Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ağustos '07

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
1953
 

Karapürçek

EĞİTİMLE İLGİLİ ROMANLAR (1)

KARAPÜRÇEK

Yazar Hakkında:

Yazarı: Sunullah Arısoy

Doğumu, Şile 1925; ölümü, Ankara 18.12.1989.

Devlet memurluğu, öğretmenlik, gazete ve dergilerde yazarlık yaptı.

Roman (Karapürçek 1958, 1972), hikaye (Tedirginin Biri, 1962) ve şiirler (Garipler Treni 1948, Muhteşem Kavga 1951, Mustafa Kemal Türküsü 1953, Yaban Mavisi 1956, Dışa vuran Karanlık 1961, Yanlış Yaşadık 1970 ve Sabrın Gülü 1980) yazdı. Antolojiler (Deste 1953, Türk Hiciv ve Mizah Antolojisi 1967 ve Türk Hikaye Antolojisi 1967) düzenledi.

Karapürçek romanında, Anadolu’da bir köye atanan, İstanbullu idealist bir öğretmenin başından geçenler anlatılır. Roman, köylerde görev yapan her öğretmenin yaşamından bir parça, bir bölüm, -bir kesit- taşır. 50 yıl önce yaşanmış olaylarla, bugün yaşanan olaylar arasında nerdeyse bir fark yoktur. Bu nedenle, köylerde görev yapan, görev yapacak tüm öğretmenlerin, mutlaka okuması gereken bir başucu kitabı niteliğindedir.

Roman Hakkında Kısa Bilgiler:

Sunullah Arısoy tarafından yazılan bu roman, İstanbul’da yetişmiş ve Anadolu’nun Karapürçek Köyü’ne atanmış bir öğretmenin çevresinde gelişen olayları, köylünün eğitim-öğretim ve öğretmene bakış açısını ele alır. Romanda, azimli idealist bir öğretmenin; geri kalmış fikirleri, uysallığı ve kararlılığı ile nasıl yenmeyi başardığı, bununla birlikte köylüyü aydınlığa kavuşturmak için açtığı savaşın, iftira ve çeşitli oyunlar yüzünden nasıl yarım kaldığı anlatılır.

Karapürçek, Adranos Çayının geçtiği Kirmasti-İzmir arasındaki bir köyün adıdır. Roman, adını buradan alır. Romanda geçen olaylar, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde meydan gelir. Karapürçek, bir dağ köyüdür. Genellikle, tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan köylü, çocuklarını okula gönderme taraftarı değildir. Erkek çocuklar, hayvanların akımı ve tarla işleriyle görevlendirilmişlerdir. Kızlar ise, ev işleriyle ilgilenirler ve okumaya gerek görülmediği için okula gönderilmezler.

Köye gelen öğretmenler, İstanbullu olmaları, köye uyum sağlayamamaları ve en önemlisi köylüyü hakir görmeleri nedeniyle, köylü tarafından sevilmezler. Bu durum, çocukların okula gönderilmemesinde bir etken olur.


Köyde en çok sözü geçen kişiler, Köy Ağası Süleyman Ağa, Muhtar Kabak Ali ve Köy İmamıdır.

Okul, cami yapımına verilen önem yüzünden yarım kalır. “Pencereden okulu görüyorum, boynu bükük, yetim çocuklar gibi. Sıvasızdı. Yarısı daha tamamlanmamış, iskelet halindeydi.” Okulun birçok eksiği vardır. Yazı tahtası olarak, karaya boyanmış bir teneke kullanılmaktadır. Tahtanın üzerinde küçük bir bayrak, bayrağın yanında Atatürk’ün, diğer yanında cumhurbaşkanı İnönü’nün resmi asılıdır. Sınıfın yanındaki depoda asılı bulanan, der sonu Sınav Cetveli’ne göre, okula devam eden öğrenci sayısı 96 olarak görülmektedir. Okulun, ayakyolu (W-C) ve bahçe duvarı da yoktur.


Öğretmen dersi, fazla imkanı olmamasına rağmen, somut olarak işler. İlk iş olarak, okula öğrenci toplar, sonra temizlik kurallarını öğretir. Hatta temizliği, sadece öğrencilere değil, tüm köylüye öğretmek için elinden geleni yapar. Öğretmen, öğrencilere, ders programında bulunan derslerin yanı sıra, hem genel kültürlerini arttıracak konular anlatır, hem de bedensel yönden geliştirecek çalışmalar yapar.

Öğretmen, gerçekçi ve gerçeklerle yüzyüze gelmekten korkmayan kişidir. Köye gelirken, kendisini, çok iyi bir ortamın beklemediğini bilerek hazırlıklı gelmiştir. O, okulun durumu, öğrenci azlığı, üçüncü sınıfa geldiği halde bile okumayı sökemeyen, Türk kelimesi ile ilk defa tanışan, İstiklal Marşı’nı bilmeyen öğrenciler karşısında hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramamış, bilakis bu sorunlara çözüm yolları aramış, azimli ve mesleğine aşık bir öğretmendir. Öğrencileri ile tek tek ilgilenmekte, onların sorunlarını çözmeye çalışmaktadır. Ayrıca, okuldan arta kalan zamanlarında, köylülerle de sohbet etmekte, onların eğitimiyle ilgilenmektedir. Öğrencilere ve halka gösterdiği bu ilgi sayesinde, köy halkının güvenini kazanmış, sevilen bir kişi olmuştur.

Konunun Özeti:

Öğretmen bekleyen binlerce köyden biridir Karapürçek. Tayini çıkmış bir öğretmen bekliyor. Kırık-dökük, sıvasız binası, oniki yıldır hiç mezun vermemiş öğrencileri ile…

Meslek hayatına yeni başlayan bir öğretmenin yaşadıkları anlatılır Karapürçek’te. İstanbullu Öğretmen, Karapürçek adını ilk defa, görev yerini öğrenmek için gittiği Milli Eğitim Memurluğu’ndan duyar. Milli Eğitim Memuru’nun (bugünkü İlçe Milli Eğitim Müdürü veya Şube Müdürü) olumsuz sözleri karşısında hemen geri adım atmaz. Duyduğu sözler, sadece bunlar olsa kulak asmayacak ama, çevresi, en önemlisi de annesi, gitmesini istememektedir. “Bir köy okulunda nasıl yaşanır?” gözüyle bakar olaya. “Baktın ki durum kötü, kap bavulunu hemen savuş. Kadıköylü de öyle yapmış. Bir gece kalabilmiş. Sabah gün ışımadan, kimseye haber vermeden, yürüyüp gitmiş.” Bu sözler annesinin ağzından çıkıyordu. Evet doğrudur. Büyük şehirlerde okuyup yetişen öğretmenler çok yabancıdır Anadolu Köylerine. Kaçmak en kolay yoldur. Ama, O böyle düşünmemektedir. Görev yerine gitmelidir. Kendini bekleyen öğrencileri vardır. O, bir öğretmendir ve görevi, öğretmektir.

Öğretmen, uzun süren bir tren yolculuğundan ve kendini karşılamaya gelen köylü ile üç saat süren bir at yolculuğundan sonra köye ulaşır. Daha önce köye gelen öğretmenler, köyü ve köylüyü hem sevmedikleri, hem de hakir gördükleri için, görevlerini yapmadan çekip giderler. Bunları, Öğretmeni karşılamaya gelen ali söyler. “Helbet herifler İstanbul çocuğu. Köylük yer sarmıyor helbet. Sen de İstanbullu çıkınca, köylünün yüreği oynadı. Lakin seni gaçırmayacaaz ha Muallim Bey” der. Bu durum, biraz umutlandırır Öğretmeni.

Köye geldiklerinde, akşam olur. Tabi Öğretmen okulu hiç göremez. Erkenden gözlerini açtığında, pencereden okulu görür. Okul, hiç beklediği gibi değildir. Sıvasızdır. Yetim çocuklar gibi, yarısı daha tamamlanamamış, iskelet halindedir. Okulu açmaya gittiklerinde, yanında muhtar da vardır. Öğretmen, okulun neden tamamlanamadığını sorar. Cami yapımına verilen önem ve öğretmenlerin köyde kalmaması yüzünden okulun tamamlanamadığını öğrenir. Hemen uzunca bir liste oluşturur. Listede yazılanlar, okulun eksikleridir. Öğretmen, listeyi muhtara verir.

Dersliğin yanındaki depoda Ders Sonu Sınav Cetveli vardır. Cetvelde, 96 öğrenci kayıtlıdır. Görünürde devamsız öğrenci yoktur. Belgelerin altında, eski öğretmenin ve Milli Eğitim Memurunun mühürlü onayı vardır. Öğretmen muhtardan, geçen yıl okula gelen öğrenci sayısının (30) olduğunu öğreninceye kadar sevinçlidir. Gerçi Öğretmen, henüz yolun başındadır. Dolaysıyla, hemen ümitsizliğe kapılmamalıdır.

Beş sınıflı olan bu okulda gelen, sadece küçük çocuklar olup, bunlar da henüz tarla işlerine bakamayacak yaşta olan erkek çocuklardır. Kız çocuklar ise, zaten okula gönderilmez. Köyde okula giden kızlar, sadece Abdullah Efendi’nin iki kızıdır. Abdullah Efendi, emekli bir tahsildardır. Kızların da okumasına inanan bir kimsedir. Muhtar bile kızlarını okula göndermemektedir: “Garı kısmısı okumuşluğu nidecek Muallim Bey? Öyle ya, bi kaç yeni yetmeden belleyenler var. Onnar da delikanlılara mektup yazıyor. Pek gözü açığı iyi olmaz garının köylük yerde.” Diyerek, muhtar sözlerini tamamlar. Tek muhtar değildir böyle düşünen. O’nu, Köy İmamı ile köylü de destekler. “Köy üzerinde en çok etkisi olan bu iki kişinin tavrı böyleyse, köylü ne yapar?” diye düşünür Öğretmen. Öğretmenin işi gerçekten çok zordur.

Yapılan duyurudan sonra okul açılır. İlk gelen 19 kişidir. Beşinci sınıftan hiç kimse yoktur. Dördüncü sınıftan Abdullah Efendi’nin küçük kızı ile oğlu, üçüncü sınıftan üç kişi, geri kalanı birinci ve ikinci sınıftandır. (19) -öğrenci- Öğretmenin hiç beklemediği bir sayıdır. O, çok daha fazlasını beklemektedir. Öğretmen, çok üzülür ama, üzülmek okula öğrenci getirmemektedir. Masanın üzerinde duran kitaplara bakar:

“Her şey var bu kitaplarda. Ama çocukların okula nasıl getirileceğini hiç biri yazmıyor. Kitaplar, Karapürçek’in hiçbir derdini yazmıyor.”

Bu gelişmeler sırasında, İmamın öğretmene “hoş geldin” mahiyetinde bir ziyaret yapması gerekir. Öğretmen, “din” konusunun karşısına çıkacak sorunlardan birisi olduğunu bilir. Köylü, “Şehirde yetişmiş, gavur icadı mektepte okumuş öğretmene nasıl Müslüman diyebilir?” İmam. Havadan, sudan konuşarak, meseleyi okula getirir. Sonra, İmam Öğretmene, “Okula kaç öğrencinin geldiğini” sorar. (19) sayısını işitince, manalı bir şekilde öksürür. “Ne kadar az çocuğu gavur edersek, o kadar kardayız” demektir, gibi bir öksürüktür bu. Öğretmen, imamın huyuna ve tutumuna göre davranıp, İmamı kendisine düşman etmeden yolcu etmeyi başarır. Ama, iş bununla bitecek gibi değildir.

Köyün en zengini ve bir o kadar da tutucu adamı olan Süleyman Ağa da, Öğretmeni ziyarete gidecektir. Öğretemen, bu kişilerin özelliklerini Muhtardan öğrenir. Süleyman Ağa’nın da ilk sözü “din” ile ilgilidir. “Sabi sübyana Allah yolu öğretilmelidir. Okullara Din Dersi konulacaktı, ne oldu?” der. Din Dersi’nin, dördüncü sınıftan itibaren okutulmasının zorunlu olduğunu öğrenince sevinir ama, kim verecektir bu dersi çocuklara? “Bu yeni yetme şeherli mi?” der. Süleyman Ağa, Öğretmenin, Din Derslerini verebileceğini söylemesine çok sevinir.

“Karapürçekliler’in hiç biri beni sevmiyor. Bunu biliyorum ama, Karapürçek’in 160 hane halkını yine de seviyorum. Acıyorum, tutup kalkındırmak istiyorum. Yalnız bu köy için değil, 40 000 köy için düşündüğüm budur. Bu düşüncem, ülküm, hiçbir köy için değişmeyecek. Bu bir çeşit, ‘karşılıksız aşk’ın nedeni nedir?” diye düşünür Öğretmen.

Bu arada zaman geçmesine rağmen, okulun eksikleri bir türlü tamamlanamaz. Sınıfın soba boruları yenilenecek, kırık camlar takılacak, en önemlisi de sıralar yapılacaktır. Kimse bu konularla ilgilenmemektedir. Okul açılır ama, daha okula gelmeyen çok öğrenci vardır. Öğretmen, köylüyü ‘kanunlarla korkutma’yı bile dener. Çocuklarını okula göndermeyenlerin azarlanacağını söyler fakat, kimseye dinlemez. Buna rağmen, bu ve buna benzer tüm uyarılardan sonra mevcut (19)’dan (28)’e yükselir. Öğretmen, okulda elinden geldiğince, tüm dersleri yapmaya/yaptırmaya çalışır. Beden Eğitimi dersinin ise ayrı bir yeri vardır. Bu ders sayesinde, öğrenciler kurallara uymayı öğrenip, arkadaşlık bağlarını kuvvetlendirmektedirler. Okulun, Beden Eğitimi derslerinin yapılacağı bir bahçesi olmadığı için, dersler okulun önündeki düzlük bir alanda yapılır. Okula gelemeyen çocuklar, arkadaşlarını büyük bir dikkatle izlerler. Bu olay, öğretmenin gözünden kaçmaz. Bu arada, okula gelmeyen çocukları okula getirtmek için, bir-iki çocuğun babasıyla konuşur. Konuştuğu kişiler; “Hökümata katip olacak deel ya… Varsın o da okumasın!” derler.

Böyle tek tek konuşmak bile bir çözüm getirmez. Mesele çok daha derindir. Çözüm yoluysa, bu derinlikten kurtarabilecek bir yol olmalıdır. Bu sırada Cuma Namazı, Öğretmenin imdadına yetişir. Karar vermiştir. Cuma Namazı’na gidecektir. Aslında O, değil Cuma, Bayram Namazı bile kılmamıştır. İlk işi, elindeki Din Kitaplarından Namaz kılmayı öğrenmek, olur. Amacı, Karapürçek halkının kendine olan güvenini arttırmak ve böylece okuluna öğrenci kazandırmaktır. Gerçi, bir Cuma Namazı ile bu iş hallolmaz ama, olsun. Yeter ki, okula bir öğrenci daha gelebilsin. Bu fikir gerçekten işe yarar.

Sorun bitti derken, “Köyde, son görev yapan öğretmenin kız öğrencilerden birisiyle adının çıktığını ve sonu zoraki bir evlilikle biten bu olaydan sonra, kız çocuklarının okulun önünden bile geçirilmediği” bilgisini Muhtardan öğrenince, “İşte bir dert daha” diye sızlanır Öğretmen. Yeni bir dert için, yeni bir çözüm yolu gerekir. İşte bu amaçla, ikinci bir plan yapar kendisine: “Eğer köylüler, bir sevgili olduğunu bilirlerse, O’na daha fazla güvenirler.” Cuma Namazından sonra, Mevlid okutulacağı haberi, köylüye ve İmama duyurulur. Köylü, birden ortaya çıkan Mevlid olayını merak eder: “Bir nişanlım vardı. Evlenecektik. Aniden hastalandı. İki ay içinde kaybettik. Ben artık kolay evlenemem. Ya işte böyle…” diyerek sözünü noktalar. Bu sözler sonucu, köylünün Öğretmene bakış açısı değişir. Öğretmen, şimdi rolünü daha iyi oynamalıdır. Derin bir iç çektikten sonra, başlar anlatmaya: “Bir nişanlım vardı. Öğretmen çıkınca evlenecektik. Aniden hastalandı. İki ay içinde kaybettik” der.

Köylü çok şaşırır. “Ölenle ölünmez Öğretmen Bey, hem daha çok gençsiniz!” diyerek, teselli etmeye çalışırlar. Ama Öğretmen, böyle bir teselli sözüne karşı da cevabını hazırlamıştır: “Ben artık kolay evlenemem. Ya! İşte böyle … Neyse … başka bir şey konuşalım” diyerek, sözünü noktalar.

Mevlid, köyde, köylünün Öğretmene bakış açısını değiştirecek kadar geniş bir yankı uyandırır. Artık köy kadınları O’ndan kaçmaz. Hatta, belli başlı ağaların kızları bile okula gelir. Artık, öğretmenin gitmesini hiç istemezler.

Öğretmenin, Karapürçek’e geldiği ilk günler aklına gelir. İlk günlerin korkusu ve tedirginliği yoktur artık. İşe (19) öğrenciyle başlamış, şimdi (80) öğrenciye ulaşmıştır. Başı bu kadar boş bırakılan bir işten, bundan daha iyi bir sonuç alınabilir miydi?

Artık, öğrenci mevcut fazlaşır. Üçüncü sınıf olup da, hala okumaya sökememiş öğrenciler vardır. Sınıfta kara tahta olarak, karaya bayanmış bir teneke kullanılır. Tahtanın üstündeki küçük bayrağın, bir yanında Atatürk’ün, diğer yanında İnönü’nün resmi bulunmaktadır. Öğretmen, öğrencilere bayrağı göstererek, sorar ve “bayrak” yanıtını alır. Sıra, “Ne bayrağı olduğu”na gelir. Sınıfta çıt yoktur. İbrahim adlı öğrenci, “Türk Bayrağı, Öğretmenim” der. Öğretmen, bu cevabın bir kişiden gelmesini çok üzücü bulur. Sorulara devam eder:

- Peki Türk dedikleri kim Dursun?

- ………….?

- Bilmiyor musun? Sen hiç Türk görmedin mi?

- Köye gelmedi ki heç Öğretmenim.

- Kim gelmedi?

- O. İşte “Türk” dediğin!

- Peki, sen nesin oğlum?

- Müslüman’ım.

- Bu bayrak ne işe yarar? Milletiniz nedir sizin?


Sorularına cevap gelmiyor. Öğretmen, sinirli, bir o kadar da üzgündür. Neyse ki resimlerinden birine “Atatürk” cevabını alır. İsmet İnönü’nün adını söylerler, çocuklar. Fakat, büyük adam olduğunu bilirler. Fakat, “Cumhurbaşkanı” cevabı kimseden gelmez. Kırık bir sesle sorar:

-Siz İstiklal Marşı’nı bilir misiniz? Cevap, içler acısıdır.

-Biz hiç şarkı çağırmadık ki!


Dersler başladığından beri, başladığı her iş elinde kalır. Derslerin yanı sıra, temizlik kontrolü de bir sorundur. Bir keresinde Öğretmen, çocuklara “üstlerini, başlarını temizlemelerini” söyler, fakat ertesi gün okula hiç öğrenci gelmez. Sonradan öğrenildiğine göre, öğrenciler, bir tane olan üst başlarını annelerinin yıkamaları nedeniyle –başka giysileri olmadığı için- okula gelemezler. Çünkü, okula gelebilmek için giysilerinin kurumalarını beklerler.

Öğretmeni en çok sevindiren şey, okuldaki çalışmaların köylüyü de ilgilendirmesidir. Çocukların, okulda öğrendiklerini evde ailelerine anlatmaları ile dolaylı yoldan köylüler de eğitilmiş olur. Bu sırada, Öğretmenin hayatı boyunca görmediği bir durum da ortaya çıkar: “Bit” meselesi. Öğrencilerin hepsinde bite rastlanır. Çocukların ailelerine haber yollanır ama, sonuçta bir değişiklik olmaz. Çünkü, sorun ailelerden kaynaklanır. Köylü, bitleriyle yaşamaya alışmıştır. Rahatsız olan sadece öğretmendir. Bu gibi sorunlara çok zaman harcar.

Öğretmen, gelirken beraberinde birçok kitap getirir. “Okuldan çıkınca gelir okurum, başka yapacak ne işim olabilir sanki …” diye düşünür. Oysa şimdi, oturacak zamanı dahi yoktur. Okulun eksikleri bitmeyi bilmez. Okulun, düzenli bir tuvaleti bele yoktur… Meydanda, şurası burası açık, gündüzleri Öğretmenin bile giremediği bir ayakyolu (tuvalet) vardır. İşte durum böyledir. Öğretmen, daha yaptıklarını bitirmeden, yapacaklarını düşünür. “Bahçeyi yaptıktan sonra, çeşit çeşit ağaç dikecek, yaşlı çınarın altını çevirip oturacak yer yapacaktır…”

Sınıftaki kız öğrenci sayısı 32’yi bulur. Bu çok güzel bir gelişmedir. İçlerindeki gelimiş kızların kendisine bakış tarzlarını hiç beğenmez. Köylüyle aralarında bir sorun çıkmasından korkar. Artık hal ve hareketlerini bu duruma göre ayarlar. Her gün yaptığı temizlik kontrolünü bu kızlara uygulamaz. Kızların kontrolünü, kendi aralarından seçtiği aklı başında birine yaptırır ve sadece sonucu öğrenir.

Okula gelmeyen, tek kız Zehra’dır. Zehra, okula gelmek istese de, babası bırakmaz. Bunca sorunu yenen Öğretmen, bir Zehra’yı mı okula getiremeyecektir!..

Muhtar bu konuda Öğretmeni uyarır. Zehra, köyün en güzel kızlarından birisidir. Ayrıca, babası onu köyün zorbalarından biri olan Kör Mahmut’un oğlu ile sözler. Yavuklusu, Zehra’nın okula geldiğini duyarsa, köyü Zehra’ya ve Öğretmene dar eder. Buna rağmen Öğretmen, bu sözleri kulak ardı ederek, kızı okula getirmeyi başarır.

Zehra, nezaketi, kibarlığı, giyim tarzı ve konuşması ile diğer kızlardan hemen ayrılır. Öğretmen, Zehra’nın güzelliğinden ve davranışlarından etkilenir. Bu duygular karşılıksız da değildir. Bunu, Zehra’nın tavırlarından da anlamak mümkündür.

Zehra, okula başlayalı çok olmamıştır ama, haber, maden ocağında çalışan yavuklusunun kulağına hemen gidip ulaşır. Kör Mahmut ve oğlu, bu durumdan haince fikirleri ile kurtulmayı planlarlar.

Gün ışımasıyla Muhtar, Öğretmenin kapısını hızla çalar. Pek iyi haberler getirmemiştir. Öğretmen hakkında iki tutanak tutulup, biri Kaymakama, diğeri Jandarmaya gönderilir. Acele teftiş istenir. Öğretmen bir hayli şaşırır ve “Suçum neymiş?” diye sorar. Suç mu ararsın? Önce particilikten bir tutanak tutulmuştur. “Demirkırat’mışsın. Hökümete karşı ayaklandırmaya kalkmışsın milleti. İsmet Paşa’ya küfür etmişsin. Öbür tutanak da, namus meselesi işte… Köyün kızlarını zorunan mektebe getiriyormuşsun. Okutmak bahanesiyle, olmadık işler yapıyormuşsun. Tatilde, Zehra’yı kaçıracakmışsın…” cevabını alır. Öğretmen, korkmuyor değil. Ama müfettiş gelince, her şey ortaya çıkacak nasıl olsa, diye düşünür.

Tüm bu olaylar, Nisan ayında meydana gelir. 23 nisan yaklaşmaktadır. Köyde ilk defa bir bayram kutlanacaktır. Öğrenciler, hazırlıklarını tamamlayıp, tüm köy halkını bayrama davet ederler. Çocuklarını okula dahi göndermeyen köylüler, şimdi onların okudukları şiirlerle, yazılar karşısında gurur duyarlar. Bayram, sadece sabah değil, akşam fener alayı ile de kutlanır. Bu mutluluk, tüm olanları unutturur ve Öğretmeni oldukça memnun eder.

Bayramdan sonra, tutulan tutanak sonucu Müfettiş gelir. Müfettiş, okula gelen kız çocukları, aileleri ve tüm köy halkı ile görüşür. Ayrıca, Zehra’nın ifadesini alır. Zehra ifadesinde, olanca gücü ile öğretmeni savunur. Müfettiş, köyün önceki halini bilen bir kişidir. Köyde, gerçekten çok büyük bir değişme vardır. Sıra, Öğretmenin ifadesinin alınmasına gelir. Bu ifade alımı sırasında Müfettiş, Zehra hakkında Öğretmenin ağzını arar. Öğretmen ve köylünün verdiği ifadelere göre, ortada bir suç yoktur.

Öğretmen, müfettişi yolcu etmiş, evde dinlenirken, kapısı hızla çalınır. Geç saatte gelen Zehra’dır. Öğretmen, gecenin geç saatindeki bu olayı pek hoş karşılamaz. Fakat önemli bir mevzu olduğu bellidir. Zehra, Kör Mahmut’un baskısıyla, babasının yalan ifade verdiğini Öğretmene anlatmak ister. Tek sorun da bu değildir. Artık ok yaydan çıkmıştır. Zehra, titreyerek, Öğretmenin buradan gitmesi gerektiğini söyler. Artık, O’nu da, kendini de yaşatmazlar. Zehra, Öğretmene, “kendisini götürmesi için” yalvarır. Yalvarırken, hem ağlar, hem konuşur. Öğretmen, onu teselli etmeye çalışır. her şeyin yoluna gireceğine inanır.

Zehra’nın tüm umudu biter. Artık gitmesi gerekir. Zehra, odadan dışarı çıkar. Daha bir dakika geçmeden, bir silah sesi ile ardından çığlık ve nal sesleri duyulur. Tüm köy halkı ve Müfettiş dışarıya çıkar. Kalabalığın içinden bir ses duyulur: “Muallimin odasından çıktı Zehra, gördüm. Ta karşıdan geliyordum. Köşeden kaçırdılar”, sesleri tüm köye yayılır.

İlk şaşkınlıktan sonra, karakola haber verilir. Ama, Jandarma onları bulana kadar iş işten geçer. Müfettiş, hemen Öğretmenin yanına gelir. “Zehra odanızda mıydı?” diye sorar. Öğretmenden, “evet” cevabını alır. Öğretmen, Zehra’nın kendisine söylediklerini olduğu gibi Müfettişe anlattıysa da, Müfettiş söylenenlere inanmaz. Müfettiş, “Tutulan tutanağın boş yere olmadığını” söyler. Avını yakalamış bir atmaca gibi gururlanmaktadır. Artık Öğretmenin sözleri kafi değildir. Köy halkının da soğuk bakışlarıyla karşı karşıyadır. Ardından Müfettişin, “İşinizden el çektiriyorum” sözleri gelir. Öğretmen, Müfettişin önceki tavrından sonra, böyle bir karar almasına şaşırmaz. O’nu üzen tek şey, köylünün de kendisine inanmamasıdır.

“Artık Karapürçek Hikayesi bitiyordu. Bitiyor da değil, bitmişti. Böyle bitmesini istemezdim. Suçlu bir adam! Bütün yapılanlar unutulacak, gerçek dışı suçlama kalacaktı. Anılırsa, bu olayla anılacaktım. Benden yana olanlar, nasıl da çekilivermişti. Tektim.” Öğretmenin yanında sadece Hüseyin Çavuş ile ‘dört büyüklerim’ diye andığı, dört öğrencisi vardı.

Şafak vakti, nal sesleri duyuldu. Jandarma Zehra’yı bulmuştu. Ağzının kenarından kan sızıyordu. Baygındı. Sabahleyin doktur muayenesinden geçecekti. Artık, hem Zehra, hem Öğretmen için çok geçti. Ne umutlarla gelmişti Karapürçek’e. Hiçbir şey O’nu yolundan alıkoymamıştı. O, azimli, kendinden emin, meslek aşkı ile yanan bir öğretmendi. Bilgilerinin tümünü aktardığı, sevdiği, sevildiği köyden O’nu uğurlayan dört kişiydi. Tek kelime dahi konuşamadı. Gözlerinde itişip kalkışan yaşları içine akıtıyordu.”

“Ben Karapürçek yolunun başındayım. Elimde tahta bavul. Yönüm güney. Aşağıdan Adranos akıyor. Bulanık bir sabah başladı. Bahara yakışmayan bir sabah. İçimde bir eziklik, bir bitmişlik, bir kırıklık var… Karapürçek’te günlerin biri daha başlıyor. Benim için ise bir dönüş yolu! Yeni hainlikler, sonuçsuzluklar, iftiralar, kırıklarla dolu bir dönüş yolu…”

İdealist, genç ve çalışkan bir öğretmenin azmiyle inşa ettiği binayı, kuru bir iftirayla yıkan Kör Mahmut ve oğlu, amacına ulaşır. Karapürçek üzerine tutulan ışık, Öğretmenin umutlarıyla bir anda sönüp gider.

Öğretmenlik, hepimizin bildiği gibi, sabır, fedakarlık, hoşgörü, yetenek, karşılıksız sevgi ve azim isteyen kutsal bir meslektir. Her mesleğin olduğu gibi, öğretmenlik mesleğinin de kendine özgü sorunları, zorlukları vardır. Geleceğin öğretmeni, bu zorlukları bilerek mesleği seçer. O, kendisinin gelecekte bir ışık olacağını ve bu ışıkla etrafını aydınlatması gerektiğini bilir.

Romanın, Öğretmen ve Öğretmen Adaylarına Verdiği Mesajlar:

1. Hemen her öğretmenin ilk görev yeri, Anadolu’nun herhangi bir köyüdür. Bu köy, teknolojinin çok az girdiği veya giremediği köylerden biridir. Öğretmen adayı, bunları göz önünde bulundurmalıdır.

2. Öğretmenler, görev yerlerinde pek umdukları gibi karşılaşamazlar. Köylüye göre onlar, modern okullarda okumuş, köy geleneklerinden uzak ve köylüden kopuk insanlardır.hemen benimsenmezler. Tedirgin, şüpheci, kuşkucu bakışlar altında görevlerine başlarlar. Olumlu yanlarından daha çok olumsuz yanları bulunur. Bu nedenle, eleştiriye açık ve sabırlı olmaları gerekmektedir.

3. Köylerde, öğretmenlerin görevlerini icra edecekleri uygun mekanlar bulunmayabilir. Okul binası, genellikle köy dışında, bakımsız ve önem verilmeyen bir binadır. Sıra, yazı tahtası, masa gibi demirbaş eşyalar bile bu okullarda yeterince olmayabilir. Öğretmenler, bu durumlara hazırlıklı olmalıdır.

4. Ayrıca, öğretmenin kalacağı yer de genellikle bir sorundur. Resmi evraklarda belirtildiğine göre, öğretmenlere kalacak bir yer sağlanmıştır. Fakat, iş gerçeğe binince, okulu dahi olmayan köylerde, küçük bir oda veya sınıfın yanında bulunan, kullanılmayan bir mekan öğretmenin barınağıdır. Öğretmen, böyle yerlerde oturabileceğini bilmelidir.

5. Bir köy ortamında, öğretmenin karşılaşabileceği en büyük sorunlardan biri Köy İmamı veya İmamın Öğretmene karşı tutumudur. Köylerde Yaygın Eğitimin büyük bir kısmı, İmamlar tarafından yapılmaktadır. Kur’an Kursları’nın köylere yettiğine inanan bir çok İmam, bilimsel ve çağdaş eğitime karşı çıkmakta ve köylünün öğretmene tavır almasını sağlamaktadır. Bu nedenle, Müftülükler ile Milli Eğitim Müdürlükleri arasında iletişim ve işbirliği sağlanmalıdır.

6. Bu etkenlerden kaynaklanan sorunları çözmeye çalışan öğretmeni bekleyen, bir sürpriz de ‘öğrenci’ sorunudur. Kız çocukların okutulmaması, erkeklerinse ev geçimine katkıda bulunması nedeniyle, okula/okumaya gelmemesi, öğretmenleri çok üzen ve çözüm yolu da çok zor olan konulardan biridir. Devamsızlık, çözümü zor olan bir sorun olmasına rağmen, öğretmen bu sorunu elden geldiğince çözmeye çalışmalıdır. Çünkü, devam sağlanamadan eğitim yapılamaz.

7. Köylerdeki öğretmenlerin sınıfları, genellikle, birleştirilmiş sınıf olup, bu sınıflarda birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar öğrenci vardır. Bunların birçoğu okuma-yazmayı sökememiş, normal ders programından çok geri kalmış öğrencilerdir. Öğretmenler, bunların üstesinden gelecek azmi, bu olaylarla karşılaşınca değil de, mesleğe başlamadan önce kendilerinde bulmuş olmalıdır.

8. Öğretmenlik; ilk, orta, lise ve yüksek öğretim derecelerine ulaşmış kişilere, Müfredat Programında yazılan bilgileri vermek değildir. Bu nedenle öğretmenler, mesleğini dar bir alanla sınırlamamalı, hem okul içinde, hem okul dışında öğrencilerin yanı sıra, halkı da eğitmek için uğraşan bir kişi olmalı, kendini buna göre yetiştirmelidir.

9. Öğretmenler, her türlü zorluğa karşı göğüs germeli, mesleğine ve kendisine karşı tutumlardan çekinerek geri adım atmamalı, ülke kalkınmasının kendi ve kendi gibi mesleğine bağlı öğretmenlerce gerçekleşeceğini bilmeli, özveri ile çalışmalıdır. Çünkü, öğretmenlik özveri mesleğidir.

Tütün bu sorunlar, günümüz koşullarında bile hala yaşanmaktadır. İşte öğretmen, hem bu sorunları çözmek, hem de bu sorunları çözebilecek insanlar yetiştirmek için görevini her türlü zorlukta yapan, görevinin kutsallığını benimsemiş, bu bilinç ile mesleğine dört bir elle sarılmış kişidir. Çevresini aydınlatacak meşaleyi her zaman, her yerde ve her koşulda taşıyabilecek bir yapıya sahip olmalıdır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2992
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster