Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Haziran '18

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
75
 

Katuna'da Dokuz Ay (2)

Osman Şahin

Çevre
Okulun yakından ilişki içinde bulunduğu grup ve kurumlar, okulun çevresini oluşturur. Okul, toplumdaki bireylerin eğitilmesi işini üstlendiği için, birçok grup ve kurum, okullarda gerçekleştirilen çalışmalarla ilgilenir ve bu çalışmaları denetler.  Bunların en etkilileri, veliler, okul aile birliği, işverenler ve basındır. Çevrenin, okul üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak bir baskı ve denetleme gücü vardır. Veliler, okul ile ailedeki eğitimin tutarlı olmasında ve amaçlarına ulaşmasında önemli bir rol oynar.

Okul çevresindeki grupların beklentileri ile okulda yer alan çalışmalar ve okulun amaçları arasında bir denge kurulduğu zaman, bu gruplar okula destek olabilir ve eğitimin niteliğini olumlu yönde etkileyebilir. Bu nedenle, çatışma çıkmaması için, çevre ile iyi bir iletişim kurulması ve çevrenin aydınlatılması gerekir (Fidan ve Erden 1998; Erden, 1998).  

Romanda, çevre ve çevre ile ilişkiler ve yapılan işler hakkında, verilen bilgiler şöyle belirtilmektedir:

Hela yapımı
Öğretmenler hela sorunu karşısında büyük rahatsızlık duymaktadır. İvedilikle bu sorunu çözmek ve geliştirmek isterler. Bunun için neler yapmaları gerektiğini kendi aralarında tartışırlar. Emine’nin, “Öğrencilerimizin evine misafirliğe gidelim, onların yaşadığı ortamı yakından tanıyalım,” önerisini tartışarak kabul ederler. Ziyaretin hangi ağadan başlanacağı önceliğini de ad çekimi yaparak, Cano Ağa ile belirlerler. Ertesi gün haber gönderip, gelecek cevabı beklerler. Cano Ağa ile hela sorununu konuşurlar. “Köyde hiçbir evin helası yok. Kazıklara tutunarak, uçurum başlarına hacetini yapmak ilkelliktir. Pisliğe konan sinek, sonra gelip elimize yüzümüze konacaktır. Köyde taş, ağaç ve bol su olduğu halde, niçin hela inşa edilmiyor?” diye sorarlar ve “Atalarımızdan böyle görmüşüz,” cevabını alırlar. Bu cevap üzerine Selma, “Cano Ağa, sizin dedelerinizin radyosu var mıydı?.. Radyonun adını bile duymamışlardı ama şimdi evinizde radyo ve lüks lambası var,” karşılığını verir. Cano Ağa da, “Yaho, boş verin böyle şeyleri. Sizler bugün var, yarın yoksunuz. Milletin helasından size ne?” der.

Bir başka akşam da, Göli Aşireti reisi Affan Ağa’nın evine giderler. Affan Ağa ile de hela konusunu konuşurlar. Sonraki günlerde muhtar Yusuf Kılıç ile köy ihtiyar heyeti üyelerini ziyaret ederler. Ev ziyaretleri köyde duyulunca, öğrenciler parmak kaldırarak, “Öğretmenim bize de gelecek misiniz? Ne zaman geleceksiniz?” derler. Köylüler de “Bize de gelecek misiniz?” sorusunu yineler. Ev ziyaretleri sürer ve köyde bir olay olur. Sonraki günlerde ve haftalarda, ziyarete gidilen ailelerin hanımları, genç kızları ikişer üçerli gruplar halinde öğretmenleri ziyarete gelir. Katunalıları yakından tanıdıkça, onların kendilerine olan ihtiyaçlarını görür anlarlar. Onlara karşı duyguları acımak değildir. Onlara yardımcı olmak, bir şekilde sahip çıkmaktır.

Köyde hela diye bir şey yoktur. Haceti gelenler, köyün açıklığındaki derin uçurumlu bir tarlaya gider, uçurumun kenarlarına sıra sıra çakılan sivri kalın kazıklara, eteğini sıyırarak çömelir, kazığa sıkıca tutunup, kıçını uçuruma vererek ihtiyacını giderir. Erkek kadın, genç çocuk herkes böyle yapar. Her ailenin bir iki kazığı vardır.

Zübeyde Öğretmen yer yer yılgınlığa kapılır. “Uğraştığımıza değmez, bu köylü değişmez,” Selma da kararlı bir biçimde “Doğan her çocuk, doğanın yeni bir denemesi, yeni bir sesi, bir tür parmak izidir, değişmeleri gerek,” der.

Köylülerle konuşurken, ellerinden geldiğince seslerinin tonunu yükseltmemeye, kızıp bağırmamaya, kendilerine hakim olmaya çalışırlar. Aksi halde, köylülerle aralarının açılacağını düşünürler.

Günler geçip giderken, bir gün her iki aşiretten birkaç öğrenci okula gelmez. Gelen öğrencilerin de suratları asıktır. Birbirlerine kötü kötü bakarlar. Nedeni sorulduğunda; “Öğretmenim, köyde kötülük vardır, ölüm olmuştur. Berti Aşiretinden Rıza uçurumdan uçmuştur. Candarma oradadır. Göli Aşiretinden birileri dün gece Rıza’nın hacet kazığını gevşetmiş olmalı. Rıza tutununca, kazığı ile birlikte uçuruma düşmüş, ölmüştür. Candarmalar devriye gezmekte, ölünün başını beklemektedirler,” derler. Öğretmenler durumu bildirince müdür Cemal Bey, “Bırakın, yesinler birbirlerini!” diyerek, köylüye karşı nefretini kusar.

Rıza’nın hacet kazığı ile birlikte uçuruma düşerek ölmesi, köyde büyük bir yankı uyandırır. Beş öğretmen bu durumdan yararlanarak, köyün ortak derdi olan hela sorununu çözmeye karar verir. Helasız köy olmaz. Ayrıca, okula devam eden 70’e yakın öğrenci için de hela yoktur. Öğrenciler ders aralarında çakıl yığınların oraya, açıklığa gidip gelirler. Öğretmenler bu durumdan derin utanç duyarlar.  Çünkü onlar, eğitimcidirler. Temel davranışları okulda öğretemiyorlarsa, başka hiçbir yerde öğretemezler. Bunları enine boyuna konuşup tartışırlar ve köylülere okunmak üzere bir duyuru kaleme alırlar. Herkesi köy meydanında toplanmaya çağırırlar. Köylüye kahvelere giderek duyururlar. Fakat köylü toplantıya gelmez.

Tülay muhtara, “Dün okuduğumuz çağrıyı duymadınız mı? Niçin toplantıya gelmiyor, köylülere örnek olmuyorsunuz? Sorumluluklarınızı bilmiyorsunuz!” diye sertçe çıkışır. Selma da, “Çok ayıp, koca köyde bir tane hela yok. Helasız ev, helasız okul olur mu hiç? Bu konu ile ilgilenmezseniz, dilekçe yazarak durumu acilen Mardin Valiliğine bildireceğiz,” der. Durumu karakol komutanına da anlatır, “Köyde kimsenin evinde hela yok. Okul da öyle. Böyle şey olur mu? Çağdışı bir durum bu. Birbirinizin kazıklarını gevşeterek, ölümlere neden olmak, bu çağ dışılığın en belirgin kanıtı. Her evin mutlaka bir helası olmalı. Helasız eve ceza yazılmalı. Bunları köylülere söyleyip, onları toplantıya çağırdığımız halde kimse gelmedi… Biz Rıza’nın ölümünü fırsat bilerek, hela konusunun üzerine gitmeye karar verdik. Siz de bu işe el atınız, etkisi olur,” derler. Bunun üzerine Bekir Başçavuş, duyuruyu dört örnek çoğaltarak, imzalar ve mühürleyerek köy kahvelerine astırır. Astırmadan önce de sertçe okutur. Duyuru okunduktan sonra köylüler, hela yapmaya karar verir. Çünkü askerleri çok sayarlar.         

Öğretmenler akşam okul ve ev helaları nasıl olmalı, diye çizimler yapar. Hela yerleri rüzgarın esmediği yönde kazılmalıdır. Okul öğrencileri için, biri kız, dördü erkekler için yan yana beş hela kabini yapılmalıdır.

Öğretmenler kahvede, hela sorununun bir uygarlık sorunu olduğunu anlatırlar. Okuldan getirttikleri ayaklı karatahtada, helanın nasıl olması gerektiğini, tebeşir ile çizimler yaparak gösterirler. Kabinin üç yanının sıvalı duvarlarla örülmesi gerektiğini, üst kısmının tahta ile kapatılmasını, giriş yerinde bir kapı olacağını, helanın altına derin çukur kazılması gerektiğini uzun uzun anlatırlar.

Köylüler anlatılanları ilgi ile izlerler. Dinleyicileri çoğu, evlerine ziyarete gidilen köylülerdir. Ev ziyaretlerinin karşılığı böylece alınmaya başlar. Kahvelerdeki bu çalışmalardan sonra köyün iki ağası ziyaret edilir. Köyün büyükleri olarak örnek olmaları gerektiği, arka tekerleğin her zaman ön tekerleği izlediği belirtilerek, “Eğer sizler evlerinize birer hela yaptırırsanız, köylüler sizi örnek alacaklar, evlerinin önüne onlar da birer hela yapacaklardır,” denilir. Birbirleri ile gizliden gizliye yarışan ağalar, hemen aynı gün hela yaptırmaya başlar. Üç dört gün içinde iki ağa ile muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri evlerinin önüne helaları oturtur. On gün içinde yapılan hela sayısı yirmiyi aşar. Öğretmenler de hafta sonları gittikleri Mardin’den plastik ibrik alarak, hela kullanılmak üzere, köylülere armağan eder. Kış bastırmadan helalar bitirilir ve artık kimse uçurumun başına gitmez, hacet kazığı kullanmaz olur. Muhtar da tüm hacet kazıkların yerinden söktürür ve yaktırır.

Köylüler öğrenciler için beş adet hela çukuru kazar, üç gün içinde işi bitirirler. Helaların kapısını beyaza boyar, üzerine “kızlar için”, “erkekler için” yazarlar. Helalara içi su dolu plastik bidonlar koyarlar. Heladan sonra ellerini sabunla nasıl yıkayacaklarını öğretir, bazı öğrencilerin açık araziye gitmelerini önlemek için bekçiler koyarlar.

Helaların gerekliliği konusunda, öğretmenlerin yaptığı ev ziyaretleri, anlatım çalışmaları bir sonuç vermez. Bu arada Berti Aşiretinden Rıza’nın hacetini yaparken uçurumdan düşüp ölmesi olayını öğretmenler, ‘fırsat eğitimi’ yapmak üzere değerlendirmek ister. İsterler ama yine köylülerden istek gelmez. Bunun üzerine Bekir Başçavuş’a duyuru yaptırarak, köylüyü toplarlar ve hela yapmayanları Valiliğe şikayette bulunulacağını söylerler. Bunu üzerine köylüler hela yapmaya başlarlar. İlk helaları ağaların yapması, köyde her ailenin ziyaret edilmesi ve asker korkusu hela yapımında etkili olur. 

Kadınların Yıkanma Yeri
Köyün alt yanında, suyu çok temiz akan bir dere vardır. Derenin kenarında iki insan boyunda bir duvar örülüdür. Duvar, sıvasız olup, taşları kalın ve uzundur. Duvar sıvasız örüldüğü için, taş aralarından içeri rahatlıkla görülebilmektedir. İçeride dört kulplu büyük bir kazan vardır. Kadınların yıkanma günü gelince, kazan suyla doldurulur ve odunla su ısıtılır. Bacadan bol duman çıkar. Kadınlar yıkanma günü geldiğinde, anadan doğma soyunur ve kepçelerle, su kabağıyla kazandan su alıp dökünür. Öğretmenler, gezmeye gittikleri bir gün aşağıları gözler. Kadınların yüksek taş duvarların ortasında kiminin çırılçıplak yıkandığını, kiminin saçını taradığını, kimisinin de çamaşır yıkadığını görürler. Üstlerini, göğüslerini havlu ya da peştamal ile örtmemişlerdir. Bedenleri, balıketi gibi parlamaktadır. Oniki, ondört yaşlarında bir grup erkek çocuk, duvarın taşları arasına yüzlerini dayamış, içeride yıkananları gözetlemektedir. Kadınlar bu durumdan habersizdir. Öğretmenler yanlarındaki çocuklara, durumun çirkinliğini anlatır. Köye gidince de erkeklere anlatmaya çalışırlar.       

Öğretmenler, kadınların yıkanma yerinde gördüklerini kendi aralarında tartışır ve sonunda “Kadınların Yıkanma Gününe Dair Rapordur” başlığı altında bir rapor kaleme alırlar. Raporu kime vereceklerini de konuşurlar. “Okul müdürüne verelim” önerisi, “O pısırığın teki. Üç yıldan beri burada müdürlük ve öğretmenlik yapıyor. Yıkanma yerinde olup bitenleri görmemiş mi?” denilerek reddedilir. Karakol komutanına da vermek uygun görülmez. “Yarın öğle tatilinde kahveye gidelim. Kağıdı elimize alıp, her şeyi yüzlerine karşı okuyalım,” diye karar alırlar ve ertesi gün kahvelerin yolunu tutarlar. Şanslarından muhtar ile ihtiyar heyeti üyeleri de oradadır.

Tülay, “… Köyle ilgili size anlatacaklarım var,” diyerek hemen söze başlar: “Ağalar, ağabeyler, biz beş öğretmen dün on kadar öğrenciyle yukarı dağlara çıktık. Arkadaşımızın dürbünüyle köye bakarken yıkanma yerinde, çıplak kadınlarınızın gözlendiğini gördük. Yaşları onüç, ondört dolayında dokuz, on erkek çocuk duvar deliklerinden kadınları, kızları seyrediyordu. Soruyorum size, bu nasıl ahlak anlayışıdır? Bu nasıl namus anlayışıdır? Bu köyde kadınlarla kızlar insandan sayılmıyor mu?” der.

Bu söz karşısında köylüler, tokat yemiş gibi olur. “Sözünüz doğrudur,” derler. Tülay devamla, “Burada namus için adam öldürüyorlar. Peki, yıkanan kadınlarınızın, kızlarınızın duvar deliğinden izlenmesine nasıl göz yumuyorsunuz?.. Buna mutlaka bir çözüm bulunması gerek,” der. Dinleyenler arasından genç, bıyıklı biri, “Gözleyen de, gözlenen de bizdendir. Bundan size ne?” diye sorar. Tülay yine sert bir çıkıştan sonra, “Gözetlenmek ve gözetlemek kötü şeyler değil midir?” diyerek sözünü bitirir. Kahveye bir uğultu çöker. Bazı erkekler hak verir, bazıları sırıtırlar. Muhtar, “Muallimler sağ olun, var olun. Bundan böyle, yıkanma gününde oraya tek bir erkek ayak basmayacak, iki üç yüz adımdan fazla erkek yaklaşmayacak,” der ve Yıkanma Yeri sorunu böylece çözümlenmiş olur.  

Öğretmenler, kadınların yıkanma yerinde gençler tarafından gözetlenme olayını, kahvede oturan köylüler ile köy ihtiyar heyeti ve muhtara duyurarak, bu durumdan öncelikle köylülerin ‘farkında olmasını’ sağlar. Sonra bu duruma kayıtsız kalan köylülerle tartışılması, sorunun çözümünde önemli bir adım olur.  Böylece, kadınların yıkanma gününde, yıkanma yerine üç yüz metreden fazla yaklaşılamayacağı karar altına alınmış olur.   

Yol Yapımı (Yola Taş Döşeme)
Öğretmenler bir gün Naima adlı bir kadının doğum yapamadığını ve sabaha kadar bağırdığını duyar. Bunu fırsat bilerek Naima’yı ziyarete giderler. Köyde ebe yoktur. Köylülere, “Kadını sedye ile Mardin yoluna kadar taşıyalım. Oradan geçen bir arabaya atarak Mardin’e ulaştıralım,” derler. Öneriyi kimse ciddiye almaz. Durumu Bekir Başçavuş’a bildirirler. Başçavuş merkezden ambulans ister. Ambulans gelir fakat köy yolunda çamura saplanır. Tekerlekler döndükçe çamura gömülür. Ne ileri gidebilir, ne de geri çıkabilir. Sürücü ve ebe araçtan inip köye yürümeyi denerse de yağmur ve çamur yüzünden adım atmaları mümkün olmaz. Aracı ite kaka köye getirip, Naima Hanımı araca taşırlar ama Naima yarım saat sonra kan kaybından ölür.

Öğretmenler, Naima’nın ölümü ‘fırsat eğitimi’ olarak değerlendirirler ve köyde herkese “Yol çamur olmasaydı, ambulans yolu iki dakikada gelir ve Naima kadın kurtulurdu. Çamur yüzünden Katuna Köyü genç bir kadını kaybetti,” diyerek, 700 metrelik yolu taş ile döşemeye karar verirler. Köyde taş ve işsiz insan çoktur. Hela ve Kadınların Yıkanma Yeri sorunundan sonra sıra bu sorunun çözümüne gelmiştir.

Öğretmenler, yol yapımı/yola taş döşenmesi karşısında, müdürün umursamaz ve ilgisiz davranışları karşısında şaşırırlar. “Müdür Bey, bizim yapmak istediklerimizin köye zararı değil, yararı vardır. Hem bu köylüler bizim düşmanlarımız değiller ki? Bizim buradaki düşmanlarımız cehalet, tembellik ve geri kafalılık,” derler. Cemal Bey yine oralı olmaz. “Vallahi benden size söylemesi. O zaman buyurun, çamura batın, çıkın! İnsanlarla boğuşun, çekişin…” der. Bunun üzerine öğretmenler; “Müdür Bey, gün gelecek, bu insanlar bizim istediğimiz her işe seve seve koşacaktır,” deyince Cemal Bey alay ederek, “İnşallah, göreceğiz,” karşılığını verir.   

Öğretmenler Cuma günü ikindiüstü çocuklara, “Yarın hepiniz eşeklerle, okula geleceksiniz ve beraberinizde çuval, heybe, sedye, kürek, kazma, balyoz getireceksiniz!” der. Cumartesi günü her çocuk, istenen diğer eşyalarla birlikte birer ikişer eşek getirir. Çocuklar kahvelere, babalarını, ağabeylerini, amcalarını çağırmaları için gönderilir. Erkeklerin bir kısmı gelmez. “Bıktık bu muallimlerin işgüzarlığından!” derler. Tülay kahveye gidip, ellerini beline koyarak, “Ey erkeğim diyenler! Ey imanı kıllılar! Sizler nasıl erkeksiniz? Daha üç gün önce çamur yüzünden Naima kadını kaybetmediniz mi? Size bu ders olmadı mı? Ben genç kız halimle köyünüzün yoluna taş taşıyıp, taş döşüyorum, eşek gibi çalışıyorum da sizler niçin çalışmıyorsunuz? Ne biçim erkeksiniz? Her yer çamur içinde yüzüyor. Çevreniz taş dolu. Niçin taş alıp atmıyorsunuz? Kolunuz mu yoruldu?” diye yüksek sesle çıkışır. Bunun üzerine erkekler ayağa kalkar. Kahve sahibi de, “Bacımız doğru söylüyor. Çayhaneyi kapatıyorum,” diyerek, Tülay’ın yanında yer alır. Böylece otuz kadar erkek daha çalışmaya katılır. Yetmişten fazla erkek, eşek ve çocuklar bir araya gelerek çalışmayı başlatır.

Selma da öne çıkarak, “Amcalar, ağabeyler, kardaşlar! Planımız şudur: Görüyorsunuz, köyün her yanı taş dolu ama yollarda çamurdan çıkamıyoruz. Köyden okula, okuldan da Mardin şosesine aşağı yukarı bir kilometrelik yol var. Bu yola düşen adam iki saatte ulaşamıyor. Bu çağda ayıptır bu. Rahmetli Naima’yı bu yüzden kaybettik. Biz bugün varız, yarın yokuz. Oysa siz bu köyde yaşıyorsunuz. Yol işini kesin olarak halletmemiz gerek. Biz şimdi köyden okula, okuldan da sapağa kadar yolu belirlemek üzere ip gereceğiz. Sonra da yan yana iki adım yürüyecek genişlikte yola taş döşeyeceğiz. Bizim bu işten hiçbir çıkarımız yoktur. Sizi bunun için çağırdık. Hayır, biz çalışmıyoruz, böyle gelmiş, böyle gider, diyorsanız, biz beş kız bir ay, iki ay çalışarak bu yola mutlaka taş döşeyeceğiz… Ne diyorsunuz? Bize yardım edecek misiniz?” der.

Bunun üzerine köylüler hep bir ağızdan, “ Edeceğiz!” derler. Tülay da, “Arkadaşımız Selma’nın dediği gibi, her yer taş dolu. Bu kadar taşın içinde, niçin çamura teslim olalım? Bu yola taş taşıyıp döşeyeceğiz. Çeşmelerden bardağı doldurmadan kor isen/Bin yıl dahi beklesen, kendi dolası değil, demiş Yunus Emre. Yani, taşı alıp çamura siz koymazsanız, çamurdan asla kurtulamazsınız. Taşın kendisi gidip çamuru örtmez,” der.

Köylüler, “Tamam, anladık. Şimdi ne yapacağız, onu söyleyin!” derler ve taşları toplayıp çuvallara, sepetlere, heybelere doldurmaya başlarlar. Bu arada Cemal Bey, pencereden öğretmenlere bakmaktadır. Yanlarına gelip de, “Kolay gelsin!” demez. Üç yıldan beri müdürlük yaptığı Katuna’da aklının ucundan bile geçirmediği yol işine başlandığı için adeta öğretmenlere kızar. İki günde bir kilometrelik yol döşenir.

Pazartesi günü öğretmenler, Cemal Bey’den “Yol çalışması yaptıkları için gelemeyeceklerini, bunun toplumsal bir çalışma olduğunu” söyleyerek, izin isterler. Müdür izin vermez. Öğretmenlerle tartışır. “Köylülerle senli benli oluyorsunuz. Öğretmenseniz, öğretmenliğinizi bilin! Siz burada Karayollarının elemanı değilsiniz. Köyün her işine burnunuzu sokmayın!” der.

Öğretmenler de, “Köylüler bizim yurttaşlarımızdır. Milli Eğitim Temel Yasası eğitim-öğretim, diyor. Eğitim, okul dışındaki davranışlarla ilgili olduğuna göre, öğretmen her şeyden önce köylüye örnek olmalı. Yalnızca çocuk okutup, maaş alan tipler değiliz. Köylüye yol göstermek, neden onların işine karışmak olsun?” der. Müdür bu cevaba çok sinirlenir. Tülay, “Köyde her şey çamur ve pislik içinde yüzüyor. Çocuklar okula çamur tomarıyla geliyor, okulu sınıfı kirletiyorlar. Bunlar size bir şey söylemiyor mu?” der.

Bunun üzerine Müdür, “Benimle tartışmayı bırakın. Sizler buraya stajyer olarak geldiniz. Öğretmenliğinizi yapacaksanız yapın. Yapmayacaksanız, Milli Eğitime rapor edeceğim sizi,”  der.

Öğretmenler, “Müdür Bey, hiç durmadan rapor edin bizi. Biz de sizin hakkınızda rapor yazıp köylülere imzalatacağız ve Milli Eğitime, Valiye sunacağız. Bu köyde ne yapmışsak hepsinin raporunu tek tek tutmuş durumdayız,” derler. Cemal Bey bu tepki karşısında, “ Peki ne yaparsanız yapın, ben karışmam,” diye karşılık verir ve lojmana girer. Sonraki günlerde hep, “Size mi kaldı köyün, okulun yolu, helası. Bu işleri başıma siz açtınız. Siz gelmeden önce ne güzel yaşayıp gidiyordum,” diye söylenip durur.

Öğretmenlerin, hela ve yıkanma yeri sorununu çözdükten sonra kendilerine güvenlerinin arttığı, bu nedenle yola taş döşeme sorununu çözmek için harekete geçtikleri söylenebilir. Çünkü Cemal Bey’in ve köylülerin tüm ilgisizliğine rağmen iki işi başarmışlardır. Naima adlı kadının, ambulansın yolda çamura saplanması nedeniyle hastaneye ulaştırılamadan ölmesini bir ‘fırsat eğitimi’ olarak değerlendirirler. Bu kez işe çocukları da katarlar. Köylüler yapılacak işe yine ilgisiz kalınca, Tülay öğretmen kahveye giderek, köylülerle tartışır. Kahveci de Tülay Öğretmen’e destek verince, köylüler bir bayan karşısında daha fazla tartışamaz ve çalışmaya katılırlar. Burada, ikna yönteminin işe yaramadığı, iş yaptırmak için bir zorlama/yaptırım gerektiği anlaşılmaktadır.        

Uyuz Hastalığı
Uyuz hastalığı köylüler arasında yaygındır. Bazı aileler, durmadan kaşınan derilerini kıpkırmızı kanatan bebelerini engellemek için ellerini, kollarını yanlarına sıkıca bağlarlar.      

Okulda ellidokuz oğlan çocuğundan on birinde uyuz hastalığı vardır. Nebiye ve Emine uyuz hastalığı ile ilgili olarak, fena halde yılgınlığa kapılır. “Yıllanmış geleneklerin önünde duramayız. Köylülerin işlerine burunlarımızı daha fazla sokmayalım. Çalışmalarımızı okulla sınırlı tutalım,” derler. Selma, Tülay ve Zübeyde, karşı çıkarak, “Hayır! Bu insanlar kendi güçlerinin, kendi olanaklarının farkında değiller. Onlara bu gerçeği göstermeli, anlatmalıyız,” diye diretirler.

Öğretmenler bir hafta sonra Mardin’e gittiklerinde, Mardin Sağlık Ocağına uğrayarak, durumu rapor halinde yetkililere sunarlar. Yetkililer bu davranıştan memnun olur. “İlk defa sizin gibi genç öğretmenler durumu bize rapor ediyor,” derler. Sonra da iki tane, beş kiloluk kükürt torbası ve bir çuval kükürtlü sabun verirler. Öğretmenler aldıkları bu kükürt tozlarını öğrencilere dağıtır.

Mardin Sağlık Ocağı yetkililerinin buyruğu üzerine, köydeki uyuz çocukların saçları kökünden kesilecek, sonra da bol kükürtlü sabun ve suyla günde iki kez yıkanacaktır. Öğretmenler pazartesiyi iple çeker. Okul açılır açılmaz ilk iş olarak berberi çağırır, çocukların saçlarını kesmelerini söylerler. Berber saçları kökünden keser. Saçı kesilen çocuklara, “Yarın sabah analarınızla birlikte okula geleceksiniz, sabun vereceğiz,” diyerek sıkıca uyarırlar. Salı sabahı sabun dağıtılacağı duyulduğu için çocuk sayısından çok kadın okula gelir. Uyuz çocuklarla analarını bahçede toplarlar. Her anaya, her çocuğa birer kükürtlü sabun verir, kağıt torbalar içinde kükürt tozu dağıtırlar.   

Analara; “Çocuklarınızın başını sıcak suyla sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez kükürtlü sabunla yıkayacaksınız. Çocukların yataklarına, yastıklarına kükürt tozu serpeceksiniz,” derler. Akşam da çocukların evlerine giderek, uyuzun nasıl bu kadar çabuk yayıldığı hakkında inceleme yaparlar. En büyük neden olarak, yastık kılıflarının çok kirli olduğunu görürler. Yağ ve kir içindeki uzun yastık kılıfları çıkartılarak, bol kükürtlü suda saatlerce kaynattırılır. Bunları yaptırırken, bazı erkekler homurdanır ve “Bu kadar da olmaz, muallim hanımlar yastık bezlerimize bile karışır oldular,” derler. Öğretmenler bu homurdanma karşısında aldırış etmez. Çünkü ne yaptıklarını, nereye varacaklarını çok iyi bilmektedirler.

“İnsanlar hep aynı olmaz, değişmeleri gerek. İnsanlar aynı olsalardı, bin yıl önceki gibi olurlardı. Otobüs, kamyon olmasaydı, sizler Mardin’e iki saatte değil, atalarımız gibi at ya da eşek sırtında bir günde giderdiniz. Hastane, doktor, hemşire yüzü görmezdiniz. İnsanlar değişmeselerdi, otobüs, kamyon, uçak yapabilirler miydi? Elektriği, radyoyu, telefonu bulabilir, kullanabilir miydi?” diyerek, değişmenin gerekçesini anlatırlar.

Uyuz konusundaki çalışmalar sonuç vermeye başlar ve iki üç gün sonra hiçbir çocuk başını, bedenini kaşımaz olur. Saç derileri de eskisi gibi yanmaz, kanamaz ve kabarmaz. Uzayan saçlar da dökülmez. Uyuz tedavisinden sonra köyde öğretmenlerin itibarları yükselir. Onlar geldiğinde saygıyla ayağa kalkarlar. “Elleriniz dert görmesin! Allah ne muradınız varsa versin!” diye dua ederler.        

Öğretmenlerce, uyuz hastalığı ve sağaltımı konusunda köylünün bilgilendirilmesi ve Sağlık Müdürlüğü görevliler ile işbirliği yapılması, belki de yıllardır süren uyuz sorununun kolayca çözülmesini sağlar. Bunun yanında, devletin de köye ulaşmasına neden olur. Ayrıca, sorunu çözme konusunda ilk adımı atan ve gerekli çalışmaları yapan öğretmenlerin saygınlığı fark edilir bir şekilde artar. 

Biçki, Dikiş Kursu
Katuna kızlarının elleri hünerlidir. Gösterilen nakış ve oyayı hemen kavrarlar. Öğretmenler onlara, eski davranışlarının üzerine yeni davranışlar kazandırmaya karar verirler. Genç kızlara elleri ile dokunup, gözleriyle görebilecekleri şeyleri gösterip uygulamak isterler.

Katuna’da otuza yakın genç kız vardır. Öğretmenler boş zamanlarında onlara bir biçki-dikiş kursu açmayı ister. İsterler ama ellerinde yeterli sayıda dikiş makinesi, kumaş, iplik, makara ve mezura yoktur. Köyde beş tane dikiş makinesi olduğunu sorup öğrenirler. Makinelerin hepsi de eski, yağsız ve el ile çevirmelidir. Makine sahipleriyle görüşerek, belli günlerde, belli evlerde toplanmaya karar verirler. Mardin’e gidişlerinde kendi paraları ile ucuz patiskalar, bezler, kurdeleler, değişik renkte makara iplikleri satın alıp gelirler. Ucuz patiskalar üstüne düz dikişler yaparlar. Kullanılan bezlerden çarşaflar, yastık kılıfları, peçeteler, renkli renksiz ipliklerle dikişler yaptırırlar. Kesilen parçaları atmaz, değerlendirirler. Kenarları farfarlı, dalgalı örtüler dikerek, içlerine sinek, toz girmesin diye örtü dikerler ve köylülere verirler. Kaşık, çatal, bıçak konacak torbalar da diker ve köylülere hediye ederler. Ağanın karısı da kursa katılınca, kursa ilgi artar.

Kurs haftada üç gün olmak üzere, bir buçuk ay sürer. Onyedi genç kız katılır. Öğretmenler Mardin’e gidince, Kızılay’dan ucuz patiskalar, biçki dikiş iplikleri alırlar. Kızlarla, dantelli örtülerle, küçük mendiller dikerler. Mardin’den büyük mağazalardan, hayır kurumlarından ucuz çamaşır mandalları alıp, köylülere çamaşırı asarak kurutmayı gösterirler. Keçilerin kirli meme örtülerini toplayıp yakarlar ve yerine beyaz bezden diktikleri yeni meme örtülerini verirler.          

Öğretmenler, köylülerin ellerinde bulunan dikiş makinelerini kullanılabilir hale getirerek, ihtiyaç duyulan giysileri dikmeyi öğretirler. Ayrıca, Kızılay’dan sağladıkları biçki dikiş malzemeleri ile hem Kızılay’ın tanınmasını, hem de ihtiyaç duyan kişilere ulaşmasını sağlarlar.  

Aşıklara Yardım (Kız Kaçırma Olayı)
Bir gün, sabah saat beş sularında, öğretmenlerin kapısı çalınır. Gelenler Livaze (15) ile Nihat (18) adlı iki genç aşıktır. Şeyh Pulan Livaze (63) ile evlenmek isteyince, ailesi de bu evlenmeyi uygun görüp kızı Şeyh’e verince, Livaze ile Nihat kaçmaya karar verir. Kararlarını uygulayıp, öğretmenlerin evine sığınırlar. Öğretmenler, iki aşığı evlerinde soğan ve patates çuvalları içinde saklar, çuvalların üstüne de otururlar. Evlerinde böyle uzun bir zaman gizleyemeyecekleri için aşıkların kıyafetlerini değiştirerek ve Nihat’a da makyaj yaparak, aşıkların yerine de iki arkadaşlarını bırakarak yağan kar altında Mardin’e beş öğretmen gidiyormuş gibi yola çıkarlar. Anayola kadar yürüyüp, gelen otobüse binerler. Şehre ulaşınca, garajın kuytu bir köşesinde aşıkların kıyafetlerini değiştirir, Nihat’ın makyajını silerler. Bir pastanede kahvaltı yaparlar. Aşıkların ceplerinde sadece 520 kuruş para vardır. Üç öğretmen, her biri yirmi lira vererek altmış lira toplar ve Livaze’ye verirler. Trenle, üçüncü mevki bileti alarak “Adana’ya gidin,” derler ve köye dönerler.

Köyde, öğretmenlerin kız kaçırma olayına karışmaları her ne kadar uygun görülmez ise de, olumsuz bir evlenme olayının önlenmesi olağan karşılanabilir. Böylece gelenek haline gelmiş bazı uygulamaların, her zaman sürdürülemeyeceği de gösterilmiş olur.     

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlamaları
Öğretmenler, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarının akşamı okul bahçesinde bir eğlence ve tiyatro ile halk oyunları gösterisi düzenler. Bütün köylüleri okulun bahçesine davet ederler. Jandarmalar, kavak ağaçlarından, yerden bir metre yükseklikte altı boş bir sahne yapar. Üç direk arasına çarşaftan perde yapıp çekerler. Perdeleri elle itip çekerek, açılır kapanır hale getirirler. Sandalye ve sıraları dışarı çıkarırlar. Kahvelerden de sandalye toplayarak, yüze yakın kişinin oturabileceği bir yer hazırlarlar.

İzleyicileri arasında iki ağa, başçavuş ve okul müdürü de vardır. Sahne çalışmaları sırasında, tiyatro geçmişi olan bir askerin çok yardımı olur. Öğrencilere özel giysiler hazırlayarak, sahnede halk oyunları oynatırlar. Lüks lambası ışığı altında gösteriyi sunarlar. İzleyicilere limon ve ayran dağıtırlar. Köy delikanlıları da halk oyunları oynarlar. Oyun havalarını Zübeyde Öğretmen mandolinle çalar. Ayrıca, köylülerin günlük yaşamını eleştiren küçük taklitler, skeçler yaptırırlar.

İbiş Alfabe Öğreniyor adlı iki kişilik piyesi, iki delikanlı başarıyla oynar. Köylüler gülmekten kırılır. Öğrenciler öğrendikleri Silifke kaşık oyununu, rontları, danslı türkülü oyunları oynarlar. Şenlik sona erince kadın erkek bütün Katunalılar öğretmenleri tebrik eder. Ak saçlı Katunalı erkekler, “Bu yaşa geldik. Bu köyde eğlence, böyle birlik görmedik. Ellerinize sağlık,” derler.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarına, veliler ve köylüler, gerek çocuklarını seyretmek, gerekse eğlenceleri izlemek için büyük ilgi gösterir. Veli toplantılarına gelmeyen velilerin tümü neredeyse, 23 Nisan törenlerine eksiksiz katılır. Bu durum, okul köy bütünleşmesine büyük katkı sağlar. Ayrıca, bir öğretim yılı boyunca yapılan çalışmaların değerlendirilmesi demektir. Öğretmenler, bu konuda da çok başarılı bir sınav vermişlerdir

Beş Kardeşler Anıtı
Ders yılı sonu gelir. Karneler dağıtılır. Okul tatil olur. Öğretmenler, yaz tatiline çıkacak olmanın sevincini, özlemini çektikleri aileleri ve arkadaşlarına kavuşacak olmanın heyecanını yaşar. Gidiş hazırlığı yapar ve bavullarını toplarlar.

1967 yılı mayıs ayı ortalarında, öğretmenlerin köyden ayrılmalarına iki gün kala köyde beklenmedik bir sessizlik olur. O sıralarda onbeş yirmi kadar erkeğin, okulun yukarısındaki dev taş yığınlarının ortasında bütün gün çalıştıkları görülür. Öğretmenler buna bir anlam veremez. Oraya bir kulübe inşa ediliyor, hissini duyarlar.

Köyde bavullarını taşıyacak tek bir yetişkin erkek yoktur. Ortalıkta yalnızca sessiz ve üzgün, kimisi ağlayan öğrenciler vardır. Öğretmenler ağır bavullarını evden indirdiklerinde, öğrencilerin peynir, badem, ceviz, kuru üzüm hediye torbaları ile karşılaşırlar. Biraz ileride bekleşen üç erkek koşarak gelir ve “Müsaade buyurun, müsaade buyurun muallimler! Biz taşırız,” diyerek bavulları alır ve taşır.  

Ortalıkta görülmeyen köylüler, yediden yetmişe, kadın erkek, yaşlı çocuk okulun önündeki yoldan Mardin sapağına kadar giden yüzlerce metrelik yolun iki kenarında, öğretmenleri uğurlamak için sıralanmışlardır. Sıraların başında da Cano ile Affan Ağalar vardır. Ağalar, yüzlerce metrelik insan koridorunu göstererek, “Halkımızın gönül tahtına oturdunuz. Tuttuğunuz her el, her kucak sizindir,” der.

Beş öğretmen, kadınlı erkekli insan koridorunun arasından ağır ağır yürümeye başlar. Kadınların biri bırakıp, diğeri kucaklar öğretmenleri. Öğretmenler, öpülüp kucaklanmaktan neye uğradıklarını anlamazlar. Şaşırmışlardır. Erkekler, ellerini sıkar, önlerinde eğilirler.  Kara bıyıklı, aksakallı erkekler, “Allah sizden razı olsun. Sizden çok memnunuz,” derler. Kadınlar bakır leğen ve tepsilerin sırtına vurarak zılgıt çekerler. Kimi kadınlar ağlar. “Oy, kurbanooooo! Kurbanooo! Şemslerim, iyiliğin, çalışmanın aynası oldunuz önümüze. Selametle gidin, gelin. Sizi her zaman hatırlayacağız. Kurbanooo, kurbanooo,” diyerek, elleriyle öğretmenlerin sırtlarını pepelerler. Öğrenciler de çok üzgün olup, ağlayıp sızlamaktalar. “Öğretmenim gitmeyin. Okullar açılınca gene gelin!” derler.

Erkekler de, “Köyümüze hayat kattınız. Katuna’ya hayat kattınız. Var olun, sağ olun. Sizi dünya ahret bacımız olarak gördük, sevdik. Bizi sizin gibi kimse adam hesabına almadı. Evimize misafirliğe gelmedi. Yemeğimizi yemedi. Kızlarımızın saçını taramadı. Yaptığınız iyilikleri unutmayacağız. Ne olur, gitmeyin!” der. Öğretmenler bu ilgi karşısında çok duygulanır. 700 metrelik yolu kucaktan kucağa, elden ele geçerek alırlar. Yüzleri gözleri öpülmekten ıpıslak olur. Köylüler ağlar. Sarılıp tekrar tekrar öperler. Yolun sonuna geldiklerinde, Bekir Başçavuş, Cemal Bey ve muhtarı bekler görürler. Teker teker ellerini sıkarlar. Cano Ağa tabancası ile üç el ateş ederek, okulun karşısındaki taş yığınını öğretmenlere göstererek, “Bakın oraya!” der. Öğretmenler baktıklarında, tepede, taştan örülmüş, ikişer metre yükseklikte, yarım metre genişlikte, beyaz badanalı, beş tane dev sütun görür.

Cano Ağa, bu sütunların “Beş Kardeş Anıtı” olduğunu söyler. Arkasından, “Siz köyümüzün gönül tahtına oturdunuz” der. Affan Ağa da, “Sizin hatıranız o taşlar gibi yaşayacak, o taşlar gibi kalıcı olacaktır. Biz bize değer vereni her zaman başımızın tacı ederik,” der. Bu arada öğretmenlerin duyguları son kerteye çıkmıştır. Ne diyeceklerini bilemezler ve ağlamaya başlarlar.

Tülay Öğretmen, “Şu işe bakın! Dokuz ay önce bu köye geldiğimizde, gece sabaha kadar ağlamıştık. Biz burada ne yapacağız, diyerek üzüntümüzden sabaha kadar uyuyamamıştık. Şimdi ise Katuna’dan ayrıldığımız için ağlıyoruz,” der. Cano ağa da, “Doğunun kaderidir bu. Buraya gelenler, ilkin geldikleri için ağlar; sonra da ayrıldıkları için ağlar,” der.   

Bu hay huy içinde beklenen otobüs gelir ve kalabalığın ortasında durur. Kalabalığı gören şoför şaşırır. “Asker mi uğurluyorsunuz?” diye sorar. “Hayır, öğretmenlerimizi uğurluyoruz,” der Katunalılar. Öğrenciler, kendilerine daha önce öğretilen Diyarbakır türküsünü (Mardinkapı şen olur/Dibi değirmen olur), otobüsün önünde söyler. Gençler de mendil sallayarak, halay çeker. Bu hareketlilik için öğretmenler otobüsteki yerini alır ve otobüs hareket eder. Öğretmenler dışarıya, dışarıdakiler içeriye el sallar. Çocuk ve gençler bir süre otobüsün arkasından koşar, mendil sallar. Şoför, “Yirmi yıldan beri bu yolda gider gelirim, hiç böyle bir uğurlama görmedim. Allah aşkına sizler bu insanlara ne yaptınız da sizi böylesine içten uğurlar?” diye sorar. Öğretmenler; “Çok basit. Onları çok sevdik. Işık olmaya çalıştık onlara, ışık…” der. Otobüs hızlanır.

Katunalı köylüler, öğretmenlerin kendilerine yaptığı –hela yapımı, kadınların yıkanma yeri, yola taş döşeme, uyuz hastalığının giderilmesi, biçki dikiş kursu, aşıklara yardım ve 23 Nisan kutlamaları- bunca iyiliği unutmak istemez. Bu çalışmaların karşılığını “Beş Kardeş Anıtı” yaparak ve anıtı ömürleri boyunca yaşatarak ödemek isterler. Bunun yanında tüm köylüler öğretmenleri, yolun kenarına tek sıra halinde toplanıp, gözyaşları, halk oyunları ve dualarla uğurlarlar. Böylece okul çevre bütünleşmesi de sağlanmış olur.   

4. 0.SONUÇ VE ÖNERİLER

Sonuç
Katuna’da Dokuz Ay romanında, Adana Yatılı Kız İlköğretmen Okulundan yeni mezun olmuş, beş kız öğretmenin, 1966 yılı Ağustos ayında, Milli Eğitim Bakanlığınca, atama emirlerinin bildirildiği Mardin il emrine, oradan da Katuna Köyü İlkokuluna yapılan atamaları ile köyden ayrılıncaya kadar geçen sürede yaptığı çalışmalar anlatılır. Öğretmenler yorucu bir yolculuktan sonra Mardin’e varırlar. Atamaya bakan Milli Eğitim Müdürlüğü müdür yardımcısı öğretmenleri iyi karşılar ve sorunları ile ilgilenir. Ödenek yetersizliği nedeniyle, okul binaları bitirilemediği için beş öğretmenin de Katuna Köyü’ne atandığını bildirir.

Öğretmenler ilk maaşlarını alır, sevinçle çarşıya çıkarlar. Bolca kuru yiyecek alırlar. Bavulları ve çantaları ile Milli Eğitimin kamyonetine binerek yola çıkarlar. İki saat sonra köye ulaşırlar. Karakol komutanı ile okul müdürü Cemal Bey karşılar onları. Eve yerleştirirler.  Köy, 150 evli olup, ceviz, vişne, elma ve şeftali ağaçlarının bol olduğu yeşillikli bir yerdir. Derme çatma bahçe çitleri, sıvasız duvarları, döküntü kapıları ve pencereye benzeyen oyukları olan bir yerleşim birimidir. Yol kenarında develer, köpekler ve tavuklar görülür. Sokak, hayvan gübresi, taş ve çamur içindedir. Köyde iki ağa, iki aşiret, aşiretler arasında kan davası vardır.

Evlerde, avlularda insan karartıları, kapıların ardından kadın ve çocuk yüzleri görülür. Çekingen, uzak ve ilgisizce bakarlar öğretmenlere. Gece karanlığı bir kurşun gibi çöker insanların üzerine. Tarifsiz bir keder ve sıkıntı sarar öğretmenleri. “Dokuz ay bu köyde mi kalacağız?” diye kederlenirler.        

Öğretmenlerin kalacakları evin helası yoktur. Banyosu da yoktur. Karakol komutanı, askerlere hela yaptırarak, hela sorununu çözer. Katuna Köyü İlkokulu sarı badanalı olup, tek katlıdır. İki küçük oda ile büyük bir derslikten oluşmaktadır. Beş sınıf bir arada “birleştirilmiş sınıf öğretimi” yapmaktadır. Okulun bahçe duvarı yoktur. İnikler, keçiler okulun çevresinde otlar. Okulun, öğretmenler için bir öğretmen lojmanı vardır ve burada okul müdürü Cemal Bey oturur.

Okul, 1966-1967 yılı Eylül ayında 70’e yakın öğrenci ile öğretime başlar. Okul müdürü Cemal Bey beş yıllık öğretmen olup, üç yıldır Katuna’da görev yapmaktadır. Köyün sorunları ile ilgilenmez ve sadece sınıfa girip çıkar. Ceket giyer, kravat takar. Köylüye örnek olmaz. Köyü değiştireceği yerde kendisi değişmiş, köylüleşmiştir. Enerjisi tükenmiş memur tipidir. Öğretmenlerin köylü ile kurduğu ilişkiyi kıskanır. Yeri gelince onlara akıl verir. “Oturun oturduğunuz yerde, öğretmenliğinizi yapın, abece öğretin!” der.

Beş genç bayan öğretmen Selma, Emine, Zübeyde, Nebiye ve Tülay’dır. Yaşları 17’dir. Okuldan yeni mezun olmuşlardır. Katuna Köyü’ne geldiklerinde ayakları yere basar. Acı içinde sarsılırlar. Yalnızlığın, sahipsizliğin ne demek olduğunu anlarlar. Selma öğretmen lider tipli olup, öğretmenlerin yöneticisi komundadır. Öğretmenler ona uyarlar.

Selma öğretmen, arkadaşlarının umutsuz ve acılı halleri karşısında birden toparlanarak; “Davranın arkadaşlar. Ahlamanın, puflamanın yeri değil, kalkın!” diye çıkışır ve bu çıkışı etkili olur. Öğretmenlerin “İstifa edelim” çıkışları karşısında Selma Öğretmen; “Boşuna konuşuyorsunuz, hiç birimiz istifa edemeyiz. Burada çalışmak zorundayız. Çünkü mecburi hizmetimiz var! Katunalılar bizin insanlarımız değil mi? Bırakın ağlamayı, sızlanmayı!” der. Bunun üzerine öğretmenler, üzerlerindeki korkulu boşluğu atarlar ve çalışmaya başlarlar.

Geceleri gaz lambası ile aydınlanır, yemekleri sıra ile yaparlar. Çoğunlukla bol yumurtalı, salçalı makarna, pirinç pilavı, mercimek çorbası yaparlar. Yemek, bulaşık ve çay kahveden sonra o gün yaptıkları işleri tartışır, ailelerine mektup yazarlar.           

Okuldaki 70 öğrencinin 59’u erkek, 11’i kızdır. Öğrencilerin görünüşleri sağlıklı olmasına rağmen, elleri yüzleri kir pas içindedir. Öğrencilerin teneffüslerde evlerine gittikleri olur. Okulda ilk gün, öğrencilerin oturacakları sıraları belirleme ve adlarını öğrenmekle geçer. Aşiretler arasındaki anlaşmazlık çocuklara da yansımış olduğundan, çocuklar birlikte oturmak istemez. Tüm bu olumsuzluklara rağmen çocuklar, şaşırtıcı bir hızla öğrenirler. Okula gidip gelme kuralları ile el yüz ve ağız temizliği gibi konular işlenir.     

Öğretmenler, öğrencilerin değiştirilebilmesi için önce çevrenin değiştirilmesi gerektiğini ilke edinirler. Yapmayı düşündükleri işi önce kendi aralarında tartışır, karara varır, sonra harekete geçerler. Zorunlu durumlar dışında köylü ile tartışmaz, onlarla yüksek sesle konuşmazlar. “Fırsat eğitimini” yöntemini, sürekli kullanırlar. Çevreyi değiştirmek/geliştirmek için her eve bir hela yaptırma ile işe başlarlar. Arkasından Kadınların Yıkanma Yerine gençlerin gitmesi engellenir. 700 metrelik yola taş döşenir. Uyuz hastalığı ile mücadele edilir ve uyuz çocuklar iyileştirilir. Genç kızlara yönelik biçki dikiş kursları açılır ve dikiş öğretilir. Köylünün sosyal işleri de ihmal edilmez ve genç aşıklara kaçabilmeleri için yardım edilir. Öğretim yılı sonuna doğru 23 Nisan Bayramı hazırlıkları yapılır ve gösterişli törenlerle bayram kutlanır. Törenlere tüm köylü katılır, etkinlikleri izler ve öğretmenleri tebrik eder.

Öğretmenlerin yaptıkları bunca işler karşısında, köylüler de boş durmaz ve onlara olan minnet borçlarını “Beş Kardeşler Anıtı” yaparak ve muhteşem bir törenle –onları- memleketlerine uğurlayarak öder.

1966-1967 Öğretim yılında Mardin Katuna Köyü İlkokuluna atanan beş öğretmen, Öğretmen Okulunda (1948) İlkokul Programına göre yetiştirilmiştir. Bu program ile öğretmenlerin; “kötü şartları düzeltmek için çalışmaları, kendisinin ve etrafındakilerin sağlığını korumaları, çevresindeki şartları düzeltmek için çalışmaları, serbest zamanlarını temiz ve faydalı işlerle geçirmeleri, sorumlu işler almaya hazırlıklı olmaları ve çalışma zevkini duymaları,” amaç olarak (MEB, 1948) kazandırılmaya çalışılmıştır. Beş öğretmenin; çevre ile iletişim kurarak, hela yapımı, kadınların yıkanma yeri, yola taş döşeme, uyuz hastalığı ile mücadele, biçki dikiş kursu açma, aşıklara yardım ve 23 Nisan kutlama törenlerinde bizzat görev almaları ve bu işleri başarmaları, programın gereği, öğretmenlerin başarısı olarak değerlendirilebilir.

Ayrıca, beş öğretmenin çalışmalarında, 1961 yılında yürürlüğe giren 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Yasasının etkisinin olduğu söylenebilir. Çünkü bu yasa, Geçici Md. 3 ile “MEB bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç 10 yıl içinde mecburi öğrenim çağında bulunan öğrencileri tamamen okula kavuşturmak için gerekli öğretmenleri yetiştirmek ve ilgili planların zamanında uygulanmasını sağlamakla yükümlüdür,” demekte ve 79. ve 80. maddelerle bu maddeye destek vermektedir. (MEGSB, 1987). Bu durum, o zamanki yeni yönetim anlayışının, eğitime verdiği değerin bir göstergesi olarak değerlendirilmesi bamımından oldukça önemlidir.

Nebiye’nin babasının vedalaşırken söylediği, “Birbirinize sahip çıkın! Çektiğiniz bu rezilliğin hakkını verin! Vatana millete yararlı olun!” (Şahin, 2017) sözünün, eğitimin siyasi işlevini gerçekleştirmeye yönelik olduğu söylenebilir. Siyasal işlev, mevcut siyasal düzene sadakati sağlamaktır. Mevcut düzene sadakatin sağlanması, gerek örgün eğitimde çeşitli derslerle, gerekse yaygın eğitimle ya da örgün eğitimde ayrı bir siyasal eğitim ile yani yurttaşların kamu işlerinin yürütülmesine etkin bir biçimde katılmasını sağlayacak, hünerler, tutumlar ve yeteneklerle donatılması suretiyle gerçekleştirilir. Bu gerçekleştirme çabasında öğretmenler geniş bir rol oynarlar (Tezcan, 2015). Eğitim kurumları da, toplumun siyasal amaçlarının bireylere kazandırılarak sürdürülmesi işlevini yürütmektedir (Topses, 2018).

Ayrıca, öğretmenlerin köyde yaptığı hela yapımı, kadınların yıkanma yeri gibi bu çalışmalar, toplumun sürekliliğini sağlamaya ve toplumu geliştirmeye yönelik çalışmalardır. Dolaysıyla eğitimin “toplumsal işlevidir.” Okul öğretim programında yer alan konuları işlerken, çevre sorunlarına özel bir önem verir. Öğrencileri buralara karşı bilinçli kılar. Okul ya da öğretmenlerin önderliği ile çözülebilecek bir sorun var ise öğretmen buna bizzat katılır. Örneğin köye su getirmek gibi (Binbaşıoğlu, 1988). Romanda öğretmenler bu çalışmalara katılmanın ötesinde, çalışmaları bizzat kendileri yapmakta, sonra halkın katılımını sağlamaktadır.

Beş öğretmenin; “Köylüler de bizim yurttaşlarımızdır. Milli Eğitim Temel Yasası, eğitim-öğretim diyor. Eğitim okul dışındaki davranışlarla ilgili olduğuna göre, öğretmen her şeyden önce örnek olmalı. Yalnızca çocuk okutup, maaş alan kişiler değiliz biz. Bizim buradaki düşmanımız cehalet, tembellik ve geri kafalılık,” derken eğitimin siyasal ve toplumsal işlevini gerçekleştirmenin yanında, “halk eğitimi” yaptıkları, köylüleri kişisel ve toplumsal sorunları çözmeye ve yeni bir biçimde işleri ele almaya yönelttiği (Celep, 1995) de söylenebilir.

Romanda dile getirilen bir husus da, öğretmenlerin görevleri sırasında, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile iletişim kurmadıkları ve kurmaları gerektiğidir.     

Romanda verilmeye çalışılan ana fikir, öğretmenlerin görev yapacakları mezra/köylere, köy koşullarına göre yetiştirilmeyip, şehir koşullarında, şehir okullarında görev yapacak şekilde yetiştirilip, ilk atamalarının köylere yapılması ve eğitim çalışmalarının toplumun gelişmesinde kayda değer bir etkisinin olduğu/olabileceği görüşüdür.

Öneriler
Öğretmen adayları öğrencilikleri sırasında, gerek dersler, gerek uygulama yönünden görev yapacakları köy, kasaba, şehir koşullarına (üç koşul) göre yetiştirilmeli ve mutlaka köylerde uzun bir uygulama/staj çalışması yapmalıdır.

 

 

KAYNAKLAR

Binbaşıoğlu, Cavit. (1988). Eğitime Giriş. Ankara.

Büyükkaragöz, S. Savaş. (1977). Program Geliştirmede Kaynak Metinler. Konya.

Celep, Cevat. (1995). Halk Eğitimi. Ankara.

Çilenti, Kamran. (1988). Eğitim Teknolojisi ve Öğretim. Ankara.

Erden, Münire. (1988). Öğretmenlik Mesleğine Giriş. İstanbul.

Erden, Münire. (2014). Eğitim Bilimlerine Giriş. Ankara.

Fidan, Nurettin ve Münire Erden. (1988). Eğitime Giriş. İstanbul.

Milli Eğitim Bakanlığı.(1948).İlkokul Programı. İstanbul.

Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı. (1987) Milli Eğitim Temel Kanunu ile İlköğretim ve Eğitim Kanunu. Ankara.

Serkan Parlak. (www.kitapeki.com/katunada-dokuz-ay/. Erişim Tarihi: 29.5.2018. Erişim saati: 16:50)

Sönmez, Veysel. (2000). Program Geliştirmede Öğretmen Elkitabı. Ankara.

Şahin, Osman. (2017).Katuna’da Dokuz Ay. İstanbul.

Tekışık, Hüseyin Hüsnü. (1969).Yeni İlkokul Programı Uygulama Rehberi. Ankara.

Tekin, Halil. (2004). Eğitimde Ölçme ve Değerlendirme. Ankara.

Tezcan, Mahmut.(2015).Eğitim Sosyolojisi. Ankara.

Topses, Mehmet Devrim. (2018).Eğitim Sosyolojisi. Ankara.

Varış, Fatma. (1978). Eğitimde Program Geliştirme: Teori ve Teknikler. Ankara.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Saygıdeğer öğretmenim "Katuna"ile bu gün beni Osman Şahin le tanıştıdınız yazarı Katunasını ve ve 4 kitabının siparişini verdim.Yüreğinize ve ellerinize sağlık.İsterim ki yazınızı genç öğretmenlerimde okusun.Size selam ve sevgiler.

Ctmaksaray1973 
 07.06.2018 0:23
Cevap :
Çok teşekkür ederim sayın öğretmenim. İnşallah genç öğretmenler de okurlar. Selam ve saygılarımı sunuyorum. 07.06.2018. Şemseddin Koçak  07.06.2018 17:57
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2874
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster