Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Haziran '09

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
2575
 

Karadenizde, Trabzonda

Karadenizde, Trabzonda
 

İçi kalaylı kazan, Trabzon


En tipik illerimizden Trabzon’a gitmek bugüne kısmetmiş. “Tipik”liği bana göre, Karadeniz denince ilk akla gelen yerlerden biri olması ve en karakteristik özellikleri bünyesinde barındırmasından ileri geliyor. Oraya bunca yaşına rağmen gidememiş benim gibiler için Trabzon, Karadenizliliğin tüm özelliklerini taşıyor. Aslında Kilyos’tan Hopa’ya kadar kıyı şeridindeki yerleşimlerin hepsi sıkı bir geziyi hak eden özelliklerle dolu. Ama en damıtık “Karadeniz” özellikleri Trabzon’a has sanki! Bir kere Karadenizli ya da Laz fıkrası deyince aklımıza ilkönce Trabzonlular gelir. Hamsi deyince, horon deyince mısır ekmeği, takalar veya sapı gülle donatılmış tabancalar! İlle de Trabzonspor’u... Volkan Konak, Kazım Koyuncu, Nihat Genç, Nuray Mert, Yaşar Nuri ve Yeşim Ustaoğlu’sunu da atlamayalım.

Yıllardır Karadeniz Bölgemiz, herkes gibi bizi de cezbederdi. Bölgenin de en özel kentini ziyaret şansını, sevgili arkadaşlarımız Canan-Cevdet Bozalioğlu çifti verdi. Bilinen anlam ve tarifiyle eşraftan ve kentin ileri gelenlerinden olan ev sahiplerimiz, 3 günlük ziyaretimizin tam hakkını verdiler. Trabzon’un belli başlı görülecek yerlerinden eksiğimiz kalmadı. Uzaklığını göze almaya değer bulduk. Şehir ve çevresi olağanüstü doğası ve değerleriyle gezilmeyi, görülmeyi ve yaşanmayı hak ediyor. İstanbul’dan 18 saatlik bir karayolunu göze alırsanız kıyıdan otobüsle gezerek gitme imkanı var. Bizim zamanımız kıttı. Bu ilk gezimizi keşif sıfatıyla yapalım dedik ve uçakla gidip döndük. Gıcır gıcır havaalanı modern binasıyla karşıladı bizi.

Oradan bizi alan Canan’ın, gezimize "hoş geldin" yaptığı yer, Karadeniz Teknik Üniversitesi tesisleri oldu.
Hafif çiseleyen yağmurun izin verdiği ölçüde güneşli ilkyaz sabahının Karadeniz kıyısı pek latif oluyormuş meğer. KTÜ’nün deniz kıyısındaki misafirhanesinin açık büfe kahvaltısına bir grup yunusun açıklardaki dansları eşlik etti. Koreografinin son elemanı takasıyla geçen Karadenizli balıkçılar oldu.
Üniversitenin kampusundeki araba turu beklemediğimiz bir izlenim kazandırdı. ODTÜ ile karşılaştırılabilir bir yerleşkeye sahipti okul. Burası bizim öğrencilik yıllarımızda epey popülerdi, ama son yıllarda neden pek anılmıyor acaba? Yeşili bol düzenlemeler arasında gençler aydınlık ve mutlu görünüyordu. Mimarlıktan Tıp Fakültesine kadar geniş bir skalası var. Gözlerden ırak ama gözde bir üniversite… Tercihlerde hatırlanmalı.

Rotamızın ikinci durağı Boztepe seyir terası oldu. Coğrafi özelliğin de verdiği imkanla kenti balkonumuzdan seyreder gibi seyrettik. Harita gibi algılamak da mümkündü. Çok yüksekteydik ve deniz kıyısı yerleşimini tüm girinti çıkıntıları, yolları, binaları, limanlarıyla görüyorduk. Özellikle kentin mihenk taşlarından olan “Trabzon Barosu” binası bir anayolun tam ortasında yer alıyor, nazarlık izlenimi bırakıyordu. Diğer bir anayol ise tünellerin girişinde bitiyordu. Bulunduğunuz yerden hepsini aynı anda görüyordunuz. Balkonumsu düzenlenmiş oturma gruplarında semaverli çay servisi yapılıyordu. Gezimiz boyunca sık sık içeceğimiz çaya burada sıra gelemedi maalesef! Ama görüntüleri bol bol kaydettik.

Genelde edindiğimiz bir izlenimimizin başlangıcı buralardan oldu: İnsanlar çoğunlukla güler yüzlü ve aydınlık bakışlıydı. Şehrin doğasının hakkını veriyorlar, geziyorlardı. Parklar ve çay bahçeleri boş kalmıyordu. Ortam hareketliydi. Tabii buna sonradan göreceğimiz Çaykara, Maçka, Akçaabat gibi beldelerin pazar yerleri de eklenecekti.

Kısıtlı zamanımıza bugün Akçaabat’ı da sığdırmak isteyen evsahibimiz bizi sahil yolundan oraya götürdü. Çevreci bilinci yüksek kentlilerin yapılmasını onaylamadıkları sahildeki dolgu yol, aslında Karadeniz’i gün içinde değişik ışıklar ve bulutlar altında izleyebilmemize imkan tanıyordu. Bu sahil şeridindeki bulut şekillenmeleri de bize farklı geldi. Denebilir ki, -siz de neredensiniz yahu! Vallahi son beş yıldır İstanbul-Rusya arasında gidip gelen kişiler olarak daha evvel Ankara’da yaşıyorduk. Yani Trabzon’u gezen gözlerimiz buralardan gitmeydi. Bize denizin renklenmeleri de göğün ışıklanmaları da farklı geldi.

Akçaabat’ın bizim ellerde de meşhur köftesi için bir dolu lokanta açılmış deniz kenarında… Genişçe bir alana iddialı bir şekilde yayılmış Nihat Usta isimli olanına girdik. Havanın biraz da kapalı olmasına aldırış etmedik. Bu Karadeniz manzarasını bir daha bu kadar yakın ne zaman bulacaktık kimbilir! Tam denizin üzerindeydik. Görüş alanımızdaki yük şilebi fayansdan oluşan hamulesini boşaltıyordu. Kalabalık bir martı grubunun, artık dansı mıydı, dövüşü müydü, uçuşmaları sahneyi tamamlıyordu.

Bir tepside tepeleme gelen köfteyi, biz mi bu miktarda ısmarlamıştık, bilemedik! Bitiremeyeceğimiz kadardı. Yanında olmazsa olmaz piyazın lezzetini İstanbul köftecilerinde henüz bulamadım. Mükemmel ayranın eşliğinde tıka basa doymuş olmamız bir de laz böreği ısmarlamamıza engel olmadı. Ama ona aynı övgüleri düzemedik. Hayallerimizdekine pek uymadı. Hamurunu bol, kremasını az tutmuşlardı. Sonradan şehir
içindeki Lokma Tatlıcısı’ndan aldığımız bu tatlı, “Avrupa Yakası”ndaki Tursun’un annesinin yer yer baklavayı hatırlatan tatlısına benziyordu.

Ortamahallede yamaçlardan denizi gören evler, sıradaki gezi alanımızdı. Safranbolu, Beypazarı, Birgi gibi sivil Türk mimari alanı örneklerinin yoğunlaştığı yerlerden birisi de burasıymış meğer! Buraya geldiğimde öğrenmiş oldum, bilmiyordum. Birbirlerine saygılı, manzaralarını kesmeyen, hatta kendileri manzaraya katkı arzeden evlerle dolu mahalleler arasındaki yürüyüş bayır tırmanmayı gerektirse de zorluktan çok bir hoşluk veriyor. Tabii Üniversitenin güzel sanatlar öğrencilerinin çalışma alanı da olmuş burası. Fotoğraf çeken öğrencilerle karşılaştık. Aynı pratiği biz de uyguluyorduk o sırada. Karşımıza hoş tesadüf, hayallerimizdeki figürler de çıktı.

En önemlisi, sırtında koca bir balya, güzel yüzünde de yılların izini taşıyan, oraların karakteristik giyimi içindeki Karadeniz kadınıydı. Sohbet etmek onun da işine geldi. Birazdan sırtındaki yükle aksayarak tırmanacağı yokuşun başında bir soluklanma fırsatıydı. Bu bize de onun bol bol fotoğrafını çekme fırsatını verdi. Yüzü, evet kırışmıştı, ama öylesine güzeldi ki… Küçük ve tam yerli
yerindeki burnu başka yerlerin havasını taşıyordu. Işıldayan bal rengi gözleri, sırtındaki ağır yükten bihaberdi sanki. Ayaklarındaki lastikler ve düşük çorapları olmasa bir aristokrat havasındaki bu kadın, yükünü hiç yüksünmüyordu. Otururken neredeyse sırtını bir koltuğa vermişçesine yüküne dayanmıştı.

Bu Karadenizli, gezimizde karşımıza çıkan pek çoğunun prototipini de oluşturuyordu. Evet oralarda “kadın” hep ağır bir yükün altındaydı! Kendileriyle bunun dalgasını da geçecek şekilde belirgin bir durumdu bu…
Muhtelif hediyeliklere işledikleri ve sık sık karşımıza çıkan bir karikatürde bu durum hicvediliyor, ama değiştirmek için kimse bir şey yapmıyor:
-Otantik giysileriyle tarlada çalışan kadının sırtındaki kocaman küfede, bir erkek ayaklarını sallayarak yan gelip oturmuş, keyif çatmakta…
Durumun bu kadar farkında olup da değiştirmek için bir şey yapmamak da oralara özgü bir anlayış demek ki!

Yer yer deniz manzarasıyla evler arasındaki keyif verici gezimizde pek çok ikram ve davet de aldık. Yeni toplanmış bahçe çilekleri, akşamüstü çayı gibi…
30-40 yıllık anılara sahip olabilenlere, o zamanlarını çağrıştıracak bu sokaklardan ayrılmak kolay değildi, ama artık akşam oluyordu. Yoğun bir şekilde aldığımız rayiha ise ne yasemin ne hanımeli, ne de iğde idi. Turunç çiçeği olduğunu oralılara sorarak öğrendik. Muhteşemdi. Oksijen yoğunluğu üzerine mum dikti.
Ertesi gün rotamız Sümela Manastırı’na idi.
………………………………………………………………………


SÜMELA MANASTIRI

Sabah Taksim Meydanı’ndan kalkıp, günübirlik gidip-dönen minibüslerden biletimizi almadan önce, ev sahibimiz Canan’ın da yönetiminde yer aldığı Trabzon Mimarlar Odasının sevimli bahçesinde kahvaltımızı etmiştik. Geç kalacağımız endişesiyle koşarak yetiştiğimiz araçta bizden başka birkaç turist daha bulunuyordu. Ki tesadüfen yanına oturduğumuz Koreli genç kız, iki gün gezimlerimizde yanımızdan ayrılmadı.

Yol boyunca bizi çağıldayarak bir sağdan bir soldan takip eden Değirmendere ve Coşandereler, tepelerden dökülen sularla gitgide büyüdü. Yol boyu yeşilliklerle bezeli bayırlar arasında gittikten sonra Maçka’ya vardık.

Kasabadan çıktıktan çok kısa bir süre sonra ulaştığımız derin yeşilliklerin arasından tüten sisler fantastik bir ortam yaratıyordu. Ki bu koyu ve derin yeşillerin arasında süzülen buharlarla birlikte karşımıza çıkan devasa kayalık ve bağrındaki yapı insanda gerçekten uhrevi duygular yaratıyor. Evet işte tepemizden kendini gösteren efsanevi Sümela … Her ne kadar pek çok dökümandan görüntüye aşina olsak da gerçekteki etkisi büyük oluyor. Tepeler silsilesi sonunda o tek kayalık nasıl da tesbit edilmiş ve oraya bu yerleşim kondurulmuş, inanılmaz!
Bu gezimizin dönemi biraz”sezon dışına denk gelmiş olmalı. Bizim açımızdan isabet olmuş demeliyiz. Hem rahat rahat gezdik, hem de her zaman görülemeyecek bir iklimi gördük. Örneğin sisler içindeki bu yerleşim sanki doğal bir ayindeydi.

Aracımız bizi manastırın girişine kadar çıkardı. Şoförümüz dönüşte aşağıya yürüyerek inmemiz gerektiğini söyledi ve gitti. Yanıbaşımızda, İngilizcesi de çok az olan Koreli kızımızla birlikte biletlerimizi alıp manastırın içine girdik. Şu anda büyük kısmı restorasyonda olan tarihi yapı aslında epey tahribata uğramış. Yine de mevcut kayalıklara yapılmış işlemelerle ortamı nasıl da kendi amaçlarına uygun efektlerle donatmış olmalarına hem şaşırıyor, hem hayran kalıyorsunuz. Doğal kayaların amorf yapısından oluşan tavanın, insan eli ürünü duvarların birleşimi hayret verici.
Buraya karşıdan bakmak kadar, içeriden karşılara bakmak da büyüleyici. Hem bir sığınak hem bir mabet olarak bundan iyisi düşünülemez sanki!

Yapıldığı çağlarda buralara ulaşımın nasıl olduğunu düşünmek bile zor. Bizim için çıkmak kolaydı. İnmek ise zevkli oldu. Şöförümüzün bizi alacağı yer, çağlayan Coşandere'nin üzerine kurulmuş ahşap bir takım turistik tesislerin bulunduğu, kayalıkların dibiydi. Manastırdan oraya inişimiz 45 dakikadan fazla sürdü. Elbette bizim görüntü toplama oburluğumuz bu süreyi uzattı. Gördüğümüz her şeyi fotoğraf makinamıza almak istedik. Çünkü bizim için bunlar fantastikti. Devasa ağaç kökleri, korkunç koyuluk ve çeşitlilikteki yeşiller, acaip büyüklüklerdeki küçük çiçekler, derisi dokulu dev salyangozlar… Ve seviyemiz azaldıkça manastırın bizden uzaklaşan ve ihtişamı artan görüntüsü…

Evet, insan hiç olmazsa hayatında bir kere burayı görmeli! Buralar artık daha fazla bozulmamalı, üzerine titrenmeli. Restorasyonlarda başarılı olunamamış. Hiç olmazsa olduğu gibi bırakılmalı. Korunmalı, korunmalı, korunmalı… Kıskançlıkla korunmalı!

Minibüsümüze bineceğimiz yere indiğimizde hala vaktimiz vardı. Oturup buraların en otantik yemeği “Kuymak” istedik. Bakır sahanda gelen ve aslı eritilmiş peynir olan bu güzel yemeğin, daha sonra bir de evde yapılmışını yiyecektik. Mısır ekmeği ve turşu kavurmasıyla birlikte yeniyor; Biz bunu Ankara’da “Mıhlama” olarak biliyorduk. Belki farklıdır, ama biz anlamadık.
Buradaki gibi, gezdiğimiz her yerde yurdumuzun ortak özelliği olan çayı bulmak ve içmek de mümkün oldu.

Dönüşümüzde Kolbastı oyunuyla tanıdığımız semt Faroz’a gidecek zamanımız kalmıştı. Daha doğrusu Faroz’un deniz kıyısındaki balıkçı barınaklarına… Canan’ın favori köşelerinden birisi imiş, ki Trabzon’dan ayrılırken bizim için de öyleydi.

Oradan alınan görüntülere bakmaya hala doyum olmuyor. Dalgakıranla çevrilen deniz kocaman bir havuza dönüşmüş. Bir kenarı dizi dizi sivri üçgenlerden oluşan çatıların adeta kenar süsü gibi durduğu denizin yüzeyi gidip gelen irice balıkçı kayıklarıyla yarılıyor. Oluşan çizgiler adeta yaşlı ağaç kabuğu görüntüleri alıyor. Uzun bir sürede suyun yüzünde kalan bu derin çizgiler olağanüstü renk yansımaları oluşturuyor.
Çatıların altları, balıkçıların teknelerine bakım yaptıkları, ağlarını tamir ettikleri, mangalda balıklarını pişirip, çay içtikleri, bir tarafı deniz olan odalar… Doğayla iç içe mutlu bir birliktelik. Evet hiç de lüks bir ortam değil, ama sakin, dingin ve mutlu… Üç günde ikinci defa gittiğimiz tek mekan burası oluyor.

Canan’ın bazı sabahlar gazetesiyle buraya gelip çayını içmesine imrendik doğrusu.……………………………………………………………………………


UZUNGÖL

Pek çok turizm kataloğunda yer alan “Karadeniz yaylası görüntüleri”nin alındığı Uzungöl, ikinci büyük hedefimizdi. Gezimizin son gününde, yine Taksim Meydanı’ndaki acentalara gidip biletimizi aldık. Korelimiz de yanımızdaydı yine!
Minibüsümüze bindik. Bu defaki aracımız pek o kadar turistik değildi. Yerli ahaliyi komşu ilçelere götürüp getirdiği anlaşılıyordu. Bu daha da iyi oldu. Böylece oranın kendi yaşam ritmine de bir miktar katıldık. Sürmene, Of, Çaykara içlerinden geçtiğimiz ilçelerin en tanınmışları. Çaykara’daki pazarda mola vermek daha da iyi geldi. Neşeli bir ortam vardı, doğrusu…Ya da bize öyle geldi. Hava iyiydi. Çaykaralılar kadın-erkek pazar yerindelerdi. Karadenizlilere has siyah-kırmızı-sarı desenli örtüleri ya önlük, ya başörtüsü veya şal gibi sırtına alan kadınlar ivecenlik içinde sağa sola seğirtiyorlardı. Genci de yaşlısı da!
Buradan kuymak yapımında kullanılan peyniri bulup almak kısmetteymiş, kaçırmadık. Ama dönüşte denediğimde Trabzon’daki gibi olmadı bizim mıhlama-kuymakımız!

Yol yine yeşilliklerle kaplı tepeler silsilesi arasında devam ediyor. Yine kocaman, çağıldayarak akan Solaklıdere kah sağımızda kah solumuzda… Bu akarsu üzerinde yer yer köprüler de var. Kimi tamamiyle doğaya uygun görünümlü, ahşap. Kimi de bahsini ve şikayetimi yazının sonuna bıraktığım çirkin betonarme imalat.

Tepelerin görünümünü betimlemeden geçemeyeceğim. Hani çay reklamlarında sıkça verilen seçme Karadeniz görüntüleri var ya! Burada seçme değil. Bütün yol boyu o tepelerden oluşuyor. Kaplaması da muhtelif şekillerde… Mesela yer yer düzenli çay bahçeleri, ağaçlarla çevrili. Desen desen, şekil şekil yeşil… Daha önce de bahsettiğim Karadeniz kadını çalışıyor o tepe-bahçelerde. Bu durum o kadar barizleşti ki, Koreli kızımız günün sonunda bu olaya parmak bastı ve sordu:
-Neden burada hep kadınlar çalışıyor?

Of ‘da kıyıdan ayrılıp içeriye dönen minibüsümüz, Çaykara’yı da geçtikten sonra Uzungöl’e varıyor. Havanın kapalı olması pek de sürpriz değil. Mevsim erken, rakım yüksek. Yağmur çiselemesiyle birlikte serinlik de var. Bu, bizim üç kişilik turist grubumuzun yadırganmasına neden oluyor. Oraya gidişimizin biraz erken olduğunu söylediler.

Belki sezonda gitmek daha iyi, ama biz halimizden memnunuz. Böylece yaylanın turizm dışı doğal halini gözlemiş olduk:
Göl kıyısında tek katlı, prefabrik, yeşil ve pek de güzel olmayan bina, okul. Önlüklü öğrenciler teneffüste… Okulumuz maalesef ortama artı bir estetik daha katamıyor.
Hava bozuk da olsa bahçelerin değişmez elemanı kadınların duruşları aynı, çapa ya da ayıklama işi yapıyorlar.
Çevredeki turistik yapılar da ıssız. İddialı Karadeniz yemeklerini duyurdukları tabelalarına rağmen tost bulmak bile zor oldu.
Turist olduğumuzu anlayan bir amca bize kendi konaklama tesisinin reklamını yapmayı ihmal etmedi.
Küçük torbalarda çeşitli kurutulmuş bitkiler satan teyze, o durduğu yerde bizden başka kime satış yapabilecekti acaba?
Derin yeşilin bağrında beyazlı, kahverengili evler grubu çok uzaklardan kadraja girdiği için olağanüstü hoş ve romantik bir görüntü veriyor. Cami minareleri bu görüntünün tamamlayıcısı oluyor. Göz bunlardan başka insan yapısı görmek istemiyor. Gelgelelim gölü sınırlayan o devasa duvarı gözden çıkarmak mümkün değil.

Bu gezimizdeki negatif tesbitleri yazmayı canım istemediği için sona bırakmıştım. Buradan giriş yapmak zorundayım:
-Ülkemizin maalesef her yanına eksiksiz yayılan hastalık buralarda da yaygın ve yoğunlaşmışa benziyor:
-İMAR FELAKETİ!

Yapılaşmamızda son derece bozuk estetik buralarda da kendini gösteriyor. Yılanın kendi kuyruğunu yutmasıyla simgelenen kısır döngünün ta kendisi… Güzelim doğa parçası, sırf bu özelliğinden dolayı turist çekerken, yerlisi daha çok turist gelsin diye o doğayı katletmeye başlıyor. Sonuçta doğa mahvoluyor, turist de artık ayağını kesiyor. Olan ve olacak olan işte bu! Ne yazık ki…

Uzungöl’de de manası anlaşılmayan o koca taş duvar kimin kararıyla örüldü, belli değil. Göl çevresi turistik bina inşaatları anlaşılan son hızında… Oraya ağaçları, suyu, gökyüzünü ve bulutları saf halinde görebilmek için gidildiğini, oralılara muhakkak anlatmalı.
Bu değerler yalnızca onlara ait değil. Orada yaşamayan bizlerin de gitmesek de görmesek de oralarda hakkımız olduğunu, bilmeliyiz.
Güzelim coğrafyamızın muhteşem doğasını insan eliyle bu kadar çirkinleştirmeye, tahrip etmeye, ne Karadeniz bölgemizde, ne İstanbul’da, ne Akdeniz kıyılarımızda hakkımız var!

Sonuçta, yerleşimlerin denizle ilişkisini koparan Karadeniz Otoyolu'ndan başlayarak son derece yanlış ve kötü yapılan imarlaşmayı görmezden gelmeye çalıştık.

Gezimiz bizi etkiledi. Trabzon’umuzu sevdik. Çay bahçeleriyle kaplı tepeler arasında yol alırken algıda seçicilik yaptık.
-Aralardaki hiçbir estetik gözetmeyen betonarme yapıları, tuğla haliyle bırakılmışlarını gözümüz ayıkladı.
-Üniversitenin aydınlık yüzlü gençlerini gördük, kasaba merkezlerinde ekose eteklikli ortaokul talebelerinin türbanlarını ayıkladık.
-Biblo gibi Atatürk evinin bakımlı haline şaştık ve hayran kaldık da, şehirdeki yoğun yapılaşmayı ayıkladık.
-Kentin merkezinde karşımıza çıkan zarif tarihi binaları seçti gözümüz, diğerlerinin arasından hep…
-Tarlalarda iki büklüm çalışan kadınları ayıkladık, güleryüzlü nineleri seçtik.

Seyahatimizin tadı damağımızda kaldı. Tekrar gelebilmeyi ümid ederek döndük. Şimdi daha önce hiç ilgilenmediğim Volkan Konak şarkıları dinliyorum. Üstelik seviyorum da!

FOTOĞRAFLAR:
Artistik olanlar Gözde Gürbüzer'e,
Belgesel olanlar şahsıma aittir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 93
Toplam yorum
: 134
Toplam mesaj
: 32
Ort. okunma sayısı
: 1684
Kayıt tarihi
: 12.12.06
 
 

Ununu elemiş, eleğini henüz asmamış bir ''Mimar''ım. Hep özel sektörde çalıştım. Yoğun çalışma yılla..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster