Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Eylül '07

 
Kategori
Evcil Hayvanlar
Okunma Sayısı
3419
 

Karga yavrusu ve devletanne

Karga yavrusu ve devletanne
 

Bugün biraz erken açtım dükkanı sanırım. Ortada pek kimse yok. Bu saatleri en iyi ben bilirim. Sokak birazdan hareketlenir. Kepenkleri açtıktan sonra ilk yaptığım iş, çayın altını açmak. Yan tarafımda bir kuru temizlemeci var. Adı da Fiko… Gerçi benim telefonumda ‘Rahibe Teressa’ olarak kayıtlı. Çünkü iyilik yapmadığı kimse yok, herkese eli uzanır. Onun dükkanında sabah kahvaltısı yapıyoruz üç-beş esnaf arkadaş. Fiko ile benim dışımda yaş itibarı ile genç yok. Çoğu da emekli olmuş zaten. Burada benim onuncu senem. On sene olmuş…Koca on yılı, hemen bir cümleye sıkıştırıp attım. Bu kadar basit !

Sabahları rutin işlerimizdendir, dükkanın önünü süpürmek herkes için. Çöpçüde gelir alır. Sokağımızın çok efendi bi çöpçüsü var. Herkese ‘günaydın’ diyen şen şakrak çalışkan biri.Diğer dükkanlara baktığımızda sadece benim dükkanımın önünde ancak iki tabure konulup oturulabilecek kadar düzgün bir yer var. Hemen herkes orada oturup çay-kahve ikramımızdan nasiplenmiştir. Bu çok özel bi şey değil. Keyfim yerinde olsun yeter. Aksi durumda dışarıya değil çıkmak, yüzümü çevirip bakmam bile.

Çaylar hazır olduğunda Fiko’nun dükkanındaki geniş sehpanın üstünde poğaçalar, börekler dizilmiştir. Gerçi bu çok klasik bi şey değil. Son günlerde âdet oldu biraz.

Kahvaltı edilirken; yeni hükümetler kurulur, takımlara yeni transferler yapılır, futbolcuların aldığı transfer ücretleri onlar adına bizim tarafımızdan değerlendirilir (!) Böyle bir yaşantımız, tek düzeliğimiz var. Benim biraz daha değişik. Çünkü İstanbul’un içinde ya da İstanbul dışında da müşterilerim olduğu için, haftanın bi-kaç günü, bu rutin işlerden sıyrılmak keyif verici. Oldum olası masabaşı işinden hazz etmem.

Kahvaltı sonrası bilgisayarımı açmak isterken bi de baktım ki, zaten geceden açık unutmuşum. MSN’den gelen selamları okuyorum. Beni PC başında zannetmişler. Ne çok dostum var. Esas şansım bu sanırım… Ben kahvaltıdan sonra bi-kaç bardak daha çay içerim. Sonra işlerimizi planlayarak, güne başlarız. Burada üç kişiyiz. Benim dışımda Ahmet ve Kaan var. İkisi de teknik eleman. Telefon santrali, bilgisayar vs.. işleri yapıyoruz. Bu işi gerçekten seviyorum. Aslında oldum olası elektrik işini sevmemişimdir, ama telefon santrali tam benim işim olmalı. Nasıl söylenir; ‘Allah gönlüme göre vermiş’

Dışarıdaki üç-beş arkadaşın küçük telaşlarına şahit oluyorum. Bir de ne göreyim; uçamayan bir karga yavrusu. Hemen yanlarına gidiyorum. Karga yavrusu yürüyor ama uçamıyor. Sanırım kanadında bi sorun var, kim bilir belki de kırıklık var. Aslında uçabilecek kadar büyük sayılır. ‘Ne yapalım’ diye soruyoruz birbirimize. Çünkü biraz daha dolaşırsa, sanırım bir kedinin öğlen keyfine meze olacak… Ben dükkana geri dönüyorum ve Şişli Belediyesi’nin Veteriner Müdürlüğü’nü arıyorum. Telefondaki bey, Cevahir Oteli’nin karşısında binalarının yerini tarif ediyor. Gelip almalarının imkansız olduğunu, ama ben oraya götürürsem yavru kargaya memnuniyetle bakabileceklerini söylüyor. ‘Bilinçli Vatandaş’ olduğum için de koca bi teşekkür alıyorum sabah sabah. (!) Doğrusu şaşırdım. Bu kadar ilgileneceklerini tahmin etmedim. Karşıdaki terzi Ahmet Abi’den alınan ayakkabı kutusuna muhtelif havalandırma delikleri açılıyor. Berber Murat’ta yine Terzi Ahmet’ten aldığı küçük bir kumaşı yavrunun üstüne atıp yakalıyor ve yallah kutunun içine. E, tabii birinin de yola çıkması lazım; Ben !

Arabaya attığım gibi veteriner müdürlüğünün yolunu tutuyorum.

Önce yanlışlıkla başka bir yere giriyorum, sonra bir tur daha, heh şimdi doğru. Kutu elimde üç-beş basamak çıkıyorum. Genç bir çocuk karşılıyor beni, prefabrik odaların birinden çıkarak. Bir odaya yönlendiriyor ve veteriner hanımı beklememi söylüyor. Nee, bayan mı? Saçımı-başımı düzeltiyorum. Şirin gözükmek zamanı şimdi... Yavru kargayı satabilirsem bunlara, her şey çok güzel olacak, yoksa ne yapacağım küçücük hayvancıkla…

Etrafı kesiyorum, bir sürü ilaç, alet-edavat. Her taraf pırıl pırıl. Telefondaki konuşmalardan sonra nerdeyse eminim; Bana ‘ Kardeşim çok teşekkür ederiz, buraya kadar getirmişsin, tamamdır. Madem bu hayvanın sahibi değilsin. Bırak git, biz gerekeni yaparız ’… diyecekler. Bütün bu düşüncelerimin ortasında şık bir bayanla göz göze geliyoruz. İlk sözü ‘buyrun nasıl yardımcı olabilirim’ Ben de hevesle anlatmaya başlıyorum. Veteriner bayan yüzündeki tebessümü yitirmeden; ‘Bakın burası, sahipli hayvanların yeri. Sahipsiz hayvanlar için yan taraftan dolaşıp merdivenlerden çıkın. Biraz ileride köpek kulübeleri var. Orada sizinle ilgilenirler. ( Sahipli hayvan-sahipsiz hayvan? Bunu düşünüyorum… Yine rağbet güzel ile zengine…)

‘Tamam’ diyorum ve karga yavrusunu alıp, prefabrik binadan çıkarak, merdivenlere yöneliyorum.

Merdivenleri dönerek çıktıktan sonra, 15-20 mt ileride ağaçlık bir bölge var ve yan yana oturtulmuş prefabrik kulübeler… Her birinin kapısında küçük tabelalar; ilaçlama, sokak köpekleri toplama vs.. İlaçlama biriminde 55 yaşlarında olduğunu düşündüğüm saçları tamamen beyazlamış, kısa boylu, göbekli bir adam var. Hemen sağımdaki, ağacın altında yaşlı bi kadın ve elinde bir kutu. O da sokaklarında yavru yapan kedilerden birini kapmış getirmiş. Ben adama dönüp iki üç basamak çıktım ki, adam elleriyle yolu keserek sert bir dille; ‘Burası değil kardeşim, bekle şurada bak bayan bekliyo’ Haydaaa….. Zaten bu kadar ilgi olması fazla gelmişti bana. Bir ara TC sınırlarından çıktığımı düşünmüştüm ki, Türkiye gerçeği enseme hafif bi şaplak patlatıverdi. Ben konuya girmek için adama elimdeki delikli ayakkabı kutusunu göstererek ‘içinde karga yavrusu var’ dedim. Adam aynı ukalalıkla; ‘bana ne’ dedi. ‘Senin yaşın kaç, oy kullanıyor musun sen’ dedi yine aynı sertlikle… Hadiii… aldık mı başımıza. Ve devam etti yine aynı kızgınlıkla; ‘Kardeşim, burası Türkiye, çöpten ekmek toplayan insanlar var haberiniz var mı sizin’… ‘Yoo, ben Suadiye çocuuyum, nerden biliim’ dedim içimden. ( Adam beni biraz hafif okka algıladı galiba. Tabi yırtık-pırtık kotla, üstte rahat bi tişörtle gidersen kimse seni ‘adam sıfatı’na sokmaz. İlla kelli-felli olacaksın ki muhatap olsunlar. )

Ben de;

- Yaa, alt tarafı bi karga yavrusu getirdim olay çıkardın be abi.

- Ne olayı kardeşim burası ilaçlama birimi. Veteriner şurası bak

...diyerek, demir parmaklıklarla çevrili çok küçük bir bahçeyi işaret etti eliyle.

( Şimdi adamı bırakmak lazım. Hiiç keyfimi kaçırtmaya niyetim yok. Ne demeye gericeem ortalığı sabah vakti.) Demir parmaklıklara doğru yanaştım. Küçük köpek kafesleri var. Ortalık öyle iğrenç kokuyor ki, köpek pisliklerinden… Bir insanın burada çalışması için biraz kafayı sıyırması gerekir diye düşündüm. Dayanamadım kokuya ve üç-beş metre geri durdum. Geri dönmeyi düşündüm bir ara. Kağıthane Belediyesi’ne götürebilirdim. Hem orada herkes beni tanır, yıllardır telefon santrali işlerini yapıyoruz, yerleri de müsait, kocaman kocaman ağaçlar var, küçük ormanlık gibi bir yerde Kağıthane Belediyesi. Tüm bunları düşünürken, elinde sopalı bi adam geldi. Uzun sopası ve sopanın ucunda sallanan bir kayış var. Kafesin içinde bulunan köpeklerden tekinin başına geçirdi kayışı. Köpek saldırmaya, feryad etmeye başladı. Sanki boğazlıyorlar… Sonra sürüklediği gibi bizim görmediğimiz, başka bir kafese doğru sürükleyip bıraktı. Sesler kesilince rahatladım doğrusu, içim kaldırmaz böyle şeyleri bilirim. Adam; üzerinde kocaman deri önlük, bembeyaz tulumu ve koca koca çizmeleri ile mezbaha çalışanlarını hatırlattı bana. Elinde iri bir bıçak eksik sanki.

Gayet sakin bir tonla;

- Buyrun nasıl yardımcı olabilirim dedi. ( Yine normal bir başlangıç. Elinde kutu ile bekleyen yaşlı kadından önce ben girdim lafa. )

- Abi, bu kutuda yavru bir karga var. Biz sokakta bulduk uçamıyor. Muhtemelen kanadı sakat. Kedi filan kapar diye getirdik.

- Arkadaşım iyi yapmışsın da ona bakıp ne yapacağız, onu koyacak yerimiz yok burada.

- Abi sakatlığına baksanız.

( O iğrenç koku, burnumun direklerini baltalamaya başlamıştı. Bir an önce kaçmak lazım diye düşündüm. Nasılsa Kağıthane Belediye’sine gidecektim, orda bakarlardı. Tanıyanımız çok. )

- Arkadaşım onda bişey yoktur.

Deyince iflas etmek üzere olan midemi kurtarma çabasına, ayakkabı kutusunda tuttuğum yavru kargamı alıp, hızlı adımlarla uzaklaştım. Aslına bakarsak adama çok görmedim doğrusu. Bizim için oturup kenardan eleştirmek kolay. Ama ne zor koşullarda insanlar görev yapıyor. Hakikaten durmak mümkün değildi. İyi ki böyle bi işim yok. Allah’a binlerce kez şükürler olsun.

Koltuğumun altındaki ayakkabı kutusunu, -içindeki karga yavrusunu rahatsız

etmeden- özenle yerleştirdim arabama. Ve geldiğim gibi geri döndüm dükkana. Birazdan Ahmet gelecek ve onunla Kağıthane Belediyesi’ne doğru yola çıkacaktık. Karga yavrusunun aç olabileceği geldi aklıma. Ama kutudan çıkaramazdım. Dükkanda dünden kalan bi kaç dilim ekmekten bir tanesi alarak, suyun altına tutup nemlendirdim. Niye böyle yaptım bilmem, ama kolay lokma olsun istedim sanırım. Üstteki küçük delikten parmaklarımda içeri doğru iteledim ekmek parçalarını. Bir parçası büyük olunca parmağımla içeri doğru bastırdım. Tam bu sırada işaret parmağım, küçük siyah bir gaga darbesi ile karşılaştı. Bir anda korktum. Gerçi canım yanmadı ama beklemediğim bi şey olunca irktim… Sanırım ekmekleri sevdi. Her ne kadar ayrılacak olsak ta, bi isim koymam lazım diye düşündüm.

Aklıma geçen ay girdiğim İngilizce sınavındaki ilk soru geldi; What is topic? Ben de adını TOPİK koydum. Çünkü o soruyu doğru cevaplayamamıştım. TOPİC konu demekmiş. Soruyu anlamayınca cevapta çulladımdı. Gerçi bizim karga için pek anlam ifade etmeyen bir isim oldu Topik. Yani Türkçe adı ile Konu J

Ben Topik’le oyalanırken Ahmet geldi. Hazırlandık ve çıktık. Yolda anlattım Topik’i. Trafik yoktu ve 10 dakika sonra bu sefer Kağıthane Belediyesi’nin kapısını çalıyordum, yavru karga için. Tam da beklediğim o abi çıktı kapıdan. Yine küçük prefabrik odalar. Lafa girdim ve anlatmaya başladım… Yavru kargayı sokakta bulduk uçamıyor, kedi filan kapar diye getirdik, kanatları sakat sanırım… Heyecanım, abinin gevşek gevşek gülmesi ile kesildi. Ya, bi şey yoktur filan dedi. Bakma ihtiyacı bile duymadı. Bu arada yanına çömezce biri gelip lafa girdi;

- Keşke annesinin yanından ayırmasaydınız, annesi bunu korur filan dedi.

(Bende bizim abiden ses çıkmayınca üzüldüm biraz. Çömez oğlanın dediğini kaale almadım. Sonra bi-kaç şey daha söyledi, duymazdan geldim. Bizim abi çömezi göstererek ‘Veteriner Bey’ demesin mi, alttan almak lazımdı şimdi)

- Abi dedim, bizim orası öyle çalılık fundalık bi yer değil. Kediler cirit atıyo. Yani bunu görseler birbirlerine bile gösterirler ‘kuşa bak lan yerlerde gezeliyor’ diye.

(Veteriner güldü. Aslında sinirlerimde hafif hafif bozulmaya başlamıştı.)

- Yok dedi, sen bunu annesinin yanına götür, bişeyi yoktur ne olacak. Uçmayı bilmiyordur hepsi bu.

(Veteriner oğlanın rahatlığı batmıştı bana. Şimdi, iyi okkalı bi cevap vermek lazımdı;

- ulan karganın da, anasının da, senin de…

(ama boş verdim, tek kelime etmeden arabaya bindik tekrardan)

Yemek yemeğe çıkacaktık Ahmet’le. Belediye binasının arkası Nurtepe’ye bakar. Eski harap evler, eski sokaklar vardır. Tarihi çok eski bi fabrika var. Onun geniş bahçesine bırakmak istedik. Çünkü ağaçların, otların bol olduğu yerler. Gerçi ne yer ne içer diye düşündük ama yapacak ta pek bi şey kalmamıştı. Zaten ağaçlara tünemiş bi-kaç kargayı görünce işimiz kolay olur dedik. Kargayı salmaya gönlüm razı olmayınca, bu işi Ahmet’e yıktım. Ahmet arabadan indi. Ayakkabı kutusunun üstüne geçirdiğimiz ambalaj lastiğini söktü. Daha sonra yavaşça kapağı açayım derken kapak bi açıldı ve içinden ‘pııırrr’ diye bizim kuş havalandı gitti. İkimizde şok olduk. 3-5 saat kutunun içinde bekleyen kuşun, muhtemelen artık zor yürüyeceğini üstelik kanadının da kırık olduğunu düşünerek, onu incitmeden hafifçe otların üstüne bırakacaktık. Bir anda canlanınca hem üzüldük hem de sevindik. Bütün gün neler çektiğimizi bilmeden, kim bilir ne küfürler etmiştir bize, şerefsiz kuşJ

Güle güle Topik…

Bi daha bize gelme, annem kızıyo…

Devletannem !

(Beni okudunuz, teşekkürler)

Kurtalan… 01/Haziran/2007 Cuma 14:00

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Demek bizim topik abinin başına gelenler doğruymuş. Ben de tombul diye öyle bir lakabı var sanıyordum...
Yalnız olayı anlatırken ağzını bozuyor biraz söyleyeyim. e 3.5 saat kolay değil..

karga 
 26.09.2007 13:14
 

Milliyet Blog'a ve aramıza hoş geldiniz. Yaşadıklarınızı çok güzel anlatmışsınız. Yazılarınızda görüşmek dileğiyle...

Ahmet YILMAZ 
 25.09.2007 17:26
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 427
Kayıt tarihi
: 19.09.07
 
 

İnsan kendini nasıl anlatır; " İstanbul'da doğdum" diye başlayayım. Anı-deneme türünden, gündelik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster