Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Şubat '09

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
547
 

Karadeniz ve çocukluğum

Karadeniz ve çocukluğum
 

Karadeniz'in Rize iline bağlı, Çayeli ilçesinde doğdum ben. Yazları üç mevsimi birden yaşayan, yeşille maviyi buluşturan o coğrafyada geçti benim çocukluğum. O döneme ait en güzel anılarım da orada doğal olarak... 

Yaz aylarında yağmur toprakla buluştuğunda etrafı mis gibi kokular sarardı. Akşam olup Güneş dağların arkasından kaybolurken, ılık bir meltem esmeye başlardı mahallenin üzerine. O zamanlar yaşam bazen gökyüzündeki özgür bir uçurtmaya, bazen de annelerimizi kucakladığımız anın sıcaklığından ibaretti yalnızca. Çocukluğumuzda istediğimiz bebek değildi. Bebek şimdilerde sıradan olsa da o yıllarda bizim için lükstü. Bir eli tutmak, bir kucağın sıcaklığını duymak, uykuya dalarken şefkatli bir eli sıkmak her şeyden önemliydi çocuklar için. Bir çikolata veya bir külah dondurma için dakikalarca dil döküp, zafere ulaştığımızda gözlerimizin parladığı yıllardı o yıllar. Bizler ağaç tepelerinde evcilik oynayan çocuklardık. En güzel evlerimizi üzüm asmalarında kurardık, en heyecanlı oyunlarımızı, genellikle kızıl ağaçlara dolanarak büyüyen üzüm asmalarının zirvesinde, tehlikeyle flört ederek oynardık. Her bir asmanın dalına bir kişi oturtur, gelen misafirlere yemek olarak kara üzüm ikram ederdik. Dalından taptaze koparılmış, mis kokulu, doğu Karadeniz’e has kara üzümlerdi bunlar... 

Doğu Karadeniz demek yeşillik demek olduğu kadar, deniz de demekti aynı zamanda. Köyümüzden gökyüzüne bakıldığında ay ve yıldızlar o kadar yakındı ki elimizi uzatsak tutabilecekmişiz gibi. İnanılmaz bir yalıtılmışlık ve sonsuzluk hissi kaplardı içimizi. Doğanın kendi iç sesinden oluşan bir orkestra, usul, usul, bitmeyen bir senfoniyi seslendirirdi. Bu arada meşhur dalgaları ve her daim şırıldayan sesiyle, Karadeniz bu orkestranın baş elemanını oluştururdu şüphesiz. Buna martılar ve kuş sesleri eşlik ederdi. Ağaçların uğultuyu andıran garip hışırtısıyla bu doğal orkestra adeta yeni bir hayat bulurdu. Karadeniz’de yüzmek bir ayrıcalıktı Karadeniz insanı için gerçekten. Özellikle fırtınadan sonra dinen yağmurla birlikte denizin büyümesi ve dalgaların Viya yapmak için tam kıvama gelmesiyle, yüzme zevki tam bir macera tutkusuna dönüşürdü. Dalganın altından girer üstünden çıkardık. O bizi kontrol edip yere çarpmadan, biz onun üzerine çıkar, hakimiyet sağlar ve bir atın dizginlerini ele geçiren usta bir sürücü çevikliğiyle, dev dalgaların içinden süzülür geçerdik. Bizler gözü pek çocuklardık. Ben bu coğrafyadan dolayı olmalıdır ki, insanlarımızın diğer yörelere göre biraz daha cesur, atılımcı, hareket kabiliyeti esnek, değişime ve yeniliğe açık, mizah yönü güçlü, kıvrak zeki, neşeli, hayat dolu insanlar olduğunu düşünürüm... Sanılanın aksine, doğu Karadeniz halkı muhafazakar değil hoşgörülü ve açık fikirli insanlardır. Her ne kadar geleneklerine bağlılıkları inkar edilemez olsa da, onlar kendi öz değerleri ile günün gerçeklerini oldukça akılcı bir biçimde sentezleyip yine kendilerine özgü yeni bir yaşam biçimi oluşturmada, yaşadıkları vahşi doğayı alt etmekte oldukları kadar başarılıdırlar. 

Karadeniz’in bir başka vazgeçilmezlerinden biri de balık tutmaktır. Bizler balıklarımızı kendi sandallarımızla tutar, yanımıza aldığımız ızgaralarda, deniz ortasında pişirerek yerdik. O toklukla, gökyüzüne çevirir yüzümüzü, güneşin okşayıcı sıcaklığı altında bir süre uykuya dalardık. Denizin şırıltılı melodisi eşlik ederdi uykularımıza. Uyandığımızda sarhoş edici bir maviliğe açılırdı gözlerimiz, öyle ki Karadeniz’in o bildik sonsuzluk duygusu her zamanki gibi yine başımızı döndürürdü... Şimdi meyve yeme zamanıydı işte... Sulu, sulu elmalar, ciğerli armutlar, ballı incirler, kara üzüm, çilek, böğürtlen, kıyıda bizi beklerdi... Yüzerek sahile ulaştıktan sonra doğru ağaçlara dağılırdık, ki kendimize bu kez de meyve ziyafeti çekmek için.. 

Yazları çay toplardı Rize halkı. Tüm doğu Karadeniz kıyı şeridinde yer alan diğer köy halkları gibi geçimini yeşil altından sağlardı. Çay bahçelerimiz şenlik şenlik olurdu iş görürken, bir yandan türkü söylediğimiz bir yandan söyleşip gülebildiğimiz için belki de. En yanık türküleri yövmiye olarak çay toplattığımız işçiler söylerdi ama. Çoğu Erzurum’dan gelen bu insanlar, yeteneklerini sergileyebilmek için kıyasıya yarışa girerlerdi. Çay toplarken en çok eğlendiğimiz zamanlar eğrat (imece) yapılan özel günlerdi şüphesiz. Çay toplama işlemi bittiğinde herkes akın akın çay alım yerlerine giderdi günlük emeklerini paraya dönüştürmek için. 

Böylece geçmişimi hatırlamak, artık kirli bulduğum bu şehrin kesif soluksuzluğundan bir hayal zamanı uzağa, pamuklar içindeki bir beşiğe yerleştiriverdi beni. Hiçbir çocuk bu güzelliklerden mahrum kalmamalı, diye geçirdim içimden. Hangi diyarın tozu toprağı tütmüşse burnumuzda, anların bedelleri asmıştır bizi ve yerinde yeller esen düşler almıştır bu özlemlerin yerini. Biz, belki de şanslı son nesiller olarak, hayalimizden silinmesine izin vermediğimiz ölçüde köylü yanımızı, insan yanımızı besleyecek; hala ağaçlar arasına kurduğumuz salıncakların rüzgarıyla yetiştireceğiz yeni nesillerimizi. Onlar da yenik düşemedikleri ölçüde masallar anlatacaklar ninelerinin dizinde uyurken dinlediklerine benzerlikte… 

İlk okulum, ilk öğretmenim, mavi önlüğüm, beyaz kurdelem, ilk simidi paylaştığım sıra arkadaşım. İlk kürsiye çıktığımda okurken yarıda kaldığım, ağladığım. Alınan bir kalemle mutluluğu yakaladığım. Unutmaya kıyamadığım keyifli bir tebessümle hatırladığım yıllar. 

Her şeye rağmen çocukluğum çok güzeldi. Yoksulluğa, fakirliğe rağmen yavan ekmek yemek bile insana lezzet verirdi. Hele Kuzina da pişen sıcak ekmeğin içine sürülen tereyağını yedinmi senden bahtiyarı yok kebap bile yavan kalır. Eski çocuklar belki benden öncekiler daha da kanaatkarlardı ama bizde bir çok konuda küçük şeylerle mutlu olan, bir lastik çizme alındığında sevinen, bir kazağımız olduğunda onunla yatan bir nesildik. Bu günler belki yokluktu gariplikti ama her şeyiyle güzeldi çocukluğum.Yaşadıklarımız geleceğimize bir ışık olmuştu ve bize hayatı her yönüyle göstermişti. Onun içindir ki hayatla savaşımızda başımız daima dik, güçlü ve sağlam adımlarla mücadele etmeye çalışırız.Hangi acılar olursa olsun yılmadan, bıkmadan usanmadan….. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

teknede balık nasıl yapıyordunuz.odun kömürü, mangal, ateş denizde dalga hatırlıyorsan bir anlat birde ciğerli armut nedir onu anlamadım

Ahmet Fuat EREN 
 04.02.2009 18:42
Cevap :
Denizde ada kadar olmasada büyük düz kayalar vardır o kayanın üzerinde çay çalıları toplanır yakılır teknede kayanın yanında olur balık pişer ekmek arası afiyet olsun.Ciğerli Armut'a gelince o bizim yöreye ait sanırım armudun içinde yedikçe değişik bir renk vardır Rize'liler bilir bunu.Sevgiyle kalın  05.02.2009 11:15
 

Çocukluğumuz,o tertemiz Türk insanının kötülük katmadan yaptığı o güzel şeyler hepsi çocukluğumuzda kaldı,arkadaşlarımız,komşularımız hepsi ama hepsi yok oldular,sanki bir sihirli el onları kaldırdı dünyamızdan..Ama ne yapsak,ne etsekte artık geri gelmez o günler..

Sami Murat 
 04.02.2009 16:39
Cevap :
Sadece o günlere hasretle yaşayacağız sanırım..  05.02.2009 11:12
 

yaşşa be Karadeniz.

Sokrates 
 04.02.2009 13:37
Cevap :
Uşak erkeklere denir bizde,bayanlaraysa Paçi...  05.02.2009 11:17
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 53
Toplam yorum
: 215
Toplam mesaj
: 32
Ort. okunma sayısı
: 2288
Kayıt tarihi
: 30.01.07
 
 

Hayat herşeye rağmen o kadar güzel ve sevgi doludur ki. Benim için hayat kimi sevdiğim ve kimi in..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster