Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Şubat '13

 
Kategori
Dilbilim
Okunma Sayısı
1684
 

Karşılaştırmalı Edebiyat alanı olarak “Yabancı-öteki” konusu: Arap Romanında Türkler

Edebiyatın en önemli malzemesi olan dil sosyo-kültürel bir olgudur. Toplumun ayrılmaz bir bireyi olan yazar bu ilişkinin belirleyicisi konumundadır. Yazar estetik bir yaklaşımla eserini ortaya koyarken, seçtiği biçim, üslup ve dil kullanımı ile aynı zamanda toplumu şekillendirir ve bir anlamda inşa eder. Bu nedenle yazarların toplumun etkisinde kaldıkları gibi onu yönlendirebilecekleri de kabul edilir.

Karşılaştırmalı edebiyat en az iki kültür ya da medeniyetin ya da aynı kültür ve medeniyet içinde en az iki edebiyat alanının incelenmesidir. Karşılaştırmanın eşzamanlı ve artzamanlı olarak yapılabileceğini söylemek gerekir. Pek çok bilimin kullandığı karşılaştırmada günümüzde ülkemizde daha da yaygınlaşan ‘metinler arası ilişkiler’ yönteminden yararlanılır.” (Çalışkan, 2010, 89)

Edebiyat ve diğer disiplinler arası yapılan çalışmalarda, edebiyat eserinin dokusundaki toplumsallığın öne çıkarılarak sosyolojik bir perspektifle yapılan incelemeler edebiyat eserindeki farklı anlamların su yüzüne çıkmasına katkıda bulunduğu, kabul edilmektedir “Edebiyat sosyolojisi böylelikle edebiyat eserini bir belge niteliğinde kabul etmekte ve ulusların gelişim çizgilerini kronolojik bir zaman akışına bağlı kalarak tespit etmeyi hedeflemektedir. Edebiyat ve edebiyat sosyolojisi gibi karşılaştırmalı edebiyat bilimi de ulusların maddi ve manevi gelişmelerini edebi kaynaklara dayandırarak tarihsel süreç içerisinde inceler.” (Aydın, 2004: 152)

Edebiyatın niteliği ve edebiyat-toplum ilişkisinin metodolojik düzlemde sistemli ve tarihsel bütünlük içinde analiz edilmesinden yana olan karşılaştırmalı edebiyat bilimi yeni bir ufkun açılmasını sağlamaktadır. Farklı disiplinlerden yararlanana bir çözümlemeyi esas alan “Karşılaştırmalı edebiyat biliminin tarihçesinde edebiyat dışı alanlardan yararlanılarak disiplinler arası çalışma eğilimi görülür Sosyoloji, psikoloji,, toplum psikolojisi, kültür ve tarih en çok başvurulan alanlardır. Bu bağlamda karşılaştırmalı sosyolojinin ve karşılaştırmalı psikolojinin öncüsü olarak karşılaştırmalı edebiyat bilimi olduğu ileri sürülmektedir.” (Aytaç, 2003; 82)

Bu alanın “Marksist Karşılaştırmalı Edebiyat Ekolü” dışında “Fransız ve Amerikan Ekolleri” olmak üzere iki daha ekolünün olduğu, alan üzerine çalışanlarca kabul edilir. “Fransız ekolünün temsilcilerinin kültürlerin karşılıklı etkileşimleri konularına odaklandıkları ve seçim yaparken yazarların tarihi konumlarında paralellikler gözettikleri gözlenmiştir. Bu ekol içinde çalışan araştırmacılar etki araştırmalarını tatmin edici bulmadıkları için de milletlerarası imge bilimine yönelmişlerdir.” (Aytaç, 2003; 71) “Bu anlamda Fransız ekolü içerisinde çalışmalarını yürüten araştırmacıların toplum ve kültür araştırmalarına daha meyilli oldukları imge başlığı altında insanı esas kabul etmesi sebebiyle edebiyat sosyolojisine daha yatkın olduğu tespitinde bulunulur” (Cuma, 2009; 90)

Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının iki farklı dil ve kültüre ait konu, imge, tip ve eserler ya da şairler ve yazarlar üzerinde yapılması gerektiğini savunanların yanında bu tür çalışmaların millî edebiyat sınırları içersinde yapılabileceğini savunanlar da vardır. Karşılaştırmalı edebiyat; analoji, akrabalık ve etkileşim bağlarının araştırılması suretiyle edebiyatı diğer ifade ve bilgi alanlarına ya da zaman ve mekân içerisinde birbirine uzak veya yakın durumdaki olaylarla edebî metinleri birbirine yaklaştırmayı amaçlayan yöntemsel bir sanattır. Yeter ki bu edebî metinler, birçok dile ya da kültüre ait olsunlar; onları daha iyi tanımlayıp anlamak ve onlardan zevk alabilmek için aynı geleneğe ait bulunsunlar” (Bayram,2004; 70)

Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının ancak iki farklı dil ve kültüre ait eserler ve yazarlar arasında yapılabileceğini ileri süren bu alanın araştırmacıları, bu çalışmaların temel amacının farklı dilde yazılmış ve aralarında benzer karakter ve soruna sahip olan eserleri, yazarların ve dönemsel gelişmelerin ışığında incelemek, aralarındaki ortak noktaları ve farklılıkları belirleyerek bunların üzerine yorum getirmek olduğunu ileri sürerler.

Edebiyatta “ötekileştirme”

Edebiyat, toplumdaki çatışma noktalarını, kriz ve değişim anlarını ele alarak içinde varlık kazandığı toplumun farklı yönlerini ortaya koyar, ona bir ayna tutar. Edebiyatın bu tür konuları ele alışı onun bir sanat olmasının yanında diğer sosyal bilimlerle ilişkisine de işaret eder. Sosyoloji, sosyal psikoloji ve tarihin birer bilim olarak bilimsel disiplinle ele aldığı konular estetik bir yaklaşım ve kurgulama ile edebiyatın konularını oluşturmaktadır. Öteki olgusu da bu çerçevede düşünülmelidir. Yazarlar birer hikâye anlatıcısı ve kurgulayıcısı olarak öteki olgusuna yer vermektedirler. Ancak öteki olgusu edebî eserlerde yalnızca bir yabancı olarak tasarlanmaz.

Kelimeler Şehri adlı eserinde öteki olgusunu inceleyen Alberto Manguel konuyu farklı yönleriyle ortaya koymaya çalışmıştır. Ona göre edebî eserlerde öteki sadece bir yabancı olarak kalmaz. Bizim dışımızdakiöteki, aynı zamanda bir ayna fonksiyonu yüklenerek, bizim gizlediğimiz, bilinçaltımızda geride kalan yanlarımıza da ışık tutar. Diğer yandan öteki olgusu aynı zamanda toplumsal olarak bir grubun, bir topluluğun ya da bir milletin birlikteliğini sağlayan katalizör görevi de üstlenir.

Manguel’e göre “dışlanarak tanımlanan, hem bir yabancı hem de bir ayna imgesi olarak betimlenen, hem vahşi bir adam olarak kalmakla hem de şehrin kabul görmüş üyeleriyle bir olmayı hiçbir zaman başaramamakla suçlanan Enkidu [Gılgamış Destanı’ndaki yabancı}, bu şüphe uyandırıcı var oluşunu, her yeniden canlanışında, dünyanın dört bir yanındaki şehir surlarının dışarısında ve içerisinde eş zamanlı olarak sürdürmeye devam eder.” (Manguel, 2009, 48) Manguel’e göre öteki ne bir yabancı, kimliğimizle arasına mesafe koyabileceğimiz bir başkası, ne de idealize edilmiş bir benlik portresinin cazip yansıması olarak görülür; öteki, gizli ve nihai olarak bilinemez iç dünyamız, kalbimizin karanlık yüzüdür. Manguel varlığı aracılığıyla kendi var oluşumuzun farkına vardığımız öteki’ni, yaşamımız pahasına düşmanımıza dönüştürdüğümüzü ileri sürer. (Manguel, 2009, 39)

Edebî metinler tanımlayıcı bir karşıtlığın çözümü ve yeniden yazımının kesintisiz bir kaydı olarak okunabilir. Ne zaman yeni bir kimlik yaratılsa o kimliğin neyi dışlayacağı da aynı anda tanımlanır. Sözlü destan anlatıcılarının aktardıkları hikâyelerden başlayarak günümüz çağdaş edebî eserleri, canavarların sonsuza dek canavar olarak kalmadıkları, düşmanların düşmanlıklarını yitirdikleri esinini bize verirler. Toplum yasalarının sınırları dışında olduğu düşünülen ötekiler, kelimelere yakalanarak, kelimeler aracılığıyla aktarılarak ya da fikir ve diyalog için bir hareket noktası görevi üstlenmek üzere ileri sürülerek bir anda tüm trajik insaniyetleriyle görülebilirler. Böylelikle edebî eserlerde, ötekiler ve bizim dışımızdakiler bizden farklı olduklarından dolayı değil ama bize bir hayli benzedikleri ve bizimle aynı şeyleri yapmaya muktedir oldukları için korkunç eylemlere kalkışabilen yaratıklar olarak karşımıza çıkarlar.

Bu aşamada dilin dışımızdaki dünya ile düşünceleri oluşturma ve nakletme kudreti de insanlığın ilk edebi ürünlerinden itibaren belirgin olarak ortaya çıktı. Dilin bu çift yönlü meziyeti, eş zamanlı olarak yaratma ve nakletme kudreti, her birimizin bir diğerine olan bağımızla var olduğunun kabul edilmesiyle açığa çıkar. Manguel bu noktada her edebî ilişkinin az çok bilinçli bir biçimde, “öteki”ni görmenin üç yolunu içerdiğini ileri sürer:1. Hayali yarı-kurmaca, tahayyülümüzde sembolik ya da alegorik ağırlığı olan bir varlık olarak; 2. mülkiyetimize ve kimliğimize göz diken ve mücadele ederek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak; 3. bizi yöneten, bize bilgece öğretmenlik eden, sevmemiz ve gözüne girmemiz gereken yaratıcı bir yardımsever olarak. (Manguel, 2009, 64))

Destanlardan başlayarak klasik edebî metinler ve günümüzün çağdaş edebî eserleri iktidarı sorgulamayı gerektiren ve adaletsizliğin çözümünü talep eden kişisel kimlik, iktidarla ilişki, toplumsal görevler ve sorumluluklar gibi sayısız konu üzerine anlam alanları açar.

Arap romanında Türkler

Karşılaştırmalı edebiyat alanında Fransız ekolü içersinde değerlendirilebilecek bir çalışma da Şükran Fazlıoğlu tarafından ortaya konmuştur. Aslında iki farklı edebiyatta ele alınarak derinlemesine ele alınması gereken milletlerarası imge konusunu, Türklerin bir yabancı olarak ele alınması ötekileştirilmesi olgusunu Fazlıoğlu sadece Arap romanında ele alarak konunun bir yanını ortaya koymuştur.

Şükran Fazlıoğlu'nun Arap Romanında Türkler başlığını taşıyan karşılaştırmalı edebiyat yöntemlerini kullanarak yaptığı bu çalışmasının amacını “Araplar nezdindeki modern Türk imajının tarihi köklerini tespit etmek, Arap insanının sahip olduğu Türk imajının mensup olduğu kültürel ve sosyal tabakaya göre farklılık gösterme nedenlerini yakalamak, İslam medeniyetinin inşasında beraberce yer almış bu iki milletin birbirine bakışının Arap yönünü edebi sanatın bir alt dalı olan roman çerçevesinde belirlemek” olarak açıklamıştır. (Fazlıoğlu, 2006,VII)

Fazlıoğlu, bu çalışmasında da Mısırlı yedi yazarın 1784-1914 tarihleri arasında kaleme aldıkları 31 eseri incelemiştir. Eserin giriş kısmında imajın felsefi, psikolojik ve sosyolojik anlamları belirlenerek yazılı metinle ilişkisi ile yazılı ve sözlü kültürle ilişkisi incelenmiştir. Fazlıoğlu'nun bu çalışmasında, bizim üzerinde durduğumuz dilin “referans” tarafı, bir milletin yazılı birikimi ele alınarak ortaya konmuştur.

Tarihî verilere göre Araplar nezdinde ilk dönem doğrudan değil, Sasaniler üzerinden Türk-Arap tanışıklığı gerçekleşmiştir. 615 yılında Sasanilerin Bizans ordusunu yenmeleri de önemli bir olaydır. Bu savaşta Mekkeli müşrikler Mecusi Sasanileri, Müslümanlar ise ehl-i kitap olan Hristiyan Ortodoks Bizans ordusunu desteklemişlerdir. Gök-Türklerle ittifak eden Bizans ordusu Sasani ordusunu yenmesiyle sonuçlanan ikinci savaş sonrası Gök-Türk hakanı Tung Yabgu (619-630) Rey ve İsfahanı ele geçirmiştir. Bu durum Mekkeli Müslümanlar nezdinde ehli kitap olan Bizans ordusunu destekleyen Türkler hakkında “inanç”la ilgili bir konuda olumlu bir algının oluşmasına yol açmıştır. Ancak bu süreç içinde “Arapların Türkleri savaşçı ve kahraman, bununla birlikte vahşi olarak tanıdıkları açıktır. İlk temasın askeri zeminde gerçekleşmesi Türkler hakkında dile getirilen düşüncelerin içeriğini bu yönde belirlemiş, özellikle Arap şairleri Türklerin savaşçılığından hayranlıkla karışık bir korku içerisinde bahsetmişlerdir.” (Fazlıoğlu, 2006,20)

Arap zihniyetinde Türk algısının oluşması ve belirginlik kazanması meydana gelen olumlu ve olumsuz ilişkiler sayesinde olmuştur. Tarih içinde Türklerin Araplarla ilk karşılaşmaları savaş alanlarında gerçekleşmiş ve Türk kelimesinin Arap zihniyetinde kazandığı anlam “savaş ve bu kelimenin çağrıştırdığı çerçevede” şekil kazanmıştır. İlişkinin başlangıcını oluşturan niyet, bu niyetin gerçekleştirilmesi için takip edilen yöntemler, davranış biçimleri vb. bir dizi unsur, karşılıklı olarak Türk ve Arap kelimelerinin iki milletin zihninde kazandığı anlamı belirlemiştir. Anlamın oluşmasında arka plandaki referans sistemi tarihsel süreç içerinde şekillenmiştir.

Doğrudan ilk ilişkinin kurulmasında Arap tarafının saldıran, Türk tarafının ise saldırılan konumda bulunması unutulmamalıdır. Bu nedenle Türkler, Araplar için savaşılan bir kavimdir, bir başka ifadeyle “öteki olan”dır. Türk, Araplar için diğer bütün milletler gibi İslamiyetin ilk dönemlerinde düşmandır. Türk tarafında Araplar için oluşan algı ise,saldıran, topraklarına göz diken, kültürünü tahrip etmeye çalışan, çoluğunu-çocuğunu esir eden, malını mülkünü ganimet olarak ele geçiren bir yabancıdır. (Fazlıoğlu, 2006, 23)

Bu ilk tanışma döneminden sonra Türklerin Müslüman olmasıyla ikinci şahıs olarak daha yakın bir ilişki dönemine girilmiştir. 751 yılındaki Talas Meydan Muharebesinden sonra Türkler arasında İslamlaşma giderek artmıştır. Özellikle İslam ordusunun belkemiği konumuna yükselen Türkler Arap kaynaklarında “seyf el-İslam” (İslamın Kılıcı) olarak anılmaya başlamışlardır.

İslam medeniyetinin içinde yerlerini alan Türkler artık orduyu ele geçirdikten sonra ordu üzerinden devleti yönlendirmeye başlamışlardır. Arap kaynakları artık Türkleri “Kaid el-İslam” (İslamın Temel Direği) olarak anmaya başlamışlardır.

Üçüncü dönem ise İslam medeniyeti içinde yetişen ikinci ve üçüncü nesil Türkler emir-yönetici makamlarına gelmişlerdir. Türkler artık “Sultan el-İslam” olarak anılmaya başlamışlardır. (Fazlıoğlu, 2006, 38)

Fazlıoğlu, Türk imajının anlamını belirlemeye çalışırken Roland Barthes'in Anlatıların Yapısal Çözümlemesine Giriş adlı eserinde oluşturduğu yöntemi kullanmıştır. Bu yönteme göre ele alınan edebi eserler; roman veya hikâyeler tek bir cümle gibi düşünülerek bu cümlenin daha üst bir cümlenin parçası sayılmıştır. Yöntem olarak bu cümlenin parçası olduğu üst cümlenin bağlamına yerleştirilmesi uygulanmıştır. Fazlıoğlu'na göre üst cümle metnin yazıldığı tarih, tarihi bağlamdır. Hikâyenin “kaynağı”, “yolu”, “yol alış şekilleri”, “yönü” ve “amacı” hikâyenin yapısal bir ayrıştırmasını zorunlu kılar.  Bu ayrıştırma sonucunda ortaya çıkan tablo ise bütünün maksadını kavramsal olarak ortaya koyar. (Fazlıoğlu, 2006, 189)

Değerlendirmeye aldığımız eserde Fazlıoğlu’nun ele aldığı ilk yazar 1801-1873 yılları arasında yaşamış bulunan el-Tahtavi'dir el-Tehlis adıyla kaleme aldığı roman seyahatname görünümünde kurgulanmıştır. Romanda olayla bir yolculuk etrafında şekillendirilmiştir. Yolculuktaki amaç ise ideal olan yere gitmek olarak görülür. Bu ise ilkece olumludur. Bu eserde dikkati çeken nokta Osmanlı'nın “öteki” olarak görünmesi ve “dışarıdan birisi” gibi değerlendirilmeye başlanmasıdır. Tahtavinin bu yaklaşımının arka planını şu cümlesi ortaya koyar: “Osmanlı Devleti mütercimleri kendi ülkelerini 'Bilad-ı Rum' diye adlandırıyorlar. Öte yandan Fransa'ya yapılan yolculukta Paris'in bir sokağında sarhoş bir adamın romanın kahramına “Hey, Türk” diye seslenmesi, 19. yüzyılda Fransızların her doğuluyu  Türk olarak algıladıklarını ortaya koymaktadır. Tahtavi de tersine bir özleştirme yaparak “Osmanlı” adı altında “Türk” unsurunu Mısırlılar dışında bir yabancı, bir öteki olarak görmüş, bir Fransız ne ise bir Türk de aynı şekilde dışlanmıştır. Burada hem cografik hem de etnik olarak Mısırlılığın oluşmasına katkı yaptığı görülmektedir.

1823-1893 yılları arasında yaşayan Ali Mübarek adlı Mısırlı yazar Alemuddin adlı eserinde Mısırın mevcut durumun bir analizini yapar. Ona göre Mısır'ın şu anki durumu maddi ve manevi bir fakirliği göstermektedir. Bu durum temsil eden Kurum ise Ezher ve temsil eden kişi de Ezher Şeyhi Alemuddin'dir. Yazara göre adının anlamı İslamın bayrağı olan bir kişi Ezher adlı dini eğitim kurumundan yetişmiş, orada çalışmakta, maddi ve manevi fakirlik içindedir. Yine bu eserde de bir yolculuk ile ulaşılmaya çalışılan Batı ülkesi Kurtuluş unsuru olarak gösterilmektedir. Dışarıdan, Mısırlı olmayan, ve Mısırla bağı olmayan öteki kurtarıcı olarak gösterilmektedir.

Ali Mübarek eserinde “biz” ve “öteki” ayrıştırmasını belirginleştirerek, Mısır ve Mısırlı ile “ötekiler” yani yabancılar kurgusunu kullanır. Türkler bütün renkleriyle Kıpçak, Çerkez, Tatar, Osmanlı vb. Mısır'a yabancıdır. Mısır'a kadınların eve kapanması gibi “kötü adetler” getirmişlerdir: “Türklerin bu olumsuz rolü sadece kadınlara has adetlerle sınırlı değildir. Mısır halkı, yöneticilerinin zulüm ve düşmanlığı yüzünden kızgındırlar. Çünkü yönetici sınıf “kazanç”, “servet” ve “ilerleme” yolunu terk edip ilim ve fenden yüz çevirmişlerdir. Mısırdan bir çok insan kaçmış, halk arasında fitne fesat yaygınlaşmış, sonuçta mamur Mısır harap hale gelmiştir.” (Fazlıoğlu, 2006, 193)

Mısırlı bir başka yazar Muhammed el Muveylihi'nin kaleme aldığı Hadis İsa b. Hişam adlı eserin yapısal çözümlemesi yapıldığında kişiler, kişilerin temsil ettiği roller ve roman örgüsünün bütününü delillendirdiği şu manzara ile karşılaşılmaktadır: Romanda dikkati çeken ilk ve en önemli nokta “eski”yi temsil eden kişinin Mehmet Ali Paşa döneminde yaşamış bir Türk paşasıdır.

Romanda olayın cereyan ettiği mekan olarak Kahire'deki İmam Çölü Mezarlığı seçilmiştir. Eskiyi temsil eden imamlar, mezarlıklar bu görünümleriyle bir çöl algısını güçlendirmektedirler. Eskinin temsilcisi de yakın zamanda ölmüş olan bir Türk paşası Mısır Cihad Nazırı Menikli Ahmet Paşa'dır. Eskinin temsilcisi olarak bir Türk seçilmiş, askeri sınıf olarak da cihat yani savaş bakanlığı seçilmiştir.

Mısır'ın o an içinde bulunduğu durumdaki yaşam süreci de “suç, adalet mekanizması, para, aile, sağlık, edebiyat ve sanat hayatı, devlet adamları, rüşvet, düzensizlik, taklit, sığlık vb olayların kendini gösterdiği alanlar olarak seçilerek ortaya konmuştur. Bu yeni dünyanın ana kaynağı da Paris'e yapılan seyahat olarak kurgulanmış bu seyahat ile de “taklit” ile “asıl” arasında bir karşılaştırma yapma imkânı sağlamıştır.

Müveylihi'nin romanının yapısal çözümlemesi Mısır topraklarında yaşayan üç ayrı kimlik olduğu belirlenmiştir: Mısırlılar, Memlükler ve Türkler. Dördüncü unsur olarak yabancılar ise Mısır sosyal ve siyasi hayatında yeni belirginleşmeye başlamışlardır. Yazar Memlük ve Osmanlı yönetimini “olumsuz” olarak görür ve içinde bulunulan maddi ve manevi yabancı baskısının suçluları olarak bu dönem gösterilir. Ülkedeki İngiliz işgalinin sorumluları olan bu eski yönetimin oluşturduğu “hak, hukuk dinlememe, dini kuralları uygulamama, mevcut dini kişilerin eğitimsiz ve kültürsüzlüğü” gibi olumsuzluklara vurgu yapılır

Roman yazarı romanında Mısır'daki Türk yönetimi dönemini genel olarak İslam toplumlarının geneli ile özleştirir. Roman kahramanının Fransa'ya yaptığı yolculukta Batılıların, özelde de Fransız toplumunun medeniyetleri ile övünüp bütün insanlara kendi yaşayış tarzlarını benimsetmeye çalıştıklarını dile getirir. Onlar insanlığın seçkin kesimidirler. İnsanlık için hidayet onların hidayetiyle, delalet de onların düşmanlığıyla denilerek Batı medeniyetinin insanlık için öncülüğüne vurgu yapar. Mısırlıların kendi medeniyetlerini küçümsediklerini ve Batı medeniyetinin ise insanları karanlıktan aydınlığa çıkardığını ileri sürer. Müveylihi, roman kahramanı eski toplum yaşantısını temsil eden yaşlı Türk paşasının bir karakolda küçük düşürülmesini, Batı medeniyeti karşısında bütün Türklerin ve dolayısıyla İslam toplumlarının geri kalması, küçük düşürülmesiyle özdeşleştirir. Yazar Doğu'nun ahlaki erdemleri ve kendine has adetleri ile Batı'dan üstündür ve bu sahalarda Batı medeniyetinden alınacak bir şeyler yoktur, iddiasındadır. Ancak bilim ve teknik sahalarında Batı birikiminden yararlanılması gerektiği kanaatindedir.

Leyali Satih adlı eserinde Hafız İbrahim roman kahramanı olarak cahiliye döneminden birini seçer. Eserinde Mısırın içinde bulunduğu durumu gelecek adına eleştirir. Eserinde Mısır'a gelen göçmenlerden şikâyetçi bir tavır takınırken Osmanlı siyasi kimliğinin, Şam ve Kahire'yi kapsayıcılığına vurgu yapar. Şam'dan Mısır'a göç olgusu nedeniyle Osmanlı/Türk kimliğinin o dönem için hem halifelik nedeniyle İslami açıdan hem de siyasi anlamda kapsayıcıyı olması ortaya konulur.

Fazlıoğlu’na göre Lübnan asıllı olup Mısır'a sonradan göç eden Hıristiyan yazarlar çağdaşları olan Mısırlı yazarlardan farklılıklar gösterirler. Mısırlı yazarlar kendi medeniyetleri ve kültürel mirasları ile Batı ilim ve medeniyetleri arasında sosyal görünümleri açısından bir uzlaşma zemini ararlarken Mısır dışından gelen yazarlar ise bütün emellerini Batı'ya bağlamışlardır. Mısırlı yazarların Osmanlı Türklerine bağlılıkları vatan, millet, milliyetçilik gibi kavramlar yazılarında görülür. Söz konusu Hıristiyan yazarlar Osmanlıyı yalnızca Batı sömürüsünden kurtulmak için bir araç olarak görmüşlerdir.

Söz konusu yazarların başında gelen Ferah Antun Mısır'a Lübnan'dan göç etmiştir. Farklı fikir akımlarının etkisi altında kalan Antun, esas olarak Marksist ve sosyalist felsefi ve toplumsal düşünceleri benimsemiştir. Editörü olduğu el-Camia adlı dergide sahip olduğu Türk imajını yansıtmıştır. Derginin ilk yıllardaki adı el-Camia el-Usmaniyye adını taşımaktadır. Antun, bu dergideki yazılarıyla Batı emperyalizmine karşı Osmanlı sultanının etrafında kenetlenmeyi önerir. Batı emperyalizminin karşısında duran tek silahlı güç Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye olduğuna inanmaktadır.

Antun'un Orşilim el-cedide ev feth el-Arap Beyt el-Makdis adlı eserinde Türklerin tarihteki askeri başarılarına dikkat çekilir. Farisilere karşı Bizanslıların Türklerle işbirliği yapması; insanlığın önemli bir üyesi olarak Türkler ibareleri dikkat çekicidir. Antun'un bu eserinde Türk gücünün yükselişi ve yayılışının, Yunanlılar ve Latinlerin kendi aralarında çekişmelerinden kaynaklandığını ve Bizans imparatorluğunu zayıflatan iç savaşlar ve Bağdat'ta hilafetin zayıflaması sonucu gerçekleştiğini ileri sürer. Batı'ya doğru yayılan Türkler önce Sırp ülkesini sonra da İstanbul'u almışlar ve böylece tarihteki büyük Türk dönemi başlamıştır. Medeni özellikler açısından olumsuzlanan Türklerin askeri başarıları için geliştirilen bu teoriye göre Türkler, muhatap oldukları milletlerin zaaflarından yararlanarak bu tarihteki yerlerini almışlardır.

Bu çalışma için eserlerini dikkate aldığımız bir diğer yazar Corci Zeydan’dır. Zeydan, kendisinden önceki yazarların ve aydınların geçmiş, şimdi ve geleceğe ilişkin ortaya koydukları bütün kavramları derleyip toparlayan bir kişidir. Zeydan eserlerinde Türk’ü tırnak içine alarak Mısırlı ve Arap okuyucu için bütüncül bir tarih tasavvuru inşa etmeye çalışır. Bu tasavvurun en belirgin özelliği ister “dost” ister “düşman” olsun Türk unsuruna romanlarında elden geldiğince az yer vermektir. Bu bir anlamda görmezden gelmektir. Bu yaklaşımını Osmanlı öncesi döneme uygulayan Zeydan, Farisîleri öne çıkarırken Türkleri yalnızca savaş meydanında hatırlar. Osmanlı dönemini fazla gündemde tutmak istemediğinden doğrudan ele almaz. Eğer zorunlu olarak ele alması gerekiyorsa, Sultan Abdülhamit dönemi romanında olduğu gibi bunu olumsuz bir şekilde ele almaya, ortaya koymaya çalışır. Zeydan’ın bir yazar olarak “Osmanlı”yı tırnak içinde ele alma tavrı, Arap ve Mısır kültüründe Osmanlı dönemi için dillendirilen kayıp halka kavramının yerleşmesinde büyük bir katkı sağlamıştır. Zeydan’ın bu tavrı bir Mısır ulusu yaratma, bu yönde bir tarih tasavvuru oluşturma çabasını çabasının göstergesidir.

Zeydan, Fransız tarihini konu edinen bir dizi romanın sahibi Aleksandre Dumas ve bu türün öncülerinden biri olan İngiliz Walter Scott’tan etkilenerek Arap ve İslam tarihinin hemen hemen bütün aşamalarını ele alan 22 roman yazmıştır. İlk tarihi romanı el-Memlûk el-şârid (1891) Mehmet Ali Paşa dönemini konu edinir. Bu romanda kendi tecrübelerini okuyucuya aktardığı da ileri sürülmektedir. İkinci romanı Esîr el-mütemehhidî (1892) 19.yüzyıl Sudan’ını konu edinir. Yazarın yaşadığı döneme bakılarak bu romana tarihi roman denmesi güç olabilir. Benzer şekilde, 20. yüzyılı konu alan İstibdâd el-memâlik (1893) ilk denemelerinin sonuncusudur. Bu eserinden sonra Zeydan, yazdığı romanlarda planlı olarak Arap-İslam tarihinin doğulundan Memlüklere kadar olan dönemini kronolojik sırayla okuyucuya sunmaya başlar. İlk olarak Mısır’ın İslam orduları tarafından fethini ele alan Ermânûse el-Mısriyye (1896) ve cahiliye dönemini konu edinen Fetat Ğassân (1897) başladığı İslam tarihi romanları serisini el-Inkılâb el-Usmânî’le (1911) son verir. Genelde Zeydan’ın romanlarının hemen hepsinde ana tema ele alınan dönemlerdeki siyasî çekişmeler ve iktidar mücadeleleridir.

Kendisi de bir Hıristiyan olan Zeydan’ın romanlarında dikkati çeken bir unsur ise, her fırsatta Hıristiyan Arapların yerini vurgulamasıdır.  Bu yaklaşımına çerçevesinde İslam, Zeydan’a göre bir din olmasının yanında Arap ulusunun bir alamet-i farikasıdır. Zeydan, İslamiyeti Arapları birleştiren bir unsur olarak görür. İslam tarihinin ortaya çıkış mantığını iktidar çatışması ve bu çatışma etrafında gelişen ilişkiler yumağı ile açıklamaya çalışır. Bu çerçevede Arap- Fars çatışmasına özel bir yer verir ve İslam tarihinin inşasında Farisîlerin yerini çok belirgin bir şekilde ortaya koyar. İlginçtir ki aynı dönemde aktif bir şekilde İslam dünyasına dahil olan Türklere sahnede çok fazla rol vermez.

Corci Zeydan, Mısır edebiyatındaki diğer göçmen Hıristiyan yazarlar gibi, Mısır’da oluşan Türk imajına İngiliz unsurunu katmıştır. Bu unsurun en belirgin özelliği Arap tarihinde Türk’ü “suçlu” ve hatta “tarihî düşman” olarak takdim edilmesidir. Zeydan’ın eserlerinde diğer Hristiyan yazarlar gibi bu İngiliz siyasetini takip ettiği gözlenmektedir. Bu siyasetin temel niteliği “Alman asıllı filozof Leibniz’in geliştirdiği Türkleri tarihten tasfiye etme ana fikrine dayanan, İngilizlerin Türkleri hem siyasî, hem de medeni özelliklerini olumsuzlayıp kültürel bir öge olarak tarihten silme çabası şeklinde özetlenebilir.

Zeydan’ın ilk romanlarından olan el-Memlûk el-şarîd Esîr el-mütemehhidi ve İstaibdat el-memâlik adlı eserlerinde yakın dönem Mısır tarihini konu alır ve Mehmet Ali Paşa’yla başlayan süreci Modern Mısır’ın kuruluşu olarak temellendirmeye çalışır. Bu temellendirmede Türk artık öteki’dir ve sürekli olarak olumsuz bir biçimde sunulur.

El-Memlûk el-şarîdadlı eserinde Mısır’ın Osmanlılar tarafından fethedilmeden önceki Memlükleri ile Osmanlı hâkimiyeti döneminde Mısır’a hâkim olan Memlük beylerini birbirinden ayırır. Zeydan’a göre Osmanlı Memlükleri döneminde Mısır’da fitne ve fesat hâkimdir, her tarafı yokluk kaplamıştır. Mehmet Ali Paşa öncesinde hâkim zümre olan Memlükler hesapsızca öldürüyor, çalıyor, ülkeyi istibdatla yönetiyorlardır.  Yazar modern Mısır’ın kurucularından İbrahim Paşa’nın ağzından şöyle der: “Memlükler fesadın kaynağıydılar. Onlar yok edildikten sonra ülke huzura erdi, emniyet ve refah hâkim oldu.” Osmanlı Memlüklerinin bu şekilde ağır resmedilmesi Mehmet Ali Paşa’nın Mısır halkında meşruiyetini sağlama almak ve büyüklüğünü, önemini ortaya çıkarmak içindir. (Fazlıoğlu 2006,  233)

Zeydan, Osmanlı’nın düşmanı benim dostumdur mantığıyla Yunan isyanına da özel bir ilgi gösterir. Bu ilgide kendisinin Hristiyan kökenli bir yazar olmasının payı da büyüktür. El-Memlük eş-Şarid adlı eserinde Yunanlıların hürriyete tutkunluğu, Yunan isyanında Osmanlı Devletinin İstanbul’daki Patriğe ve Rumlara yaptığı eziyete dikkat çeker.

Esîr el-Mütemehhidi adlı romanında da İngiliz Merkezli düşüncenin izlerini görmek mümkündür. Mısır’da Urabi paşa’nın Sudan’da Mehdi’nin İngilizlere karşı isyanlarını konu alır. Zeydan ilginç bir şekilde her iki hareketi de İngilizlerin lehine yorumlar. Ona göre Mehdi ve yandaşları asidir ve İngilizler haklıdır. Yazar Sudan sorununu iki yönlü bir yaklaşımla ele alır: Bir yandan Mehdi’yi halk gözünde karalar, bir yandan da Sudan halkını aklar. İşte İngilizler gözü Mısır tahtında ve hilafet makamında olan ve Türklerden nefret eden bir grupla savaşmaktadır. Bu durum Zeydan’ın gözünde İngilizlerin savaşını meşru kılar. Yazar bu noktadan itibaren eserinde kendi rolüne uygun olarak Türk’ü düşman ve İngiliz’i dost haline getirdikten sonra, söylediklerini desteklemek için Türklerin Lübnan ve Şam’daki Hristiyan katliamını hatırlatır. Yazar bundan sonra vahşet sahnelerini alabildiğine gözler önüne serer ve bu vahşetten Türk yetkilileri sorumlu tutar. (Fazlıoğlu, 2006, 236)

Corci Zeydan’î romanlarında Türk, artık her şeyiyle “öteki” anlamına gelir. Örnek olarak Moralı paşalardan biri için şöyle der: “Türklerden olmasa da onların ahlakı üzerine yetişmiş, onların âdetlerini benimsemişti”. Görüldüğü gibi Türkler artık “onlar”dır ve onların ahlakları ve âdetleri yabancıdır. Zeydan’ın dikkat çeken bir görüşü de haremlik-selamlık uygulamasıdır. Ona göre bu âdet, diğer Mısırlı yazarlar Ali Mübarek  (Alemuddin) ve Ya’kup Sarrûf ‘un (Fetât) romanlarında ileri sürdükleri gibi pek çok âdetin Araplara yabancılardan ve özellikle Türklerden gelmiştir.  Fazlıoğlu bu durumu, İslam ülkelerinin geri kalmışlığına neden olarak gösterilen her unsurun Türklere yıkılması konusundaki saplantının bir devamı gibi kabul etmektedir.

 Zeydan’ın Mısır tarihini konu alan üçüncü eseri olan İstibdad el-Memalik'de dikkati çeken ilk unsur Mehmet Ali Paşa dönemi öncesi Memlük/Türk yönetiminin zulmü, mal ve can güvenliğinin sağlanamaması, çeşitli adlarla vergilerin toplanması ile gösterilen ağır hayat şartlarıdır. Mehmet Ali Paşa’nın hayata geçirdiği değişikliklerden önce Mısır’daki hayatın ne kadar kötü olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Yazarın bu romanıyla vermek istediği ikinci mesaj ise Memlük emiri Ali Bey’in Osmanlı’dan ayrılarak Lübnan ve Şam gibi merkezleri de içine alan bir imparatorluk kurma hayalidir. Ancak bu çabalar son anda Ali Bey’in damadı Muhammet Bey’in Hilafetten yana tavır almasıyla bu hedef gerçekleşme şansı bulmaz. Zeydan’ın bu eseri ile vurgulamak istediğibağımsız bir Mısır devletine giden yolda Hilafet kurumunu ellerinde tutan Türklerin engel teşkil ettiğidir. Ona göre dini duygular, yerli Müslüman Mısırlıların düşüncesinde Hilafete ve onu temsil eden halifeye karşı gelmeyi ondan kopararak bir ulus devleti kurmayı engellemektedir. (Fazlıoğlu, 2006, 239)

Corci Zeydan bu eserleri kaleme aldıktan sonraki dönemde telif etmeye başladığı Armânûse el-Mısrıyye ve Fetât Ğassan (1897) ile başlayıp el-Inkılap el-Usmanîye (1911) kadar devam eden seride tarihte Mısır ulusunun oluşumunu sağlayacak bir tavır sergiler ve bu çizgide bir Arap tarih tasavvuru oluşturmaya çalışır.

Armânûse el-Mısrıyye adlı eserinde Zeydan, Mısırlılık kavramına tarihi bir kök bulmaya çalışır, bu çerçevede Mısır yerlileri için vataniyyun terimini kullanan yazarbu terim ile Kıbti halkını kasteder. Mısr’ın Müslüman Araplar tarafından fethini işleyen yazar biraz daha geriye giderek İslam’ın ortaya çıkışını ve yayılışını da bu eserinde ele alır. Zeydan, Azra Kureyş adlı romanında Hz. Ali dönemi olayları incelenir. Hz. Osman’ın evinde bulunan eşyalar arasında bir Türk hakanının zırhının bulunması ileriye dönük bir kurgulamadır. Romanın genel örgüsü içinde son derece önemsiz gibi görünen bu bilgi ileride inşa edilecek “savaşçı Türk” imajına hazırlık için araya serpiştirilmiş bir çağrışım rolü üstlenir.(Fazlıoğlu, 2006, 242)

Emevî devletini, yıkılışını ve Abbasî devletinin kuruluşunu Ebû Müslim el-Horasanî adlı eserinde işleyen Zeydan, romanın kurgusunu Farisîlerle Araplar arasındaki iktidar savaşları üzerine şekillendirirken, Türklüğü ve Farîsiliği tartışmalı olan Ebî Müslim Horasanî’yi Farisî olarak gösterir. Zeydan, Abbasî dönemini işlerken Türklere hemen hemen hiç yer vermez. Fars ülkesi “Maveraünnehir ve Horasan” denilerek Horasan ayrı tutulmuş gibi görünse de eser boyunca bu bölgede yaşayanların Farisî ve Arap oldukları söylenir ve başka bir etnik gruptan bahsedilmez. Arap-Fars çekişmesi ortaya konulurken Türkler dönem tarihi gelişmelerinden tamamen dışlanmıştır.

Etnik olarak çeşitli kökenden insanların bulunduğu bu bölge tarihi gelişmeleri ele alınırken Türklerin dışarıda bırakılması bilgi eksikliğinden değil bilinçli bir tavırla, Türklere İslam tarihinin oluşum ve gelişmesinde fazla ve stratejik bir yer vermek istenmemesinden kaynaklanmaktadır. Zeydan, Abbasî hükümranlığının kuruluş ve yükselişini Farisîler ve Araplara mal etmek ve Türklerin bu büyük devletin kuruluşunda oynadıkları rolü göz ardı etmek yolunu tutmuştur.

Zeydan, yaşadığı dönemin ve içinde bulunduğu Mısır Arap toplumun gereği olarak Arap aydın ve yazarlar tarafından tartışmaya açılan Osmanlı hilafetinin meşruluğu meselelerine de Ebû Müslim el-Horasanî  adlı  romanında atıfta bulunur. Ona göre Türk-Arap ilişkilerinde hassas bir konu olan hilafetin Kureyşiliğini ileri sürerek, “Müslüman insanlar, Kureyşli bir insanın dışında kimseye boyun eğmezler” ifadesini kullanır. (Fazlıoğlu, 2006, 245)

El-Abbase uht el-Reşid isimli romanının sembolik tasarımında Arap ile Arap olmayanların arasındaki gerginlik özellikle Arap-Fars ilişkileri üzerinden kurgulanır.Yabancı olarak yalnızca Farisîler dikkate alınır, Hatta Horasanlı deyince Türkler dışarıda bırakılarak bu romanda da yalnızca Farisîler kastedilir. Romanın tarihi dönem olarak işlediği zaman diliminde Türklerin Abbasî sarayına nufüz etmeye başladıkları bir gerçektir. Fazlıoğlu, Mısır’da şu an yönetimde bulunan Türklerin, belirli bir tarih kesitinde Arapların köleleri olduğunu çağrıştırıldığını ileri sürer. (Fazlıoğlu, 2006, 247)

Zeydan el-Emin ve el-Memun adlı eserinde Farisî merkezli bir tarih tasavvuru şekillendirir. Dönemin batı Avrupa merkezli oryantalistlerince temsil edilen ilim anlayışına uygun olarak olumlu bir Farisî imajı çizilir. Faziletleri övülerek, Abbasî devrinde ilk defa ilmî çalışmaları Farisîlerin ortaya koyduğu ileri sürülür. Bu tavır Türk unsurunun İslam tarihindeki yerini asgari noktaya çekmek anlayışının bir devamı olarak algılanmıştır. (Fazlıoğlu, 2006, 248)

Arûs Ferğaneadlı eserinde Türklere yapılan atıflar “şikayet” kalıbı içinde verilir ve olumsuz çağrışımlar içerir. Samerra’daki ordunun komutanı olan Afşin’in Türk asıllı olduğu bilinmesine rağmen, bu konunun üstü örtülür. Ayrıca Afşin romanda olumlu bir karakter olarak sunulmaz. (Fazlıoğlu, 2006, 249)

Halife Mu’tasım döneminin ele alındığı bu romanda Bağdat’a getirilen ve sonradan Samerra’ya yerleştirilen Türklerin niyetleri, dünyalık için savaşma olarak gösterilir. Halifenin bir konuşmasında Türkler, mala eğilimleri yüzünden ona destek oldukları şeklinde gösterilir. Bu yönleri vurgulanan Türklerin Bağdat’a getirilmeden önce Fergana’daki halleri kaba, saba ve talan ehli olarak gösterilir.

Zeydan, İslam tarihinin Abbasî Devletinin kuruluşuna denk düşen zaman dilimi içerisindeki Endülüs kısmını da Abdurrahman el-Nasır adlı romanında ele alır. Endülüs Emevi Devletinin kuruluşunda Bağdat’taki Türklerin yerini incelemek ve Abbasi Devleti’nde gelişen Türk nüfuzunu örnek göstererek, Endülüs halifesine iktidara Arap ve Berberilerden başka güçleri ortak etmemesini telkin eder. Yazar bu romanında Abbasî Devletinin yıkılışını Türklerin hâkimiyeti ele geçirmesine bağlar. Fakat Zeydan bu eserinde Türklerin iktidarı aslında Araplardan değil Farisilerden aldığını belirtmez. Bu durum ise yazarın yapısal olarak Arap-Farisî birlikteliğini içten ve faydalı bir birlik olarak gördüğünü Türkleri ise “yabancı” ve “zararlı” olarak görmeye devam ettiğini gösterir. Türk asıllı filozof Farabî’nin romanda el-Farabî el-Turkî el-Farisî olarak gösterilmesi bu durumun bir göstergesidir. Bu tutum Türklerin bilim tarihinde yerlerinin küçümsenmesinin işaretidi.

Corci Zeydan şimdiye kadar bahsedilen romanlarıyla genel bir Arap-İslam tarihi çerçevesi çizmeye çalışmıştır. Arap-Mısır ulusu için bu genel tarih tasavvuru oluşturduktan sonra yükselen özel bir Mısır tarih perspektifi de çizmeye yönelir. Bu çizgide kaleme aldığı ilk roman Ahmet b. Tûlûn’dur. Yazarın iddiasına göre Tolunoğlu Mısır döneminde Arap Müslümanlar, Arap Hristiyanlar, Türk Müslümanlar, Kıptiler, Şiiler ve putperest kabileler gibi çeşitli insan grupları adil bir yönetimin altında aynı toprağı paylaşarak “aşk”la birbirine bağlı insani bir ortaklık içerisinde yaşamışlardır. Siyasi hâkimiyetin Arap ve Farslardan Türklerin eline geçmesi olan duyarlılığı Zeydan’ın üst seviyededir. Yazar bu iktidar değişikliği konusundaki duyarlılığını eserinde Kıpti bir papazın dilinden şu şekilde aktarır: “Kendisi Türk olan ve ordusu Türklerden oluşan Ahmet b. Tolunoğlu Mısır’a geldiğinde Mısırdaki Müslüman Arapların kenti olan Fustat halkı onu kabul etmedi. Çünkü Araplar kendilerini devletin asıl sahibi olarak görüyorlardı. Öyleki Araplar İslam’ın ilk devirlerinde Türk, Farisi ve Arap olmayan diğer unsurları köle anlamına gelen mevalî olarak adlandırmışlardı” (Fazlıoğlu, 2006,258)

Zeydan, Tolunoğulları dönemini Arap-Mısır tarihinin merkezi bir dönemi olarak ele aldıktan sonra Fetat Kayrevan adlı eserinde Kuzey Afrika’da Fatimî Devleti’nin ortaya çıkışını ve Mısır İhşid Devleti ile ilişkilerini ele alır. Şia ve kollarına çok sıcak bakmayan Zeydan Mısır’daki Fatimî mirasını Salahaddin el-Eyyubî adlı eserinde ele alır. BU eserde daha çok Salahaddin el-Eyyubî’nin iktidarı ele geçirişi anlatılır. Fatimî Devletinin çökmesine neden olarak Türkler gösterilir. Bu eserinde Zeydan’ın Abbasi dönemi ile yaptığı karşılaştırmalar ve birçok Arap-İslam Devletinin çöküşünü Türklere mal etme anlayışı belirgin bir şekilde gözlenir. Abbasi devletinin çöküşüne neden olan Türkler, Fatimî Devletinin de yıkılmasına neden olmuşlardır.

Zeydan Türklere karşı yanlı tavrını bu eserinde de sürdürür ve ağabeyinin adının Turanşah, kardeşlerinin Tuğtigin ve Bori adlarını taşıdığını bilmesine rağmen, Salahaddin el-Eyyubî’yi bir Kürt olarak tanıtır. Corci Zeydan’ın baştan beri romanlarında görülen İslam tarihini elden geldiğince “Türklerden arındırma” zihniyetinin ortaya çıkışı bu romanda da kendini gösterir.

 

KAYNAKÇA

 

AYDIN, Ertuğrul, (2004): Edebiyat Sosyolojisi ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimlerinin Görev ve Özellikleri, içinde: Köksal, Alver, Edebiyat Sosyolojisi, Hece Yay., Ankara,

 

AYTAÇ, Gürsel, (1997), Karşılaştırmalı Edebiyat, Gündoğan Yay., Ankara

 

BAYRAM Yavuz, Karsılastırmalı Edebiyat Bilimi ve Bir Uygulama,Selçuk Üniversitesi

Türkiyat Arastırmaları Enstitüsü Türkiyat Arastırmaları Dergisi, S:16 (Güz 2004),

s.69-93.

 

CUMA, Ahmet, (2009): Karşılaştırmalı Edebiyat’ta Araştırmacının Sorunları: “İlkel Etki Avcılığı”ndan “Tuzaklarla Dolu Kaygan Bir Zemin”e, içinde: Selçuk Kültür Sanat ve Spor Rehberi, Konya, s. 20-21

 

ÇALIŞKAN, Yard. Doç. Dr. Adem, Edebiyat TeorisiÜzerine-1:İlk Belirlemeler,Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi The Journal of International Social Research Volume: 3 Issue: 12 Summer 2010.

FAZLIOĞLU, Şükran (2006), Arap Romanında Türkler, Küre Yayınları, İstanbul.

 

MANGUEL, Alberto, (2009) Kelimeler Şehri, Yapı Kredi Yay. İstanbul.



*TDK Uzmanı. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 12
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 746
Kayıt tarihi
: 24.03.08
 
 

1962 doğumlu, 1985 Gazi Üniv. İletişim Fakültesi Mezunu. 1985-88 arası Ajans Türk İşletme Müd. Yr..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster