Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mart '18

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
58
 

Kaybedenler 2

Kaybedenler 2
 

İstanbul Başka Bir Yaşamın Yolunu Anlatıyor

 

Çağlayan Meydan'ı
      İstanbul

Her an yıkılma tehlikesi olan adliye bloklarına girip canımı hiçe saymanın sebebi sadece mahsur kalanları dışarı çıkarmak değildi. Enkaz aralarında iyileştirici bir enerji vardı. Ölümü üstümüze yayan felaketin gücünü orada daha iyi hissediyor, huşu içinde sınırlı bir varlık olduğumu hatırlayarak özüme dönüyordum.

Özellikle son birkaç aydır çekilmez baş ağrıları ve bitip tükenmek bilmeyen mide rahatsızlıkları beni mahvetmişti. Günlerce uyuyamadığım ve yemek yiyemediğim zamanlarım olmuştu. Ama felaketin ilk anından beri ne baş ağrısı çekiyordum ne mide. Zihin azabım dinmişti.

Ne var ki kendime dönüşürken yalnız değildim, daha ilk dakikadan beri yanımda bir kadın vardı Aden. Adliyeden beraber çıkmamız ve ilk anları meydanda birlikte geçirmemiz yetmezmiş gibi yollarımız gönüllü kurtarma ekibinde de kesişmişti. Mahsur kalanların çıkarılmasına yardım etmek, yorucu olması bir yana, çok tehlikeliydi de. Bir iki saatten fazla dayanamaz, diyordum, ama öyle olmadı. Bizimle birlikte sabaha kadar canla başla mücadele etti. Onun gibi iyi giyimli, bakımlı ve güzel bir kadının yaralı olmasına rağmen enkazdan uzak durmayıp her türlü zorluğa göğüs germesi beni şaşırtmıştı.

Sabah erkenden yaklaşık on kişilik bir grupla karşıya geçmek için yola çıktığımızda Aden'i tanımakta güçlük çektim. Dün geceki şık halinden eser kalmamıştı. Kızın saçı başı dağılmış, uykusuz kalan gözleri şişmiş, üstü başı toz toprak içindeydi. Hatta bir ara eliyle alnını sildiğinde yüzü öyle bir karardı ki maden işçilerinden farkı kalmadı. Ama o haliyle sanki daha bir güzelleşmişti. Belki bildikleriyle yetinip bir ölünün cebine kimliğimi neden yerleştirdiğimi araştırmasaydı aramızda çok daha farklı şeyler olabilirdi; ama Aden tam bir iz sürücüydü, meraklı ve zeki bir kadındı, durmayacaktı.

Ölü olmaya henüz alışamamış olmama rağmen bu durumun beni her geçen dakika daha da canlı kılması, olayı sürdürme kararlılığımı artırıyordu. Bu yüzden Aden'in gerçek kimliğimin izini sürmek istemesinden son derece rahatsızdım. Felaketten sonra ölürken de otuz yaşında doğarken de yanımdaydı, her şey onun gözleri önünde olmuştu, çok şey biliyordu. Bir an önce ondan uzaklaşmalıydım.

Taksim Meydanı'na geldiğimizde kararımı vermiştim. Gümüşlük Caddesi'nden Kabataş'a inmek istediklerini biliyordum. Karşıya geçmeden önce yakınlarımı görmek için Karaköy'e gitmem gerektiğini uydurdum ve İstiklal Caddesi'ne yönelip yollarımızı ayırdım.

 

Kadıköy Moda 
     İstanbul

Vapurla karşıya geçtiğimde öğlen saatleriydi. Rıhtımdan Bahariye'ye, Kadife Sokak'tan Moda'ya dek uzanan hat yerle bir yer olmuştu. Ne Akmar Pasajı kalmıştı ne Kadife Sokağın kaldırımları. Koskoca binaların birbirinin üzerine devrildiği, ana caddelerin ve çevre yolların çıkmaz sokaklara döndüğü Kadıköy'de artık Moda, Fenerbahçe ve Bağdat Caddesi'ndeki denize sıfır evlerden de Yeldeğirmeni gibi varoşlardan da aynı mavilikte görünüyordu Boğaziçi. Artık hepimiz aynı toprağa basarak ayakta kalmaya çalışıyor, aynı acıları çekiyor, aynı yıkıntıların arasından gökyüzüne bakıp umut arıyorduk içimiz titreye titreye.

Moda'da bizimki gibi yüksek apartmanlar ya çok ağır hasar almış ya da yıkılmıştı, bazıları ise korkunç bir şekilde yan yatmıştı. Binalar birbirlerinden ayırt edilemeyecek taş yığınlarına döndükleri için hangi enkazın bizimkine ait olduğundan emin olamıyordum. Kendi sokağımızda olduğumdan bile şüpheleniyor, acaba yanlış yere mi geldim, diye sorup duruyordum.

Sonunda evimin enkazını bulduğumda pek üzülmedim. Eski hayatımın merkezi olan evimden ve bu zengin yatağı semtten kurtulduğumu hissediyordum. Oysaki uzun süre çadırlarda sefil bir hayat sürmek zorunda kalacaktım. Ama karşıma çıkacak zorlukların hiçbiri gözümü korkutmuyordu. Benim asıl dert ettiğim şey tanıdık birine rastlamaktı. Dikkatli olmalıydım. Evin enkazına gelip kurtarma çalışmaları yapan ekiplerin başında beklemek isteyebilirdi, tabii eğer depremden sağ çıkabildiyse. Ölü olmaktan öyle memnundum ki onunla ya da bir tanıdıkla karşılaşıp her şeyin berbat olmasını istemiyordum.

Umarım kömüre dönmüş cesedi bulup ben diye gömer, o zaman daha kolay unutur. Bunu da ben mi düşüneceğim yahu? Ne yaparsa yapsın, nasıl unutursa unutsun, umurumda değil.

Bir an önce karşıya geçip eski hayatımın tüm kalıntılarından uzaklaşmazsam dengeyi iyice yitirecektim. Hiç oyalanmadan rıhtıma yürümeye başladım.

Deprem modern dünyayı başıma yıkarken uyutulduğum taştan beşiği de devirmişti. Vahşi doğa tarafından yıkılmış, binaları yangın alevlerince yutulmuş, ölümün kol gezdiği İstanbul'da gerçeğin karanlık yüzüne doğru yaptığım yolculuk dehşet verici yerlerden geçmek zorunda bıraksa da korkunç bir kâbustan uyanmamı sağlıyordu.

 

Kabataş, Dolmabahçe
     İstanbul

Çadıra pıt pıt vuran damlaların sesiyle uyandığımda yanımda sekiz on kişi daha vardı. Kabataş'taki Fındıklı Parkı'nda rastladığım bu Kızılay çadırına akşam saat yedi gibi girip yattığımda uykusuzluktan ölüyordum. Yatış o yatış, kafamı koyduğum gibi uyumuşum. Saat yediydi. Tam on iki saat bu pis kokulu berbat yerde bebekler gibi mışıl mışıl uyuduğuma inanamıyordum, dünyalar benim olmuştu. Haftalardır uyuduğum toplam süreyi hesaplasam bundan az olduğundan emindim.

Kendimi öyle dinç hissediyordum ki hayata yeniden başlamaya tamamen hazırdım. İaşe çadırına gittim ve gönüllülerin dağıttıkları çorba ve ekmeklerden alıp oturacak bir yer bakındım. Yağmurun hiç canı yokmuş, hemen kesilivermişti. Yerler çok ıslak değildi, bir ağacın altına oturdum ve hızlı hızlı çorbamı içtim. Bu hayatımda içtiğim en güzel tarhana çorbasıydı, ekmeğin de yarısı bitmişti. Gidip bir tabak daha alma şansım olup olmadığını sordum. Aşçımız kırk yaşlarında tombul bir kadındı, beğendiğime çok sevindi. İkinci tabağa ve kalan ekmeğe de bana mısın demedim. İştahım açılmıştı.

Yemekten sonra Dolmabahçe tarafına yürüdüm. Saat daha çok erkendi, güneş bile doğmamıştı. Meydana ulaştığımda alışkanlıkla gözüm bir an saat kulesini aradı, tabii ki yerinde yoktu. Daha doğrusu burada ağaçlar dışında hiç bir şey yerinde değildi. Dolmabahçe Sarayı'nın neredeyse tamamı denize uçmuştu ve stadyum yerle bir olmuştu. Saraydan geriye kalan az miktardaki molozların yanından geçerken toz ve beton karışımının nemli kokusunu alıyor, ürpertici soğukluğunu tenimde hissedebiliyordum. Yayalar depremin sağa sola serpiştirdiği büyük kayaların üzerinde zorlukla yürüyebiliyordu. Bundan yüzyıl önce bu koca kayalarla doldurulmuştu buranın çürük zemini ama tutmamıştı.

Kayaların üzerinden atlaya zıplaya kıyıya yaklaştım. Deprem gecesi elli beş saniyede Boğaziçi'nden yükselerek insanlığın karşısına dikilen enkaz dağı tüm heybetiyle dünyaya meydan okuyordu. Bir an gölgesinin karanlığına doğru çekildiğimi hissedip düşecek gibi oldum. Beşiktaş kıyılarından yaklaşık yüz metre içerideki suları kaplayan devasa birikinti depremde yıkılan Boğaziçi köprüleri ve şehir kalıntılarından oluşuyordu ve sanki yedi tepeli kadim şehre eklenmiş sekizinci bir tepe gibiydi.

Neler yoktu ki içinde? Metrobüsler, mobilyalar, tırlar, beyaz eşyalar, gökdelenler, kamyonlar, vagonlar, pencereler, halk otobüsleri, çatılar, balkonlar, otomobiller, koltuk takımları, kanepeler, tramvaylar, minibüsler, ofisler, tekneler, yatlar, sandallar iç içe geçmişlerdi. Ama en büyük parçaları tabii ki yıkık köprüler oluşturuyordu. Batı ve Doğu'yu bir araya getiren bağ kopmuş, köprü tam ortasından ikiye ayrılmıştı. Asya'daki parçası Beylerbeyi açıklarında Boğaz'a gömülmüş, dikey kuleler ve büyük halatlara tutunan Avrupa yakasındaki parçanın aşağı sarkan ucu ise Ortaköy açıklarında Boğaz'ın sularına bir mızrak gibi saplanmıştı. Kırk beş derecelik açıyla dizlerinin üzerine çökerek sulara batan köprü, kollarını iki yana açan büyük bir V harfi gibiydi ve sanki enkaz dağını kucaklamaya çalışıyordu.

Bulutlar dağılmış, hava iyice aydınlanmıştı; ama güneş doğamıyordu bir türlü, devasa birikinti onu perdelemeye ısrarla devam ediyordu. Enkaz dağının yüksekliği ne yazık ki sekizinci tepenin ardına saplanıp kalmış güneşin üstüne dahi gölge düşürebiliyordu. Felaketin gölgesi çevresindeki her şeyi kaplamak ister gibi genişliyor, koskoca şehri yuttuğu yetmiyormuş gibi karanlığından yükselen arsız dalgalarıyla Boğaziçi'nin mavi sularını da yutmaya çalışıyordu. Denizin bile güç yetiremediği bu ucubeyle başa çıkabilmek doğanın epey vaktini alacaktı. Belli ki artık bu şehirde bir süre geç sökecekti Şafak; akşam daha erken çökecek, gölgenin karanlığı vakitsizce örtecekti Beşiktaş'ın, Karaköy'ün, Eminönü ve tarihi yarımadanın sahillerini. Artık sekiz tepeyi aşmak zorunda kalan gün ışığı mavi suların üzerine yorgun argın düşecekti ve biz ürpertiyle izleyecektik karanlıktan korkar hale gelmiş gün ışığının o halini.

Büyük bir yapbozun parçaları gibi Boğaziçi'ne yığılan şehir kalıntıları gün doğumunun karşısına dağ gibi dikilse de sema en güzel maviliğini kuşanmıştı ve yıkık köprünün bükülmüş iki bacağı arasından yeryüzündeki karanlığı dağıtacak olan güneşi doğurmakta kararlıydı. Bir an güneşin o ucube tepeyi aşıp kadim şehri yutmak istercesine genişleyen arsız karanlığı eritmesini ya da denizin görülmemiş yükseklikte dalgalar oluşturup her şeyi eski haline sürüklemesini ister miydim acaba diye sormadan edemedim. Ama sokak lambalarının kaldırımlarda, eşyaların evlerde, hurdaya dönmüş araçların garajlarında olup olmamasıyla ilgilenmiyordum. Şehrin bozguna uğramış olmasıyla da ilgilenmiyordum. Bunu umursamama gerek yoktu. Kim bilir kaç kez bozuldu ve kaç kez yeniden yapıldı bu şehir; kaç kez istila gördü, kaç kez yakıldı, yağmalandı ve bugünkü gibi yerle bir oldu? Kayıp parçaları bulanlar ya da en yaşamsal eksikleri tamamlayanlar neredeler şimdi? Kim götürebildi taşındaki toprağındaki altını? Tıpkı doğa gibi tepki vermek istiyordum olan bitene. Bizim ilk kez gördüğümüz bu yıkıma kim bilir kaç kez kucak açmıştı bu topraklar? Bu denizler ve gökyüzü kaç kez izlemişti burada olan biten vahşetleri? Belki de bu yüzden bu kadar sakin ve tepkisizdiler felaketlerde üzerlerinde can veren on binlere? Kim bilir belki de bu yüzden bu kadar rahatça sindiriyorlardı içlerine sızan bunca masumun kanını?

Neden yeniden yollar ve köprüler yapıp yürütelim arabaları, neden sürelim tekneleri bir kez daha maviliklere, neden katlanalım yaptıklarımızın bozulmasına, neden devrilen taşları üst üste koyalım bir kez daha, neden itinayla yaşayalım, neden boş vermeyelim, neden vazgeçmeyelim?

Martılar ve dalgalar el ele verip dikkatimi çekmeyi başardıklarında ruh halim de birden değişmeye başladı. Çünkü enkaz dağının ardından yükselmeye başlayan güneş adeta göz kırpıyordu bize. Her şey birbirine öyle bağlıydı ki içinde bulunduğum karanlık olmasaydı özgürlük atmosferinin kara güneşi bir göz kırpışıyla beni böyle taşırabilir miydi? Karşıt gerçeklikler el ele vermeseydi güneşi görür görmez inine doğru çekilen gölgenin karanlığı, hakikati gösteren siyah bir ışığa dönüşebilir miydi? Felaket; koskoca şehri Boğaz'a dökmeyi başarmış, Doğu ile Batı'yı birleştiren köprüyü yıkmıştı; ancak doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine insanlığı dayanışmada birleştiren ve gönüller arasında bağ kurup manevi insanlık köprüsü oluşturan da aynı felaket değil miydi? Öyleyse asıl ihtiyacımız olan hangisiydi: Manevi insanlık köprüsü mü yoksa bir dakika içinde yerle bir olabilen Boğaziçi köprüleri mi?

Gün ışığında çıkmaya cesaret edemeyeceğim bir yolculuğa, İstanbul'un en karanlık gecesinde siyah ışık şehrin tamamını kapladığında felaketle el ele tutuşarak çıkmıştım. Ama sıcağı sıcağına yaşanan heyecan azaldığında daha mantıklı düşünmeye başladım ve ilk dert ettiğim şey felaketin şehirdeki etkilerinin her geçen gün azalacağı, sonra da tamamen biteceği oldu. Bende tam bir bağımlılık yaratan kaosun sona erip de hayatın ister istemez normale dönecek olmasından ciddi anlamda rahatsız oluyor, buna mutlaka bir çözüm yolu bulmam gerektiğini düşünüyordum.

İlk işim normale dönüşün uzayacağı bir yere kapağı atmak olmalıydı. Bunun neresi olduğunu çok iyi biliyordum. Babamların sır gibi sakladıkları Eski İstanbul Projesi'nin tam kalbine, Gülhane'ye gidip, başımı sokacak bir yer bulacaktım. Gözümü parkın bulunduğu tarihi yarımadaya çevirdim. Doğanın kanını emen binaların yalısından sarayına kadar denize dökülmesinden sonra beton kabuklarından kurtulmanın sevinciyle göz alabildiğince uzayıp giden Beşiktaş sahili öyle doğal bir görünüme kavuşmuştu ki buradan Sarayburnu'na uzanan sahil yolu bir an için gözüme beni bambaşka bir yaşama götürecek bir yol gibi göründü. Evet, patlama halindeki doğayla kurduğum içsel bağ sayesinde karanlıktan nasıl siyah ışık sağılacağını öğrenmiş, özgürlüğü felaketin avuçlarından kana kana içmeye başlamıştım.

Gülhane'ye uzanan büyülü yolu takip edecek, parktaki kütüphaneyi işgal ederek felaketin kurtarıcı etkisini herkese gösterecektim.

2.Bölüm Sonu 3. Bölüm birazdan yayınlanacak.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 58
Kayıt tarihi
: 16.03.18
 
 

Ankara Üniverstesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Avukatım. Yaşayamadıklarımı yazarak yaşamaya çalışı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster