Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ocak '09

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
544
 

Karanlıkta küçük kırmızı bir ışık

Karanlıkta küçük kırmızı bir ışık
 

Savur Saçlarını Ege


“Hayır, gelmiyorum!..”

Bu sözler salonun ortasına “güm” diye düşüverdi. Tam da müziğin sustuğu bir anda patlayan bu haykırış, tavandan sarkan büyük avizenin kristal salkımlarına, masalardaki billur kadehlere, kenarları altın işlemeli Bohemya porselenlerine, kadınların elmas ve pırlanta gerdanlıklarına, sallantılı küpelerine çarpıp bin parçaya bölünerek çoğaldı, çoğaldı tüm salonda yankılandı. Dans edenler durup sesin nereden geldiğine baktılar. Orkestradaki çalgıcılar ellerinde enstrümanları, kalakaldılar. Küçük şamdanların aydınlattığı, beyaz, kolalı örtülü masalarda yemek yiyenlerin çatal bıçakları ellerinde kaldı; başlarını sesin geldiği yere çevirdiler. Az ileride, masaların arasında duran sigara satıcısı kıza ve onun yanında duran delikanlıya yönelttiler bakışlarını.

Siranuş, bütün gözlerin üzerine çevrildiğini fark edince ne yapacağını şaşırdı. Az önce öfkeden bembeyaz kesilen yüzü, bu kez utançtan kıpkırmızı oldu. Bakışlardan kaçmak için başını öne eğdi. Yanında duran delikanlı ise tüm salonun kendilerine bakmasından rahatsız olmuştu. Az önce çekip götürmek için Siranuş’un bileğine yapışan parmaklarını gevşetip kızı bıraktı. Burnunun üzerinde birleşen gür kaşlarının altında öfke ile parlayan siyah gözlerini salonda gezdirdi. Dişlerinin arasından:

“Bunun hesabını vereceksin...” diyerek hızla uzaklaştı ve salondan çıktı.

Siranuş, bir an ne yapacağını bilemeden öylece kalakaldı. O sırada masalardan birinden bir subay el kaldırıp yanına çağırdı onu. Bu hareket bütün salonu kendine getirmiş gibiydi. Yeniden çatal bıçak ve kadeh sesleri duyuldu. Orkestra yeni bir vals çalmaya başladı. Pistteki çiftler müziğin akışına uyarak danslarına devam ettiler. Kramer otelin balo salonunda yine her şey normale döndü.

Siranuş, boynuna geniş askı ile asılı sigara tablasını iki eliyle tutarak masaların arasından ilerleyip sigara almak isteyen adamın yanına gitti. Uzun boylu, zayıf bir İngiliz subayıydı bu. Üniformasının içinde pırıl pırıl parlıyordu. Omzundaki yıldızlara, göğsündeki madalyalara bakılırsa yüksek rütbeli bir subay olmalıydı. Gözlerini karşısında oturan Rum kızının derin dekoltesinden ayırmadan bir puro istedi. Siranuş, puroyu uzattı. Para üstünü de vermek istedi; ama İngiliz subayı:

“Kalsın...” dedi.

Büyük bir bahşiş aldığı halde sevinemedi Siranuş. Az önce olanların etkisinden kurtaramıyordu kendisini. Parayı beyaz kolalı önlüğünün cebine attıktan sonra kalabalığın arasından sıyrılıp lobiye çıktı. Sağa sola bakındı. O delikanlı ortalarda görünmüyordu. Otelin büyük giriş kapısına ilerledi; dışarıya, caddeye baktı. Gecenin ilerlemiş bir saati olmasına karşın Kordon kalabalıktı. Eğlence yerlerinden çıkan sarhoş Yunan askerleri, açık saçık giysileriyle köşeleri tutmuş fahişelerle şakalaşıyor, anlaşırlarsa kadını aralarına alıp uzaklaşıyorlardı. Rum gençleri ellerinde içki şişeleri, bağıra çağıra dolaşıyor, Efzun askerlerine sevgi gösterilerinde bulunuyor, ellerindeki Yunan bayraklarını sallıyorlardı. Tramvay, çanını çalarak rayların üzerinde kayarak geçiyor, faytonlara binmiş şık hanımlar, beyler, etrafı seyrederek bir aşağı bir yukarı gidiyorlardı. Piyasa eden İngiliz askerleri, Rum kızlarla şakalaşıyorlardı. Bankacılar, tütün ve incir tüccarları, reji memurları da kalabalığın arasına karışmışlardı. İtalyanlar ve Yahudiler ise evlerine kapanmışlardı. Perde aralarından dışarıda taşkınlık yapanlara bakıyor, gelecek için endişeleniyorlardı. Sokaklar Rumlara, Ermenilere, bir de işgal askerlerine kalmıştı.

Serin esen hafif bir rüzgar Siranuş’u biraz rahatlattı; ama hâlâ heyecanla çarpıyordu yüreği. İçeri girip biraz lobide dolaştı; sigara sattı. Çarpıntısı geçmemişti. Aklına Eleni geldi.

“Beni ancak o anlar...” diyerek vestiyerde çalışan Eleni’nin yanına gitti. Eleni, bir Türk genciyle evli, esmer güzeli güzel bir Rumdu. İki de çocukları vardı üstelik. Çocuklarını kaynanasına bırakıp geliyordu işe. Kocası da arabacılık yapıyor, gece, iş çıkışı gelip Eleni’yi alıp götürüyordu. Bazen Siranuş’u da eve kadar bıraktıkları oluyordu.

Vestiyerde Eleni’nin boş boş oturduğunu görünce sevindi.

“Biliyor musun başıma neler geldi?”

Bunu söyler söylemez o ana dek durdurduğu göz yaşları boşanıverdi.

“Ne oldu sana Siranuş? Hayır olsun?”

“Sorma Eleni... Ermeni Taşnak partisinin adamı yine geldi. Bu gece toplantıları varmış. Beni götürmeğe gelmiş. Türk’le nişanlı olduğum için bir yığın hakaretler etti. Nişanlımdan ayrılmaz, partide çalışmazsam başıma kötü şeyler geleceğini söyledi. Çok korkuyorum Eleni, çok...”

Eleni, üzgün üzgün başını salladı.

“Korkma bir şey yapamazlar. Bizim Rumlar da bana az baskı yapmadılar. Az korkutmadılar. Bak kaç yıl oldu evleneli... Onlar boş laf. Korkma sen.”

Eleni’nin bu sözleri Siranuş’u rahatlattı biraz.

“Nedir bizden istedikleri Eleni? Sen de, ben de, atalarımız da bu topraklarda doğmadık mı? Türklerle beraber yaşamadık mı hep? Türk çocuklarıyla birlikte oynayıp birlikte büyümedik mi? Annelerimiz yemek pişirdiğinde Türk komşularına da vermez mi? Onlar da lokma döktüklerinde bize dağıtmazlar mı? Akşam üzerleri kapı önlerinde hep birlikte oturup sohbet etmez miyiz? Paskalyalarda çöreğimizi yumurtamızı, bayramlarda şekerimizi birlikte yemez miyiz? Padişah, hepimizin padişahı değil mi? Fakirlikse hepimiz de aynı yoksulluğu çekmiyor muyuz? Nedir paylaşamadığımız? Asırlardır süren dostluğumuz neden bozuldu birden bire?”

Eleni, bilmiş bilmiş başını salladı:

“Hep İngilizlerin yüzünden...” diye fısıldadı. Etraftan gören var mı diye bakındıktan sonra ekledi. “Baksana Yunanlıları kışkırtıp üstümüze sürdüler. Bizim Rumlar da sevinip sokağa döküldüler. Sevinecek ne varsa?..”

“Haklısın...” dedi Siranuş. “ Huzurumuz bozuldu. İzmir’in sokakları kana bulandı. İyi mi oldu? Kim bilir daha neler gelecek başımıza...”

O sırada otel müdürünün merdivenden inmekte olduğunu görünce Siranuş telaşla Eleni’nin yanından uzaklaşıp balo salonuna girdi.

Gece geç vakit otelin konukları odalarına çekildiklerinde, dışarıdan gelen müşteriler arabalara binip gittiklerinde, balo salonundaki sandalyeler toplanıp masaların üzerine konmaya başladığında Siranuş, üzerindeki kısa pili etekli siyah giysisini, beyaz kolalı önlüğünü ve başına taktığı beyaz dantelden başlığı çıkartıp günlük giysilerini geçirdi üzerine. Bunlar kaba kumaşlardan dikilmiş, basit giysilerdi; ama onların içinde daha rahat ediyordu Siranuş. Annesinin ördüğü şala sarınıp otelden dışarı çıktı.

Gece, lacivert kadife bir örtü gibi inmişti kentin üzerine .Yıldız ışıkları düşmüştü körfezin karanlık sularına. Pasaport iskelesiyle Punto arasında demirlemiş savaş gemilerinin ışıkları denizde salınıp duruyordu. Kordon boyu tenhalaşmıştı. Birkaç sarhoş dışında kimse kalmamıştı. Caddeyi aydınlatan havagazı lambalarının soluk sarı ışıkları, Kordon boyundaki binalardan sarkan büyük Yunan bayraklarını aydınlatıyorlardı. Pencereler karanlıktı. Kent uykuya yatmıştı.

Siranuş, her gece kendisini almaya gelen Nişanlısı Osman’ı göremedi.

“Hiç böyle yapmazdı...” diye söylendi. Otelin üniformalı kapıcısı içeri girip de kapıyı kilitleyinceye dek orada durup Osman’ı bekledi. Bir pasta fırınında çalışan Osman görünürde yoktu. Belli ki bir işi çıkmıştı. Daha fazla bekleyemezdi burada. Çevresine bir kez daha bakındıktan sonra hızlı adımlarla yürüyerek dar bir sokağa saptı. Sokak lambalarının olmadığı karanlık bir sokaktı. Yıldız ışığında güçlükle görüyordu önünü. Karanlığın içine dalıp Ermeni mahallesine doğru yürümeğe başladı. O biraz gittikten sonra evlerden birinin kapı girintisinden bir adam çıktı. Kibrit çakıp bir sigara yaktı. Kibrit alevinin ışığında burnunun üzerinde birleşen gür kaşları ve altında öfke ile parlayan siyah gözleri bir an göründü, alev sönünce kayboldu. Sigarasından derin bir nefes çeken adam, ayağının dibinde yatan cesedin üzerinden atladı ve hızlı adımlarla Siranuş’un peşine takıldı. Karanlığın içinde küçük kırmızı bir ışık gibi ilerleyip gözden kayboldu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 890
Kayıt tarihi
: 03.12.08
 
 

1946 yılında doğan ve tıp doktoru olarak Türkiye ve Almanya’da çalışan Gülseren Engin’in ilk öyküsü ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster