Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Aralık '12

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
112
 

Karar Kesinleşmiştir

Karar Kesinleşmiştir
 

İstiklal Savaşı kahramanları tam bağımsızlığı savunuyorlardı.


Batı sömürgesinin sınırlarımızdan içeriye ilk sızışı değildir bu...

Bir önceki yazımızda değerlendirdiğimiz 1838 Balta Limanı Ticaret Anlaşması ile başlayan süreçle beraber, bir vilayetten mal gönderen Müslüman yerli tüccar devlete transit gümrük vergisi ödediği halde İngiliz tüccar bu vergiyi ödemediğinden, Müslüman tüccarların bir başka Osmanlı şehrine mal göndermesine, yüksek vergilerden dolayı rekabet edebilmesine, ticaret yapmasına fiilen olanak kalmamıştı.

Ardından peş peşe buna benzer antlaşmalar Fransa, İsveç, Norveç, İspanya, Hollanda,

Belçika, Danimarka ve Portekiz'le de imzalanmıştı. Bu antlaşmalar Osmanlının yerli üretim ve ticaretini büsbütün bitirdi. 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı ile Avrupa devletleri Osmanlı üzerindeki iktisadi, siyasi, kültürel ve askeri etki ve denetimini bütün hatları ile kurmuş; iyiden iyiye yerleştirip, pekiştirmişti.

Ardından Osmanlı topraklarının paylaşılması “operasyonları” gündeme gelecekti.1857 yılından itibaren Osmanlı Devleti sınırları içinde misyoner okulları tüm hızıyla faaliyetlerini sürdürdü.

Oluşan yenidünya düzeninde sınırlar şeffaflaşacak, mallar ve sermaye rahat dolaşacak,

Batı’da biriken mallar ve üretim gücü transferi ile trilyon dolarlık küresel sermaye sınır tanımadan geçen bir sistem haline gelecekti. Bu sistem içinde avlanacak devletler güçsüz dirençsiz olacaklardı. Yani kültürler alabildiğine bölük pörçük ve kendi içinde çatışır olmaları gerekiyordu.

Osmanlının iflasından çıkarılabilecek önemli dersler vardı.

Bütün bu sürecin geldiği noktada İstiklâl Savaşı kahramanları, tam bağımsızlığı savunuyorlardı. Onlar, Büyük Millet’in ancak kendi Milli Devlet’ini kurarak bu badireleri aşabileceğini ve aydınlığa bir tek bu yol takip edilerek ulaşılacağını biliyorlardı.

Emperyalizme karşı verilen kurtuluş mücadelesinin adı, bu nedenle İstiklâl Savaşı’dır.

İstiklâl Savaşı sonunda bütün misyoner okulları kapatıldı.

Avrupa devletleri ile olan ilişkiler, karşılıklı çıkarların korunması ilkesine dayalı olan bir “denge” politikasına doğru yönlendirildi. Dolayısıyla, Avrupa’nın, Cumhuriyet

Türkiye’sinden talep edeceği “tek yanlı” bir çıkar söz konusu olabilir miydi artık?

Yayılmacı güçlerin beklemedikleri bir gerçek ortaya çıkmıştı. Mustafa Kemal

Atatürk’ün ışığında milli değerler birden güçlenmeye başladı ve dünyanın yeni gerçeği medeniyetler ve bunların oluşturduğu kuşaklar oluştu. Yeni oluşumlar “kültür birliği ve kültür akrabalığı” idi.

Bu kültür kuşaklarının dağıtılması, zayıflatılması gerekmez mi? (!)  

Evet, ama nasıl?

Derken 1938 yılı geldi. 10 Kasım! ...

Türkiye’nin bağımsızlık ilkesi artık yavaş-yavaş sallanmaya başlanabilirdi.

Batı’ya doğru usul-usul dümen kıran bir yönetici kadro ve bürokrasi ağı yaratmak gerekiyordu.

Bunun için yine Mustafa Reşitlere, Prens Sabahattinlere, Damat Feritlere ve çağdaş

con-con aydınlara (!) ihtiyaç vardı. Bunlar da hazırdı. Hepimiz onları üniversite panellerinde, radyo, televizyon ve gazetelerde görmekteyiz.

Bunlar kullanılarak tarih yeniden yargılanmaya çalışılmaktadır şimdilerde.

Oysa yeni tarihin kesinleşmiş kararını, yeniden duruşmaya almak yerine, olduğu gibi uygulamak gerekmiyor muydu?

Evet, işte bu artık Büyük Millet’in gerçek aydınlarının elindedir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ahmet Bey sorunlarımızın özünde Osmanlı'nın Batılı devletlere verdiği tavizlerin de bulunduğunu açıklayan bu yorumunuz için teşekkürlerimi sunarım.Özellikle sorunun Devlet-i Ebed Müddet sıfatlı Osmanlı Devletimizin tüketilişindeki 'iktisadi,siyasi,kültürel ve askeri etki ve denetim kurulması' saptamanız benim yargılarımla da örtüştüğü için bu yorumunuzdan dolayı sizi kutlarım.Kaldı ki Osmanlı'nın iktisadi ve mali olarak özellikle Batılıların Osmanlı'ya verdikleri aborç altınları alabilmek için 1881 ylının Muharrem ayında kurdukları Duyun-u Umumiye(Dış Borçlar Yönetimi)çöküşü ile birlikte Hasta Adam için her türlü casusluk,isyan,işbirliği ve sıcak savaşlar için Batı'nın nasıl çalıştığını da tarih yazıyor.Yorumunuzda vurguladığınız BAĞIMSIZLIK ise ne yazık ki İnönü'nün ABD ile kurduğu ilk ikili anlaşma ile bitmiştir.Menderes'in bu alandaki köklü işbirliği ise teslimiyetin sergilenmesinden başka nedir?Bugün gelinen aşama ise Tam Teslimiyet değil de nedir?Bu açmazları yazalım ki ilerlelim.

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ 
 11.12.2012 18:39
Cevap :
Sayın Ö.F.M.Yılmaz, merhaba; elbette BAĞIMSIZLIK var ve olmalıdır. Dolayısıyla TÜRKİYE'nin gelecekte "nerede durması gerektiği" önemlidir. Bu konuda http://blog.milliyet.com.tr/yarinlarin-dunya-sinda-lider-kim-olacak-/Blog/?BlogNo=391587 yayımlanan yazıma bir göz atmanızı öneririm. Eleştirilerinizle zenginleştiğimi hissediyorum. Teşekkür ederim. Saygılarımla. Ahmet AK  12.12.2012 11:09
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 276
Toplam yorum
: 141
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 1077
Kayıt tarihi
: 19.11.12
 
 

Evli, 2 evlat babası, 1965'te doğdu, inançlı, müziksever, insansever, yurtsever, iyi yüzer, ünive..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster