Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ocak '21

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
63
 

katil

KATİL

Ben de sizin gibiyim, güler yüzlü sevecen, komik, kendi içinde kendini beğenmiş, size gülüp kendini sevdiren ve sizin yokluğunuzda size düşman kesilen daima hain insanlardanım.  Aslında çok basit bir insanım. Herkes gibiyim tek bir farkla. Başkaları uzak dağların ve güzel vücutların hayalini kurarken ben sadece hislerin hayalini kurarım. Bana göre her şeyin bir hissi vardır. Yalnızlığın, çaresizliğin, yoksulluğun, zenginliğin, hayal kırıklığının ve kanın. Ben sizin gibi mutluluğu dilemem çünkü onun içine girip yaşamak istemem. O bir tattır ve ben hep daha çok tat istiyorum. İnsanlar güzel bir kadın bulup ondan çocukları olsun ve bu çocuklar onun yanı başında otururken kuş tüyü yastığında camdan evinde bir film sahnesi gibi ölmek istiyor. Acınası.  Çünkü filmler öylesine az şeyi ve aslında gerçekte olanın öylesine sınırlı bir kesitini anlatır ki sen de o sınırlı kesite girsem mutlu olurum ve mutlu ölürüm zannedersin. Halbuki öyle değil, ölümün de mutluluğun da ayrı tatları var. Var, çünkü ayrı hisler ve ikisi de eşsiz ve ulaşılması bazı fedakarlıklar isteyen hisler. Diğer hislerden ve yaşayışımızdan fedakarlıklar. Peki ne oldu da ben elimde bu bıçakla size bir iki haftalık anılarımı yazıyorum. Hislerin sınırları vardır ve eğer hayal gücünüz kuvvetliyse birini öldürmeyi ya da onunla sevişmeyi gerçek gibi hayal edebilirsiniz ki bu ikisi normal insanların da en çok yaptığı iki hayal düzenidir. İşte burada ben sizden biraz farklıyım. Niye mi bazen öylesine kuvvetli oluyor ki hayallerim dönüp bakıyorum ve hayattaysa, siz sevinirdiniz herhalde …. Ben bir iç çekip yoluma devam ediyorum.  Neyse konumuza dönelim; niye size bu satırları yazıyorum kısmına, hani sona dair. Ben artık son hissimi tadacağım ama ondan önce sırf bu kadar büyük bir hayatın söndüğünü bilin diye anlatacağım her şeyi. Ben her şeyi anladım ve emin olun huzurla değil büyük bir ıstırapla ölüme doğru kürek çekiyorum. Ama her şeyi o ana dönerek, anı damarlarımda hissederek anlatacağım. Zaten istemesem de öyle yapacağım. Şimdi o otobüse döneceğim tam on altı gün öncesine ve ruhumun nihai arzusuyla sönüşünü size ilk anından son damlasına kadar anlatacağım.

 

İki Ruhlu Şeytan

 O adam, iki ruhlu şeytan, bütün dengemi bozdu ve beni bu ana getirdi. Otobüsteydim. Siz telefonla oynar, müzik dinler ya da kitap okursunuz falan. Ben insanları okurum. Nerden gelmişler, sorunları ne ve nasıl bir hiçlik içinde ömürlerini heba etmekteler? İşte o gün gözüme bir adam ilişti. Siz görseniz çirkin der yüzüne bakmaz geçersiniz. Ben ise o adamı şu an yanımda görmek için hayatımı verirdim ki fırsatçılığın daniskası olurdu. Adam otuz civarlarında beyaz tenli ve uzun boyluydu. Burnunun sivriliği ona ceketindeki ve kravatındaki ütü iziyle birlikte ikinci ya da üçüncü derece bir memurluk makamının yakışacağı hissini uyandırıyordu. Dudakları ve tırnakları düzensizdi. Çok stresli olduğu ve hatta sinirli ve silik bir karakter olduğu belli oluyordu. Adamı uzun bir süre süzdüm. Artık sol çaprazımda oturan tuhafiyeci kadının ya da yanımdaki dincinin (muhtemelen imamdı kafatasının ön üst tarafında takkenin izi çıkmıştı ki bu da namaz kıldığını gösteriyordu. Kaldı ki iki de bir telefonundan namaz vaktine bakıp cebindeki tespihi çıkarmadan tekbir getiriyordu. Tespih cepte dili dışarda dinini alenen gizli saklı yaşıyordu. Son olarak adamın eşyaları tamamen markaydı ya cenazelerden para kıran bir imam ya da mevlitlerden yolunu bulan bir günümüz alimi idi.) hükmü yoktu. Adamla ilgili içimde tek bir uğultu vardı öldür onu ve hayal ettim. Pek çok şiddete meyilli insan güçlü insanları öldürdüğünü ya da onlara dostça zarar verdiğini düşler. Ben uzun ve ince insanlara karşı bir fetiş beslerim. Onlarım o dalımsı hali bendeki öldürme güdüsünü tetikler ve bu da gerçeğe teğet bir hayalin başlamasına neden olur. Ben bunları düşünürken adam benim de ineceğim durağa iki durak kala kafasını kaldırdı, yayları gevşemiş ikide bir düşeyazan gözlüğünü çıkardı ve cebinden iki deri eldiven alıp giydi. Sanki vites değiştirir gibi ruhu içinde rol değiştiriyordu. Bu karşımdaki adamın bakışları silik falan değildi, dimdikti. Bu adam kesinlikle iki ruhlu şeytandı. Çoktular ama görünmezlerdi. Böyle direkt geçişlerine rastlamak ise düpedüz büyük ikramiyeydi. Bu insanlar iş yerinde; evet efendim, tabi efendim derken evde; başlatma lan babana, karı çay koy ve alırım ayağımın altına gibi nidaları tercih ederlerdi. İşte kendisine yansıtılan psikolojik şiddeti aslında sevdiği ve değer verdiği insanlardan, sırf nazını çekeceklerini bildikleri için çıkarır, hayatlarının içine sıçardı. Bu adamları öldürmenin bir yolu yoktu. Onlar mutluluktan ve hayatı kana kana farklı oluklardan içme lükslerine erişemezlerdi. Onlar kendisine yaşatılan bedbahtlığa karşı koymak yerine iletken bir tel gibi bunu aktarır ve toplumda mide bulandıran bir hoşnutsuzluk silsilesi yaratırdı. Onlar ruhları kokuşmuş çift ruhlu şeytanlardı ve onları öldürmek onlara bir değer biçmekten fazlası olmazdı. Bütün bu düşünceler akıp giderken adama istemsizce bakmayı sürdürdüm. Artık içimde onu öldürmeye dair bir his duymuyordum. Hislerim daha çok inene kadar gözlemimi sürdürme üzerineydi. Derken benim ineceğim yere gelmiştik adam güçlü bir irade ile ayağa kalktı, bakışlarımı buldu ve bana o üç dakika önce asla yapamayacağı şekilde kafa koyup başını iki yana salladı ki bunun manası da bana niye bakıyorsun ya da niye dik dik bakıyorsun gibi bir şeydi. Gözlerimi kırptım dalgın ve üzgün bir hal alarak başımı burnumu tutarak aşağı indirip kaldırdım ve ona ölmüş bir yakınımı andırdığını hüzünlü bir biçimde söyledim. Olmayan kaslarıyla gerilen vücudu aksadı, bir anlık şaşkınlık, ardından beni anlamayı ve omzuma hafifçe dokunmayı tercih etti. Söyleyebilecek bir şey kalmadığından çeyrek bir gülümseme ile birbirimizi sonsuza dek görmemek üzere uğurladık. Hiçbir şey kalmamıştı ağır adımlarla eve doğru yürürken köşede beni polisin bekleyip beklemediğini düşündüm. Eğer kelepçe yiyeceksem ağzımda sigaram kalmalı ve polis onu mağrur bir zafer edası ile alıp atmalıydı. Bundandır ki sigara yaktım ama köşeyi dönünce gördüm ki ne polis vardı ne de ağlaşan teyzeler. Sabah alt komşuyu ne de güzel öldürmüştüm oysa. O kadar canlı ki hatırası. Uyandım ve yine o ciyak sesiyle oğlunu çağırıyordu. İstifimi bozmadım, güzelce kahvaltımı yaptım ve sonra evden çıktım. Kafamı çevirdim, kadın birkaç odun kırmış ve baltayı kütüğe saplayıp bırakmıştı. Arkası bana dönüktü baltayı kütükten aldım, daha bir kelime söyleyemeden ve o karga sesini çıkartamadan baltayı kafasına soktum, sonra çektim, var gücümle baltayı kafadan çıkardım sonra kafasını paramparça edene kadar savurdum baltayı. Tam on altı kez tersiyle düzüyle vurdum kafasına. Sonra baltayı sildim ve dönüp hayatıma devam ettim. Aklımda kalan tek şüphe kandı. Nasıl üstüme kan bulaşmazdı? Bunu tüm gün sorguladım.   Baktım ki orada oturuyor samimi bir şekilde gülümsedim ve iyi akşamlar dileyip merdivenlerden eve doğru ilerledim. İçimde hem büyük bir hüzün hem de bir rahatlama vardı. Eğer öldürmüş olsam evdeki avanaklar kesin benim adımı verirlerdi.  Benim yapacağımı düşündüklerinden değil aptal herifler beni hümanist ve şiddet karşıtı bir sosyalist sanıyor. O kadar kolay ki insanları kandırmak, iki köpürüp fanatikçe bir şeyler hakkında atıp tutunca seni hemen onun kulu kopeği yapıveriyorlar. Neyse ufak bir merhabalaşmanın ardından ruhumun toprağına, odama, masama ve kitaplarıma gömülüyorum.  Birkaç satır aklımda kalıyor. Neydi? Şöyleydi sanırım.

 

Bazı hisler vardır

Korkusuz ve bitkin ruhlarda

Yaşanmışlık olmaksızın

Tatsızdır

Bazı hisler vardır

Uzakta ki çok uzakta

Ötesinde insan elinin

 Ve düşünün eriştiğinden

Bu satırları okuduğumda dilimde vahşi bir kan tadı belirdi. Uykuya beş kala şu sözler döküldü dilimden; işte benim düşlerim uzanır insan elinin eriştiğinden öteye. İşte ben o hislerin peşindeyim.

Machu Picchu ’da akşam yemeği

Bugün büyük gün kimse önemsemez ama ben tiyatrolardan önce hep heyecanlanırım. Ellerim avucuma sığmaz ve kalbimin çarpıntısı patlamaya yakın bir hal alır sanki. Bunun tam olarak sebebini bilemem. Ama dünyanın en güzel kadının yanına şortla gidebilirim çünkü umurumda değildir. Dünyanın pek çok en güzel kadını var belki de bundandır ama bir tiyatroya asla ama asla paspal bir halde gitmem. Yeleğim, papyonum ve siyah kumaş pantolonum; elimde olanlar bunlar ve en şık kıyafetlerim de. Onları giyerim ve kendimi kesintisiz bir empatiye ve role hazırlarım. Oyunu okurum ki bugünkü gibi çok seviyorsam ezberlerim de. Böylece kırılma anlarını duyguların yoğunlaştığı ve arka fonda oynatıldığı noktaları yakalarım. Ah tabi siz bunu bilmezsiniz. Tiyatro   ya da sinema sadece aktörlerden ibaret değildir bazen dekorun konuşması müziğin aksetmesi gerekir. Bütün bunlar tam olunca işte o tam bir şaheserdir. Oyun hamletti ve tek kişilik bir gösteriydi. Bütün karakterleri tek bir kişi oynayacak arkada ise dekor ve ses adeta bir vals havasında ince bir ruhla süzülecekti. Her şey ama her şey istediğim gibiydi tek bir şey hariç. O da aktörün heyecansızlığıydı. Hiç ama hiç sekmeden rolden role giren aktör, aynı oyunu o kadar çok oynamış ki işin ruhundan olan o istemsiz, gülünç ve seyirciye “Ben gerçek kişiliğim ve ruhumla buradayım” sezgisini veren varlığını silmişti. Her rol, yapanın gerçek kişiliğinden irili ufaklı izler taşır ve bu izler bütünü oluştururlar. Asla fazlalık değildirler. Aktör işte bunu kaybetmişti. Neyse ne. Tiyatro içimdeki kuşku götürmez bir haz bırakarak bitti. Bizim avanaklar o gece gelmemişti. Zaten ne anlardı ki onlar sanattan. Yine otobüse bindim bu sefer sadece bitkin insanlar vardı. Belki ben de zihnen yorgundum. Birkaç vesait ilerledim. Eve olsa olsa birkaç durağım kala ormanlık bir alanda bir durakta beklemeye başladım. Tam ben durağa oturmuş günlük lezzetsiz ve içi boş gündemi takip ederken bir adam takım elbisesi ve baston yutmuş duruşuyla bir arabadan indi ve durakta beklemeye başladı. Bir an içime bir huzur çöktü ve karşımdaki adama baktım adam varsa varsa 26-27 yaşlarında esmer uzun boylu ve ince sayılabilecek bir vücut yapısına sahipti. Bu adam ya bir garsondu ki İstanbul gibi bir yerde bu kadarcık güzellik onu iyi bir yerde güzel bir bahşiş oranıyla garson yapardı, ya da çok ama çok sıkıcı bir işte çalışıyordu. Mümkünse evrakların zombiler gibi köşelerden fırladığı bir yerde. Bir an aklımdan tek bir mükemmel cümle geçti. İşte bu mükemmel andı yıllardır kafamda hayalini kurduğum öldürme hissini tadacak ve ufkumu daha da genişletecektim. Adama doğru yanaştım ufak ve güçsüz bir sesle önce saati sordum adam kafasını kaldırdı bana baktı bir an şaşırdı ve ürktü. Ben başta sebebini anlayamadım ki birkaç saniye sonra telefonum elimde olduğu için böyle tepki verdiğini ve onu soyacağımı zannettiğini anladım. Hemen bu korkuyu ondan aldım. Niye mi? Korku tedbiri doğurur ve giden araç onu alıp evine bırakmak için tek bir mesajla dönebilirdi. Telefonumun şarjının bittiğini söyledim. Bu sırada telefonumu esnek bir şekilde havada sallayıp cebime atmayı da ihmal etmedim.  Rahatlamıştı bana saati söyledi ve bu saatte buradan geçecek tek arabanın gelmesine de yirmi dakikadan fazla olduğunu belirtti. Ateşin havarileri kulağıma bir şeyler fısıldıyordu. İşte bugün o kutlu gündü. Kanın tadı dudaklarımla buluşacaktı. Ve ruhum öldürdüğüm bir ruhun gözlerinde umut dolu son nefesi arzu ve ihtirasla kucaklayacaktı. Heyecanlıydım tek bir hatam ömrümü dört duvar ve bir çuval insan içinde geçirmem için yeterdi. Bu sırada adamın telefonu çaldı. Adam cansız bir sesle ama olabildiğince düzgün ve kışkırtıcı bir sesle konuştu. Muhtemelen pek de sevmediği sevgilisiyle ayrılığa üç beş kala son canım cicim konuşmalarını yapıyor ve her doyumsuz erkek gibi onu bir kez daha yatağında istiyordu. Ama çok üzgünüm bu olmayacaktı. Telefonda konuşurken dalgınlaştı ve arkasını bana dönüverdi. Telefonu kapattığında ettiği küfrü duyacak kadar yakındım. Telefonu cebine koydu ve ellerini tuşlardan ilelebet çekti. Tam benim nefesimi aldığı sırada sırtında bir acı ve yere düşen kanın akışını hissetti sonra birkaç adım geri attım telefonuna uzanmak istedi ama çoktan yola çıkmıştı. Elinden son ümidini kayışıyla birlikte bana baktı ve lütfen, lütfen! beni niye!! derken bir kez daha bıçağımı kullandım. Ve sonra artık tamamen korunaklı bir hale geldiğinde onu dizime yatırdım uyumamalıydı. Gözlerini kapatmamalıydı. Ona iyi sözler söyledim çünkü beni göremezdi. Adam gitti ambulans geliyor sabret bir şey olmayacak dedim koyu yeşil gözlerini seğirtti. Dizimde gözlerimin içine bakarak adeta yavaş yavaş ölüyordu zavallı. Ve sonra o gözlerde bir ışığın yitişine şahit oldum tam on dokuz dakika ve artık özgürdüm nabzı tamamen tükenmiş ve soğumaya başlamıştı. İlk önce onu izbe bir yere attım. Bu lanet yerde bulunması üç gün sürer ve bulan da insan elleri değil köpek ve yılan dişleri olurdu. Sonra ne mi yaptım üstüm başım kandı. Orada bir iki saat beklesem de köpekler beni paramparça ederdi. Yürümeye başladım ve üstümü başımı olabildiğince sakındım. Güzelim yeleğim mahvolmuştu. Ama şimdi o boktan yeleğin ne önemi vardı ki eve girdim ve bizim avanaklara görünmeden banyoya attım kendimi. Kıyafetleri de yıkamaya attım. Artık hiçbir delil yoktu. Her şey ama her şey tamamdı. Yastığa kafamı koyduğumda her şey ama her şey mükemmeldi. Benim şu an hissettiklerimi yaşamak için siz aptallar yirmi sene köpek gibi çalışıp, sevip de günde iki saat yanına uğradığınız karınızla Machu Picchu’nun tepesinde böğürtlenli gergedan bacağı yiyebilirsiniz. Ama emin olun, şu anda benim yaşadığım kompleks his cümbüşünün onda birine bile erişemeyeceksiniz.                                                           

 

Sudaki Yansıma

O kadar şeyin içinde yok etmem gereken tek bir şey vardı. O da bıçak. Dün geceki huzurlu uykumun ardından sabah büyük bir endişe ile uyandım. Kasaturam yoktu. Bir süre arandım tarandım. Sonra evdeki salak ile avanağa sordum ki aptallar ne dese beğenirsiniz. Senin bıçağın mı var sanki? Gerçekten amip bunlar yanı başlarında neler olduğundan ve benim kim olduğumdan habersizler. Aptal herifler.

Yok hiçbir yerde yok. Artık umudumu yitirdim ve sadece bekliyorum bir polis arabası gelecek ve götürecek beni. Aklımdan o durağa gidip var olan her şeyi yakmak geçiyor yapamam. Ha oraya gitmişim ha bir karakola gidip ben birini öldürdüm demişim. Aynı şey neyse beklemek gerek birkaç gün daha beklemek.

……

…….

……..

Tam iki hafta oldu hiçbir şey ama hiçbir şey yapmıyorum. Üç gündür o duraktan geçip duruyorum. Ne bir polis barikatı ne de bir kan kokusu. İnsanları bana bakarken buluyorum biliyor olmalılar. Hayatımın en büyük anısı bilmeliler geçip gittikleri yerde bir adamın umut içinde koyu yeşil gözlerle ölüme uğurlandığını. Benim katil olduğumu biliyor olmalılar. Hayır hayır ben iki hafta evvel katil olmadım. Ben çoktan katildim. Nasıl diplomayı aldığı gün bir insana “kutlarım evlat sen artık mühendis oldun derler” işte bu da akıl üniversitesinde bir iştir. Siz aklınızda ne olduğunuza inanır ve onu koruyacak surlar diker ve yüceltirseniz o olursunuz. İyiliği yüceltirseniz bazen surlardan kaçıp dönseniz de vakit tercihe geldi mi iyiyi seçersiniz.  Size ait olan tüm sıfatları aklınızın içinde tartar süzer ve benliğinizle birleştirirsiniz.  Bundandır ki ben ne zaman kurtlanmış talaştan dini, ahlaki ve soluk örtüleri kaldırdıysam, işte o gün katil olmuştum. Ama bana bugün katil diyecekler.  Ne tuhaf insanların aklınca bir sıfat edinmek. Aklımda bu ana dek bana hiçbir şey anlatmayan birkaç satır oynayıp duruyordu. Artık tüm bir hayatımı anlatıyordu sanki. Ezberimde var üç gündür sayıklıyorum zaten

Bizler zaferin kılıçları

Her tepesine dokunduk şanın

Her gölgeyi kanla suladık

Peki şimdi neyi kazanacaktık

Bizler zaferin kılıçları

Kimseye kalmayana dek

Dünyayı temizledik

Şanlı ordulardan büyük komutanlardan

Peki bize ne kalmıştı

Bizler zaferin kılıçları

En son kınımızı kestik

Kimse kalmayınca öldürecek

Bir su birikintisine bakarken can verdik

 

  Yoksa bunu yazan kemik torbasının dediği gibi ben de yenmiş miydim sudaki yansımam hariç tüm düşmanları?  Bundan sonra ne kalacaktı elimde. İki haftayı kafamda o adamı kırk kez kılıçla, kınla öldürerek geçirmiştim.  Bu hisse karşı tutkum artmamış, aksi gibi her hayalde daha da basitleşerek tükenmiş ve bitmişti.  Oysa ben hepsini istiyordum. Bütün hisleri. Öylesine ilişik ve iç içe bir halde tatmak.                                                                                                     Kafamı kaldırıp tekrar tavana baktım evet buraya böyle gelmiştim.  Yine o aptal Machu-Picchu masalı takıldı aklıma. Ben bir ömrü yaşamış ve çoğu basiretsizden fazlasını tatmış yirmi yedi yaşında şanslı bir adamdım. Bir ömür   seksen yıl, yüz yıl demek değildi. Bir ömür ölürken ben yaşadım diyebilecek kadar yaşamaktı. Ölçüsü buydu işte tabutun, kefenin, külün ………. İşte bundandır ki şimdi elimde bir bıçakla oturuyorum. Ve evet bu benim bıçağım nerden çıktı nasıl kayboldu hiçbir fikrim de yok aslında ama ne önemi var ki. Aklıma aptal alt komşu geliyor. Oysa onu da öldürdüğüme emindim. Yok, yok daha neler. Öylesine güzel bakıyordu ki o adamın gözleri. Yağmurlu bir gündü üstelik koyu yeşildi tıpkı benimkiler gibi. Neyse artık ne önemi var ki. Şimdi bu bıçağa bakınca da onun sıradan bir ekmek bıçağından farksız olduğunu görüyorum. Saplayınca hepsi uzunluğu kadar derine gidiyor, keskinliğin bir anlamı kalmıyordu.  Neyse ne artık işin zevkini öldürmemeliydi. Ufak bir çizik attım bileğime. Öyle filmlerdeki gibi oluk-oluk kan akmıyor. Belki yirmi dakika geçti, Biraz daha hızlandırmalı bir kesik daha atmalıyım dedim. Ellerim; ellerim titriyor. Biraz fazla oldu sanki. İşte şimdi filmlerdeki gibi.  Karnıma ve alnıma bir soğukluk çöktü. Her şey yavaşlıyordu sanki benimle. Yok yok tamam eksik kalsın bu histe bir de hapisliği tadayım şimdi girer kapıdan bizimkilerden biri. Yok, yok bunu istemiyorum. Daha tatmadığım binlerce his var belki. O aptal insanların yediği böğürtlenli gergedan ayağının da bir hissi vardır. Yok istemiyorum.  Telefona erişmem lazım nerde ki yok kalkamıyorum. Bayılmamam lazım eminim geleceklerdir şimdi onlar çıkmazlar ki evden. Bir iki ufak kesik beni, bu kutsanmış ruhu silebilir mi? Üşüyorum hem de çok, sanırım daha da yazamam elim kesiliyor ve aklım sadece acıya bırakıyor kendini.   Saf acıya hafifçe soğukla birlikte hissizlik çöküyor içime. Ya yapmamışsam, ne değişir ki. Ben katilim ve bu coşkum, lanet olup öldürtecek beni. Ben ölümü taşımakla lanetlenmişim. Bir alevi taşırken avuçlarında ellerinin yanıp kül olması gibi. Ne fark eder ki başkasına değip değmediği. Ellerim tutmuyor artık. Hoşça kal zevk aldığım ne varsa bir kez daha yapmak isterdim hepsini. Şimdi giderken insan umuyor gidecek Bir yer ol………. 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 30
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 149
Kayıt tarihi
: 10.02.18
 
 

Ters tuttum şimdi elimde ne varsa  döküldü üstüme bir kırık kalp  ile sıcak  bir kahve   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster
 
 
 
Toplam blog
: 30
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 149
Kayıt tarihi
: 10.02.18
 
 

Ters tuttum şimdi elimde ne varsa  döküldü üstüme bir kırık kalp  ile sıcak  bir kahve   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster