu ama arkadaşlarımla aramı bulamadı...

Geçen gün, balık tuttuğumuz günkü merakım depreşti. Acaba bu muskada neler yazılıydı? Ne biçim bir gücü vardı? Doğrusu, müspet ilimlerle yetişmiş bir öğretmen olarak kabul edemediğim, bir açıklama getiremediğim için aciz düştüğümü itiraf etmeliyim. Çözümsüzlük... Çok zor...

Sohbetimiz biraz sönük geçiyor. Başka yöne de kaydırmak işime gelmiyor... Şu muska işini çözümlemeliyim. Konu her ne olursa olsun, kafamda dolaşan, zihnimi meşgul eden tek düşünce bu... Vardığım sonuç, bu genç şimdi muskasız edebilir mi? Yani üzerindeki muskayı çıkarıp atarsa yine eski durumuna döner mi? Denemek lazım... Hüsameddin’e bu fikrimi söylesem hiç tereddütsüz kesin bir şekilde reddedileceğimi biliyorum. Hüsameddin, muska ile öyle özdeşleşmiş ki bunca yıldır koltuğunun altından eksik etmeden taşımış. Hem de çok sıkı bir itina isteyen bin bir törenle, bin bir meşakkatle.

Mademki kafamda şu muska var. O hâlde konuyu bunun üzerine kurup muhabbeti bu yönde koyulaştırmalıydım. Kendisinden muskayı yazanı ve yazılışını anlatmasını istedim.

-Ben muska yazılırken hiç görmedim. Nasıl bir şey bu? İçinde ne yazdığını sen biliyor musun?

-Yazılanları ben ne bileyim? Ama nasıl yazıldığını biliyorum.

Anlatmaya başladı:

-Okulu bitireli iki yıl olmuştu. Arkadaşlarımdan bazılarının anneleri dünürlük işlemeye başlamışlardı. Annemin yüzü yerde... Kime, nasıl gidebilir? Bir yaz günüydü. Annemin kim bilir kimden sorup öğrendiği öte yüzlü hocanın köyüne ikindi vakti vardık. Otel diyorlar ama han gibi bir yer. Avluda bir sürü tavuk dolaşıyor, sağı solu eşiyor. Heybemizi sepetimizi koyduk. Annem hocaya elde olan, evde bulunan sebzeden, meyveden, yağdan, peynirden hediye götürmüştü. Hatta iki koca kangal köfter bile vardı. Hancıdan sorduk soruşturduk, nasıl hareket edeceğimizi öğrendik. Hocanın bugün iki hastası daha varmış. Hancı vasıtasıyla bizim de hocafendiyi ziyaret edeceğimiz bildirildi. “Bugün doluyum, yarın buyursunlar!” demiş.

Anlattığına göre o gün handa yatmışlar. Hoca kabul etse de yatacaklarmış, ama böyle olunca bir gün daha kalmak icabetmiş. Çünkü hocafendi muskayı gün batımı ile akşam namazı arasında yazıyormuş.

-O gece yattık... Sabah erken uyanmışım. Annem, gece hiç uyutmadı, kendi de uyumadı. Yarım saatte bir ayakyoluna götürdü. Şu derdime bir çare olsa da kurtulsam diye dua ediyorum. Bu hoca benim son şansım. “Eğer bu da fayda etmezse...” diye başladığı sözün sonunu çok kötü bitirdi. Zavallıya acıdım... Kendi hâlinden kendisi de çok mustarip... Kendini reddetmek... Bu cemiyet içinde yerinin olmadığını düşünmek... Kendini ahırdaki hayvanlarla bir görmek... Altına edip üstüne yatmak... “Yaşamayan bilmez... Hoca!” diyebildi... Tıkandı, konuşamadı... Sözlerini gözyaşları tamamladı. Hüsamed­din ağlıyordu... Koskoca adam ağlıyordu. Demek ki bu durum onun ruhunun derinliklerine işlemiş, bütün manevî varlığını allak bullak etmiş... Çok acı çekmiş. Düşündüm, arkadaşları tarafından reddedilmek, oyunlara bile dâhil edilmemek bir çocuk için ne kötü... Oysa onun da bu oyunlara, eğlencelere en az ötekiler kadar ihtiyacı var. Üstelik reddedilmek, sevilmemek... İtilmek... Dışlanmak...

-O gün, akşama kadar handan çıkmadık. Annem her namazdan sonra “Bu son olsun, bu hoca derdimizin dermanı olsun Allah’ım... Sen bilirsin... Sen her şeye kadirsin büyük Allah’ım” diye dua etti. Bana da “Amin!” dedirtti.

Hocafendi, muskayı kara tavuk kanı ile yazarmış. Gelen hastalar bunu bilmediklerinden sıkıntı çekmesinler diye hancı kara tavuk beslermiş. Tavukların belirli bir fiyatı yokmuş. Herkes ne dilerse verirmiş. Hatta parası olmayanlardan tavuk parası almazmış bile... Mübarekler, bunun bereketine çok yumurtlar, çok kuluçkaya yatarlarmış. Hiç eksilmezlermiş. Hancıdan başkası da kara tavuk beslemeye kalkışmış amma o, tavuklara fiyat belirlediğinden olmamış; kısa sürede tavuklar telef olmuş, adamcağız zarar etmiş. Ama hancınınkiler öyle mi ya yılda altı yedi yüz tavuk gelir geçermiş bu avludan.

-“Akşam olunca, hancıdan kara tavuk aldık, hem en irisinden. Annem iyi bir para verdi, kendi gönlüyle... İki tavuk ederdi verdiği... Hancının yanımıza kattığı küçük bir çocukla hocafendinin evine vardık. Hocanın adamı, yani yardımcısı bizi avlu kapısında karşıladı. Derdimizi sordu. Anlattı annem kısaca. Adam içeri gitti geldi. Hocanın kabul ettiğini söyledi. Buyurun ettiler. Buyurun etmeleri bile bizim için büyük nimetti.”

“Hocanın adamı, elimizden tavuğu aldı. Avlunun köşesinde duran bir çömleğin yanına götürdü. Beni de yanına çağırdı. Annemin avlu dışına çıkmasını söyledi. Mübarek tavuğu, keserken hatun kişi olmamalıymış. Kendisi besmele çekti. Bana da... Söylediklerini tekrar ettirdi. Tavuğu yatırdı, bıçağı çaldı. Fışkıran kan çömleğin içine doldu. Bana çömleği besmele ile verdi.”

-“Bunu elinden hiç bırakma, başkalarınınki ile karışmasın...” diye tembihte bulundu.

“Hocanın huzuruna girdim. Kanlı çömleği, işaret ettiği yere bıraktım. Eliyle oturmamı işaret etti. Diz çöküp oturdum. Hoca, elindeki kalın kitabı karıştırdı karıştırdı, sonunda orada hazır bulunan uzun şerit şeklindeki kâğıda çömlekteki kara tavuk kanına batırdığı kamış kalemle bir şeyler çizdi, yazdı. Sonra bu kâğıdı özel bir şekilde kıvırdı, katladı. Yaptığı bu üçgen demeti, yanda yanmakta olan mumun erimiş yağlarına her üç ucundan daldırıp çıkardı. Her seferinde soğuması için biraz bekletti ve mırıldandığı duaları bu uçlara üfledi.”

-“Bu çömlekte kalan kanı al, dışarıda ayak değmeyecek bir yere dök.” dedi. Çömleği aldım. Dışarı çıktım. Hocafendinin adamı yol gösterdi. Avlunun dışındaki bahçe çalılarından birinin dibine beraberce döktük. Adam, hocanın yanına girdi çıktı. Muskayı anneme verdi.”

-“Tarif ettiğim gibi...” dedi.

“Biraz sersemlemiş gibi mi desem yoksa büyülenmiş gibi mi, her ne hâlse bambaşka bir havada otele geldik. Annem önceden yanına alıp hazır ettiği kaput bezinden bir kılıf dikti, kaytan geçirdi, muskayı koltuğumun altına gelecek şekilde boynuma astı. Hocanın adamının tembihlerini bana olduğu gibi aktardı.”

“O gece rahat bir uyku uyudum. Annem arada sırada gelip eliyle altımı yokladı. Sabah o, namaza kalkınca ben de uyandım. Baktım altım, aram kupkuru. Sevinçle ayakyoluna koştum. Tabi önce denildiği gibi muskayı boynumdan çıkardım, göbekten aşağıya konmayacağı için duvardaki çiviye astım.”

“Muska üzerimden hiç çıkmayacak. Sadece yıkanırken ve ayakyoluna gittiğimde çıkacak. Önemli husus daha var o da ıslanmayacak. Hiç su değmeyecek. Ter önemli değilmiş. Bir de göbek hizasından aşağı düşmeyecek.”

***

Meraktan patlıyorum. Bu muskanın içinde neler yazılı acaba? Bunu mutlaka öğrenmeliyim. Bunu ilk fırsatta yapacağım. Olayların akış ve gelişimine dair anlatılanlara temkinle yaklaşmama rağmen Hüsameddin’in durumu şüphemi tamamen izale ediyordu. Çıldıracağım. Bu hastalık acaba fiziksel değil de psikolojik miydi? Bu gencin psikolojisini anlamak ve araştırmak benim harcım değil. O konuda ne tahsilim, ne de mesleğim yetersiz. Bu konuda, bazı yerlere çeşitli yollarla sorular sorarak biraz fikir edinmekte yarar var, düşüncesiyle işi erteye saldım.

Birlikte sokağa çıktık. O, eve giderken ben bakkala girdim. Bakkal dükkânı beş altı kişiyi ağırlayacak düzendeydi. Tezgâhın arkasında bir iki tabure, karşıda da iki tahtanın yan yana çakılması ile meydana getirilmiş bir seki vardı. Sekide, Camiikebir imamı ile diğer camilerden hangisinin imamı olduğunu bilmediğim biri oturuyordu. Selam verdim tezgâhın ardındaki bir iskemleye iliştim. Dini bilgisi imamlık yapmaya yeterli derecede olan bakkal ile hocalar, hararetli bir tartışma içindeydiler. Daha doğrusu tartışma değil de dert yanma söz konusu idi. Anladığıma göre mevcut imamları, yeni çıkan personel kanununa intibak ile devlet memuru statüsüne dâhil edebilmek için ortaokul seviyesinde sınavdan geçirmek gerekiyormuş. Bunlar da müftülükte kurulu bir komisyonca sınava girmişler. Konu, bu sınavda sorulan sorulardı. Konuşmalarına ilgi ile katıldığımı söyleyemem. Kafamda, bir çalımını getirip “kara tavuk kanı”nın kutsallığını sorup öğrenmeyi kurmakla meşgulüm. Konuya katılmadığımı gören bakkal:

-“Bu yaşlı insanlara bu eziyet neden? Bundan sonra ne köy olur, ne kasaba?” diye yakındı.

Cevap vermek bana düştü. Aklımın erdiği kadar açıkladım. Bu imamlar, kadrolu değildi. Kasabalının yardımları, biraz da kendi bağ bahçelerinin geliri ile geçiniyorlardı. Yaptıkları iş için, benim gibi devletten aylık alma, ileride emeklilik hakkı kazanma gibi kendileri için yararlı bir durum söz konusu olduğunu söyledim. “Bu yüzden kanunun gereklerini yerine getiriyorlardır.” dedim.

Hocalar, bu açıklamamdan sevindiler. Onlar, sınava girmeyenlere imamlık yaptırmayacaklarını sanıyorlarmış. Bu, doğruydu, fakat yararından hiç söz eden olmamış. Bunu da benden duydular.

Tam zamanı diye düşündüm. “Kara tavuk kanı”nı sormalıydım.

-Üç hocayı bir arada görmüşken benim bir sorum var. Bilgilendirirseniz sevinirim.

-Sor hocam… Bilirsek söyleriz… Bilmezsek ne âlâ…

-Birinden kara tavuk kanı ile yazılmış muska lafını duydum. Kan ise kan, karası akı ne oluyor? Kara tavuğun hikmeti ne? Hadi eskiden mürekkep yoktu diyelim; şimdi tavuktan çok daha ucuza gelen çeşit çeşit boyalar var…

Camiikebir imamı oldukça uzun bir kahkaha saldı…

Diğerleri de beni toyluğa vurup gülümsediler. Alındım doğrusu. Sorduğum şeyin neresinin abes olduğunu düşündüm. Kahkahası biten Camiikebir imamı baklaları ağzından çıkardı:

-Hocanın canı, tavuk yemek isterse…

Hep beraber gülüştük.

-Demek konu bu kadar basit. Ben ise neler düşünmüş, kafamda neler kurmuştum.

-Görüyorsun hoca, biz nelerle uğraşıyoruz; eller ne dolaplar çeviriyor?

Diyemedim ki “Bu çocuğun çişini nasıl kesti? Konu boğaz meselesi ise…” Kafam oldukça çok karışmış olmasına rağmen, alanı biraz daha daraltmıştım.

Aklıma gelenlerle önce irkildim. Sonraları yavaş yavaş alıştım mı, yoksa kendimi ikna mı ettim, bilemiyorum. Bu muskanın içinde yazılı olan şeyleri öğrenecektim. Bunun için planlar yapmaya, tuzaklar kurmaya başladım. Hüsameddin’in zarar göreceği yolundaki korkum mu desem, yoksa çekincem mi, Camiikebir imamının sözlerini hatırladıkça giderek zail olmaya başladı. Bununla beraber içimde “Bu genç eğer benim merakım yüzünden zarar görecek olursa nasıl telafi edeceğim?” diyen bir ses de yok değildi. Fakat diğer fikir, daha doğrusu şiddetli istek, her şeyi gölgede bırakıyordu.

Bir gün, beklediğim fırsat doğdu. Bana misafir geldi. Hüsameddin, büyük aptes için ayakyoluna gittiğinde alelacele muskayı kenarından söktüm, içindeki kâğıdı ellerimi ateş basarak aldım ve yerine onun boyunda katladığım kâğıtları yerleştirdim. Kılıfı, iğneyi aynı deliklerden geçirerek eskisine benzer şekilde diktim, yerine astım. Hüsameddin, hiçbir şeyden habersiz, muskasını astığı yerden aldı, kaytanı boynuna geçirdi, koltuğunun altına yerleştirdi.

Okulda biraz işim olduğunu söyledim. Beraber evden çıktık. En kısa sürede muskada yazılanları öğrenip ilk fırsatta yerine iade edeceğim. Ben okula, o da bahçeye gitti.

Okula vardım. Masanın üzerine kâğıdı uzunlamasına açtım. Bildiğim kadarıyla okumaya, çözmeye çalıştım. Muska “Euzü-besmele” ile başlıyor, sonra çetele desem, çetele değil… Alt alta, ikili üçlü yatay çizgi grupları, daha sonra yan yana üçlü, beşli, yedili yumurta gibi yuvarlaklar yer alıyordu. Bundan sonra, ortaokulda iken oynadığımız “her sütun veya satırda üçer göz bulunan, dokuz gözlü kare” yer alıyordu. Aynı bizim gibi yapmış, gözlere yerleştirdiği rakamların yukarıdan aşağı, soldan sağa veya çapraz toplamları 15 ediyordu.


Daha sonra bir sürü “hu” veya “hüve” yazılmış ve kâğıdın yarıdan çoğu böylece doldurulmuştu. En altta altı satır daha yazı vardı. Hocanın bayağı güzel yazısı varmış. Pek okunaklı değil ama cimlerin, mimlerin istifi, lameliflerin, keflerin, geflerin biçimi, eliflerin endamı, sinlerin, şınların kavisleri, sadların, datların karınları ve daha benzeri harflerin görünüşü usta bir yazıcının elinden çıktığını gösteriyor. Heceleye heceleye, benzete benzete okudum. Okuduğum kelimeleri bir yere Latin harfleri ile yazdım. Ve sonunda bu kıtayı çözdüm:


“Ark kıyına yatmışsın,

Kurbağadan korkmuşsun.


Kurba senin dayındır;

Bu her zaman huyundur.

Ark kıyına yatılmaz,

Kurbağadan korkulmaz.”

Derin bir nefes aldım. Merakımı gidermenin zevki yanında “Nasıl oldu da bu çocuğun çişi kesildi?” sorusu gümledi gitti.

Günler sonra Hüsameddin’e bir şey olmadığını görünce konuyu anlattım ve muskayı gösterdim, yazılanları okuyuverdim. Biraz düşündü ve boynundan kaytanı çıkardı, öfkelice koltuğunun altındaki kâğıt demeti doldurulmuş muskayı, çekti ve kör kuyuya fırlatıp attı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 1167
Kayıt tarihi
: 10.07.09
 
 

1945, Kocapınar (Denizli-Se­rin­­hi­sar) doğumludur. Sırasıyla Kocapı­nar İlkoku..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster