Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mart '18

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
69
 

Kaybedenler

Kaybedenler
 

Önsöz

Haydi, gelin, ne duruyorsunuz? Ateşin etrafında hepimize yetecek kadar yer var, yanaşın siz de, kulak verin bu hikâyeye.

Özgürlük ateşinin sönmekte olduğunu söyleyip yakında her yerin tamamen karanlığa gömüleceğinden endişe edenlerle aynı fikirde değilim. Hayır, bu ateş sönmedi, yavaş yavaş da olsa yanmaya devam ediyor ve her zaman da edecek. Ama çok dikkatli olmalıyız. Alevlerin ışığıyla herkes kendi yolunu aydınlatmaya kalkışırsa hakikatin üzerine gölgelerimiz düşer ve karanlıkta kayboluruz.

Eğer özgürlük ateşinin alevleriyle hazineye giden yolu aydınlatmak istiyorsak hiçbir şeyin felaketler kadar yol gösterici olmadığını bilmemiz lazım. Bir zamanlar denizlerdeki maviliğin gökyüzüne ayna kesilerek oluştuğunu sanıyordum; oysaki ne denizler göğe yansırmış ne de gökyüzü denizlere, maviliklerin sırrı evrenin sonsuz karanlığında gizliymiş. İşte ben size dünyamıza renk veren bu karanlıktan nasıl siyah ışık sağdığımızı, o ışıkla hazineye giden yolu nasıl aydınlattığımızı ve özgürlüğü felaketin avuçlarından nasıl kana kana içtiğimizi anlatacağım.

KAYBEDENLER

1.Bölüm

Elli Beş Saniye

                                    

Çağlayan Adliyesi
Aden
Tüm hayatım elli beş saniyede değişti. Sadece hayatım olsa iyi, ailem, arkadaşlarım, geçmişim, geleceğim, eğitimim, işim… Neyim var neyim yoksa topyekûn ve bir daha asla geri dönüşü olmayacak bir şekilde değişti.

Her şey elektriklerin kesilmesiyle başladı. Hemen ardından yerin altından gelen büyük bir gürleme duyuldu. Sanki İstanbul yüzyıldır içinde biriken öfkesini kulakları sağır eden bir kükremeyle kusmaya başlamıştı. Sarsıntının inanılmaz gücüyle beşik gibi sallanan adliye her an başımıza yıkılabilirdi. Dehşet içindeydim. Kapıya doğru gitmeyi birkaç kez denedim, ama her defasında yere düştüm. Bina öyle bir sağa sola yatıyordu ki bırakın yürümeyi, ayakta kalmak bile imkânsızdı. Yerde oradan oraya savrulurken art arda patlayan camlar, tavandan kopan lamba, taş ve alçı parçaları yağmur gibi üzerime yağıyordu. Masanın altına girerek devrilen mobilyaların ve yıkılan duvarların altında kalmaktan son anda kurtuldum. Ölümün gölgesi çevremdekileri bir bir yutarak çemberini daraltırken karanlığa teslim olup çaresizce beklemekten ve binanın yıkılmaması için dualar etmekten başka bir şey yapamadım.

Sarsıntı bittiğinde yere kapaklanmış bir halde titriyordum. Elli beş saniye yaşadıklarımı anlayabilmem için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmem içinse çok uzundu.

Hayati tehlikem yoktu, bacaklarımı ve kollarımı oynatabiliyordum, ama her yanım acı içindeydi. Bina ayakta kalmış olsa da her an artçı bir sarsıntıyla yerle bir olabilirdi. Bir an önce dışarı çıkmalıydım. Çektiğim acıyı umursamadan can havliyle masanın altından çıkıp dizlerimin üstünde çantamı aradım, bulmak imkansızdı. Her yana saçılmış cam kırıkları dizlerimi parçalıyordu, ayağa kalktım.

Aman Allah'ım!

Duvarlar yıkılınca  odam bitişikteki savcı beyin odasıyla birleşmişti. Mobilyalar devrilmiş; bilgisayarlar, kitaplar... Her şey alt üst olmuştu. Cam kırıkları ayakkabılarımın altında gıcırdıyordu. Çantamdan vazgeçtim ve kendimi koridora atıp birbirini ite kaka ilerlemeye çalışan kalabalığın içine karıştım. Tam bir izdiham yaşanıyor, canını kurtarma telaşına kapılanlar acımasızca birbirlerini çiğneyerek çıkış merdivenlerine ulaşmaya çalışıyorlardı.

Yedinci kattaydık. Korkuluklara dayanıp adliyenin ortasındaki, futbol sahasından büyük boşluğa bakmamla kendimi kaybetmem bir oldu. Hayatımda gördüğüm en korkunç manzaraydı, şok geçiriyordum. Zemini ikiye ayıran, iki üç metre genişliğinde derin bir yarık vardı. Adalet sarayının böyle korkunç bir fay hattı üzerine inşa edildiğine inanamıyordum. Bazı bloklar yıkılmış, birçok kısım enkaz yığınına dönmüştü. Bizim G bloğun ayakta kalmayı başarması büyük şanstı. Tam bu sırada ayağım takıldı ve yere düşüp başımı çarptım.

Ah, kahretsin! 

Şimşekler çaktı beynimde. Ayak bileğim burkulmuştu, sancısından duramıyordum. Panik içinde tüm gücümle bağırarak yardım istemeye başladım. Hiç kimse durmuyordu. Kimi üzerime basarak ezip geçiyor, kimi üstümden atlıyordu. Ayağa kalkmaya çalıştım, ama belimi doğrulttuğum anda aldığım darbelere yenik düştüm. Neredeyse bayılacak gibi olmuştum. Ümitsizdim, sonumun geldiğini düşünerek ağlamaya başlamıştım ki üzerime kapanıp kendini bana siper eden bir adam:

"Yaralı mısın? Beni duyabiliyor musun?" diye sordu.

"Lütfen yardım edin. Ayağımın üstüne basamıyorum."

"Hiç kımıldama," dedi ve ben daha ne olduğunu bile anlamadan beni kollarına alıp hızlıca basamakları inmeye başladı.

Düşe kalka ilerlemeye çalışırken her sendelediğinde korku içinde inliyordum. Kulağıma çarpan kesik soluklarıyla beni kurtaracağını söyleyerek sakinleştirmeye çalışıyordu. Üç dört kat aşağı indikten sonra arkamızdan sel gibi akan kalabalık yüzünden durmak zorunda kaldı. Sırtını köşedeki duvara yaslayıp bir süre dinlendi. Ter içindeydi, başımı gömdüğüm gömleği şakağımdan sızan kana bulanmıştı. Ter ve sigarayla karışan kanın kokusu yıkımın ardında bıraktığı tozla birlikte burnuma doluyordu. Yüzüm gözüm kan içindeydi ama umursamıyordum artık hiçbir şeyi; gücünü topladıktan sonra yeniden basamakları inmeye başlaması benim için her şeyden daha önemliydi.

Dışarı çıktığımızda hayatımın kurtulduğunu düşünerek biraz olsun rahatlamıştım, ama depremin etkisini görmemle yeniden dehşete kapılmam bir oldu. Parçalanan gaz borularının sebep olduğu yangınlardan kaçan ve gördüklerinin şokuyla panik içinde kafalarını sallayarak yanımızdan geçen insanlar birbirlerine bakıp ne yöne gitmeleri gerektiğini tayin etmeye çalışıyorlardı. Büyük kısmı yıkılan Çağlayan Adliyesi tanınmaz durumdaydı. Bazı bloklar resmen kökünden sökülmüş, bazıları ters dönüp tepetaklak olmuştu. Adliye otoparkı da yıkılmış, ezilen arabalar etrafa dağılmıştı, benim arabam da enkaz altında kalanlar arasındaydı.

Beni kollarından indirdiğinde ayağımın üstüne basmakta ilkin çok zorlandım, ama sekerek de olsa yürüyebiliyordum. Ne var ki birkaç adım sonra başımdan sızan kan yüzümü kaplayınca hiçbir şey göremez hale geldim ve durmak zorunda kaldım. Titreyen elimi acının nabız gibi attığı yere götürdüğümde alnımdan sızan kanın sıcaklığıyla iyice panikledim. Gözlerim kararmıştı.

Durduğumu görünce geri döndü ve kolumdan tutarak destek verdi. "Yürüyebilecek gibi misin?"

"Evet, ama başım çok fena kanıyor."

Ceketinin cebinden çıkardığı kâğıt mendilleri bana uzattı. "Bunları yarana bastır."

Mendillerden biriyle gözümde biriken kanları temizleyip diğerlerini yarama bastırdım.

"Acilen ailemi aramalıyım," dedim. "Telefonunu verebilir misin?" Benimki çantamla birlikte binanın içinde kalmıştı.

"Servis dışı," diyerek karşılık verdi.

Meydanda grup halinde toplananların arasına girdiğimizde kendine bir sigara yaktı, ben hala telefon bulma telaşındaydım. Oturduğumuz apartman yıkıldıysa diye ödüm kopuyordu. Bir an önce iyi olduklarını öğrenemezsem çıldıracaktım. Birçok kişiye sormuştum, ama cep telefonlarının çoğunda hat yoktu, çünkü şebekede aşırı yüklenme vardı. Sadece bir iki kişi kısa süreli konuşma yapabilmişti o kadar.

Sonunda bir telefon bulup ailemi arayabildim; ancak onlara ulaşamadım. İçimdeki sıkıntı daha da katlanmıştı. Ya can havliyle evden çıkarken cep telefonlarını alamamışlardı ya da onlara bir şey olmuştu. Annemle kardeşimin durumunu öğrenebilmek için eve gitmekten başka çarem yoktu, ama karşıda, Anadolu tarafında oturuyorduk. Etrafa bakınıp araç bulabilmenin yolunu aradım. Metrobüs durağından dumanlar yükseliyordu. Araçlar yıkılan üst geçidin altında kalmış, yol tıkanmıştı.

Dış dünyayla bağlantımız kesikti, felaketin büyüklüğü konusunda henüz net bir bilgi edinememiştik, sadece taşınabilir radyolardan haber alabiliyorduk ve ilk gelen bilgilere göre deprem Boğaziçi köprülerine ciddi hasar vermiş, karayoluyla ulaşımı tamamen bitirmişti. Vapurla karşıya geçmek için ayak bileğimin bu haliyle Kabataş'a yürüyemezdim ama bunu başarabilsem bile oraya gitmek hiçbir işe yaramayacaktı. Çünkü tanınmaz hale gelen sahil şeridinde iskelelerin ve vapurların ağır hasar aldığı ve deniz ulaşımının tamamen durduğu söyleniyordu.

Gözyaşlarım sel gibi yüzümü yıkamaya başladığında kurtarıcım ismimi sordu. Sanırım amacı beni sakinleştirmeye çalışmaktı. Benden en fazla iki üç yaş büyüktü, otuzuna yeni basmış diyebilirdim. Gözyaşlarımı silip üstüme çeki düzen vermeye çalıştıktan sonra ismimin Aden olduğunu söyledim. Kendi ismini söylememişti, sormak zorunda kaldım.

Enkazın üzerinde göz gezdirdikten sonra bakışlarını bana dikti ve "Benim adım İstanbul," dedi.

Ne? Yok artık. Afallamıştım. Hangi anne baba oğluna böyle bir isim koyardı ki? "Dalga mı geçiyorsun?" diye şüpheyle sordum.

Yüz ifadesinden anladığım kadarıyla gayet ciddiydi. "Asıl sen dalga geçiyor olmalısın Aden," diyerek anında karşılık verdi. Çenesini hafiften yukarı kaldırıp beni tepeden süzdü. "Cehennemde olmamıza rağmen cennetin ismini taşıdığını söylüyorsun."

Tam bu sırada artçı sarsıntı oldu ve biraz önce içinden çıktığımız adliyenin ayakta kalan kısımları da büyük bir gürültüyle çöktü. Tepki verememiştim, şok geçiriyordum. İnsan çığlıkları arasında yerle bir olan Avrupa'nın en büyük adliyesi sanki bir anda toz olup üzerimize akıvermişti. Tanıdığım, sevdiğim birçok kişi sözde güvenli binanın altında kalmıştı. Beni yedi kat aşağıya taşıyarak dışarı çıkarmasaydı şu an ben de o enkazın altında kalmış olacaktım. Hayatımı kurtardığı için teşekkür etmek istedim, ama başımı iki elimin arasına almış, ileri geri sallanıp dururken korkunç bir kâbustan uyanıp gerçeğe dönmeye çalışan biri gibi dudaklarımı oynatabildim sadece.

Enkazdan yardım sesleri geliyordu. Kısmen ayakta kalan blokların olabileceği aklımdan geçti ve oraya gidip bir şeyler yapmak istedim. Ancak toz bulutu her yanı öyle bir kaplamıştı ki hiçbir şey seçilemiyor, hangi tarafın yıkılıp hangi tarafın ayakta kaldığı anlaşılamıyordu.

Yaşadığım çaresizlikle bir çığlık firar etti dudaklarımdan. "Kahretsin, toz yüzünden hiçbir şey göremiyorum."

"Sakin ol, yırtınıp durmanın anlamı yok," dedi. "Biz şehri görmeye hazır olana kadar bu toz bulutu dağılmayacak."

Şaşkınlıkla, "Ne demek istiyorsun?" deyip kaldım.

Sabır gösterdiğini gözüme sokar gibi içini çekip yanıtladı. "Beni iyi dinle. Bu yıkımın hepsini birden görürsen aradan çıkarsın. Gün ağarana kadar bekle, kozmos patladığında hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görüp ne demek istediğimi anlayacaksın."

Böyle dillendi işte yalnızlığın doruklarından yürek karıştıran yabani. Dağlarında bir kurt gibi tek başına yaşadığı ülkesi bana öyle yabancıydı ki ilk kez ayak bastığım toprakların ne dilini biliyordum ne yollarını.

Boş gözlerle önüme baktım, ne hissedeceğimi bilmiyordum. Sanki hayata gözlerimi açtığım ve içinde büyüyüp serpildiğim İstanbul'da değil, başka bir yerdeydim.
 

Çağlayan Meydanı
Aden

Numarasını hatırladığım akrabalarımı arayıp bizimkilerden haber alamadıklarını öğrenince iyice paniklemiştim. Ankara'dan yola çıkan amcam henüz bizim eve ulaşamamıştı ve ulaşması da epey  zaman alacaktı. Daha fazla bekleyemezdim. Belki yolların durumu anlatıldığı kadar değildir, bir araç bulursam karşıya geçmeyi başarabilirim, diye düşünmeye başlamıştım. Molozların ve yıkıntıların üstünden atlaya zıplaya çevre yoluna doğru gitmeye çalışan insan karartılarının peşlerine takılmak geçti aklımdan, ama yangınlardan yükselen alevlerin ışığında daha dikkatli bakınca insana benzettiğim o karartıların çoğunun taş ve demir yığınlarından başka bir şey olmadığını anlayarak vazgeçtim.

Yetkililer artçı sarsıntılar bitene kadar meydan ve park gibi açık alanlarda beklenilmesi konusunda sürekli uyarılarda bulunuyorlardı. Üstelik her tarafta yağma olaylarına rastlanıldığını duyuyorduk ve hava kararmıştı, elektrikler kesikti, sokak lambaları ve kablolar her yana saçılmıştı. Gün ağarana ve artçı sarsıntılar bitene kadar meydanda beklemekten başka çarem yoktu.  

İlk şoku atlattıktan sonra hayatta kalanları bulmak için hemen işe koyulanlar vardı, İstanbul da onların arasındaydı. Yangınlar yüzünden alevlerle sarmaş dolaş olan adliye enkazına girip molozların arasında kurtaracak insan aramak düpedüz delilikti; ama ne yazık ki yardım çığlıkları oradan geliyordu. Yükselen feryatlara daha fazla duyarsız kalamazdım. Yanlarına gidip çalışmalara katıldım, nasılsa artık ayağımın üstüne basabiliyordum ve başımdaki yaranın kanaması durmuştu.

Elimize ne geçirdiysek onunla deli gibi kazıyorduk enkazı seslerini duyduğumuz insanları bulma ümidiyle. Elimizdeki demirlerle molozları aşıp, nereye sıkıştıklarını dahi bilmediğimiz insanlara nasıl ulaşabileceğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu. Umutsuzca seslenip hayatta kalanları arıyorduk, ama yaptıklarımız hiçbir işe yaramıyordu. Daha çok kendi başına takılan İstanbul bizim gibi değildi, birkaç saatte bir yaşama tutunmaya çalışanlardan birini sıkıştığı yerden çıkarıp, sırtlanarak yanımıza getiriyordu. Tek başına dört kişiyi kurtarmıştı ben hariç. Bunu nasıl becerdiğini hiçbirimiz çözememiştik. Hadi ben elli altı kilo bir şeydim, ama onları taşırken de tıpkı bende olduğu gibi hiç zorlanmaması dikkatimi çekmişti. Çok güçlüydü, vücut hatları yapılıydı ve tahminimden daha uzun boyluydu. Bir altmış sekiz olsam da omuzlarına zor ulaşıyordum.

Saat gece yarısını geçtiğinde umutlarımız tükenmek üzereydi. Enkaz altında çaresizce bekleyenler için dakikalar saatlere dönüşmüştü. Yardım biraz daha gecikirse kurtulanları değil, ölüleri aramaya gelmiş olacaklardı. Seslerin gittikçe zayıflamaya başladığı karanlık saatler yaklaşırken her türlü yardıma muhtaçtık.

İmdadımıza önce maden işçileri yetişti. Nihayet yardım gelmişti. Modern teçhizatları yoktu, ama kazma kürekleriyle enkaza öyle bir giriştiler ki içimiz biraz olsun umutla doldu. Saatler ilerlediğinde özel eğitimli köpekleri ve teçhizatlarıyla Sivil Savunma ve AKUT gibi profesyonel ekipler de bölgeye ulaştı.

Kurtarma ekipleri resmen birbirleriyle yarışmaya başladıklarında depremzede gönüllüleri olarak boşa çıkmıştık. Gönüllü ekibimizde evi karşıda olup da benim gibi ailesine telefonla ulaşamayan üç dört kişi daha vardı, gün ışıdığında hep birlikte Kabataş'a yürüyüp vapur ya da motor bulmanın yolunu arayacaktık.

Bahar mevsimindeydik ve sabaha karşı hava iyice soğumuştu. Meydanda ateş yakıp günün ağarmasını beklemeye başladığımızda acı haberler yavaş yavaş ulaşmaya başladı. Bunlardan en fena olanı ise resmi rakamlara göre yüz elli olan ölü sayısının gerçekte on binlerce olduğuydu. Boğaziçi köprülerinin kullanılamaz hale geldiği ve şehrin iki yakası arasında ulaşımın sağlanamadığı kesinlik kazanmıştı.

İstanbul biraz önce enkazdan toplayıp getirdiği kapı ve mobilya parçalarını yan yana dizip uygun büyüklüğe getirmek için ayağıyla kırıyordu. Küçük parçalardan alıp zayıflayan ateşe attıktan sonra karşıma geçip oturdu. Çok rahat tavırları vardı, farklı biri olduğu her halinden belliydi, bunu yardımın gecikmesinden şikâyet edip duran tipleri görünce daha net kavramıştım. Herkes ah vah ederken o gayet sakindi ve yeni bir hayat kurmak için tüm şartların oluştuğundan bahsediyordu. Sanki kargaşa ortamında değil de piknikteymiş izlenimi vermesi yıkıma hepimizden önce uyum sağladığının göstergesiydi. Bir insan böylesi bir felakete bu derecede nasıl hazır olabilir?

"Allah aşkına senin hiç ailen falan yok mu? Ben sormasam telefonunu açıp hatlar düzelmiş mi diye bir kere bile bakmıyorsun."

"Bence şu an şeyden vazgeçmenin tam zamanı," dedi. "Bence artık boş verelim ve bırakalım, her şey düşeceği yere kadar düşsün. Belki sözlerim sana duygusuz gelebilir, ama etrafımızda olan bitene bakılırsa kontrol dediğimiz şeyin tamamen bir yanılsama olduğu ortada değil mi?"

Bir ailesi yoktu, olsa böyle saçmalamazdı. Peki ya mesleği neydi? Takım elbise giymişti. Hukukçu ya da adliyede memur olabilirdi. Hayır, memur olamazdı, çünkü enkaz aralarında sıkışanları kurtarırken her yanı sökülen ceketinin ve dizleri yırtılan pantolonun ilk halini görmüştüm. Takım elbisesi bir memurun iki aylık maaşıyla alamayacağı kadar pahalı olmalıydı; keza bir gecede parçaladığı ayakkabıları, kanlı gömleği ve çıkarıp attığı kravatı da öyle. Büyük ihtimalle avukattı, belki de iş adamı.

"Söyler misin senin mesleğin ne?"

"Kafanda beni belirleyecek ölçüt arama, bulamazsın," diye karşılık verdi.

Kimliğini sır gibi saklıyor, tanınmasına sebep olacak hiçbir konuya girmiyordu, ama felaketin kurtarıcı etkisiyle ilgili konuşurken canına yandığım hiç susmuyordu. Çok ilginç, ütopik fikirleri vardı. Felaketin bizleri özgürleştireceğine ve saplanıp kaldığımız bataklıktan çıkaracağına inanıyordu. Ondan başka kıyametin ortasında sil baştan yaşamayı hayal eden birinin daha olabileceğini sanmıyordum. Her şey daha bu kadar sıcakken tüm o yeni hayat projelerinin aklından geçmesi hiç normal değildi. Yine de kanım ona hemen ısınmıştı. Hatta bir ara ortalıktan kaybolduğunda yoksa bir şey söylemeden çekip gitti mi diye endişelenmeye bile başlamıştım.

Odun toplamaya gittiğini düşünüyordum ki bir ses duydum, dönüp arkama baktığımda onu gördüm. Ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştım. Alevlerin biraz önce söndüğü, tamamen yanmış bir bloğun içine girmesi oldukça tuhaftı. Profesyonel ekipler gelene kadar insanları enkaz altından kurtaran İstanbul, son olarak dikkatini oraya yönelttiyse mutlaka içeriden yardım isteyenler olmuştur, gidip baksam iyi olur, belki bir faydam dokunur, diyerek peşinden gittim.

Yarısı yıkılmış bloğun kalan kısmı her an üstümüze çökebilecek kadar hasarlıydı, içeri korkarak girdim. Yangın sönmüş olsa da yanık kokusu çok yoğundu. İstanbul biraz ilerdeydi ve beni fark etmemişti. Elindeki çakmağı yerde yatan yaralı birinin üzerine tutup yardım ettiğini zannetmiştim, ama yaklaşınca adamın hiç kıpırdamadığını, ölü olduğunu anlayınca şok geçirdim.

Bu imkansız. Resmen onun ceplerini karıştırıyor!  

Sonra onu ters çevirip arka ceplerini de yokladı. Bulduğu cüzdanın içini karıştırması, oradan aldıklarını kendi cebine tıkıştırması beni şaşkına çevirmişti. Görmemem gereken şeylere şahit olup durduk yere başımı belaya soktuğumun farkındaydım; ama onun amacını anlamadan da oradan çıkmak istemiyordum.

Cüzdanı geri koymadan önce çakmağın ışığını iyice yaklaştırdı, sanırım içinde bir şey kaldı mı diye kontrol ediyordu. Neler olduğunu anlamak için iyice yaklaşınca talihsiz adamın belden yukarısının yangında tamamen yanıp kömürleştiğini gördüm ve çığlığı bastım:

"Aman Allah'ım!"

İstanbul geriye dönüp, "Ha siktir," dedi. "Senin ne işin var burada?"

"Asıl senin ne işin var?"

"Bak güzelim, burası çok tehlikeli. Hemen dışarı çık."

"O zavallının ceplerini neden karıştırıyorsun?"

"Hay anasını, sana ne ya?"

"Ne demek sana ne? Ölmüş, görmüyor musun? Küle dönmüş resmen," dedikten sonra ölüye acıyarak baktım. "Ne feci bir son."

"Bu da diğerleri gibi kurtulmuş işte, ne üzülüp duruyorsun?"

İşini bitirmek için acele ederken çakmak söndü. Tekrar yakmak istediğinde aşırı ısınmış çakmak elini yakınca, "Kahretsin," diyerek fırlatıp attı.

Çok karanlıktı, yine de cüzdanı ölünün arka cebine sıkıştırdığını ve onu tekrar sırt üstü çevirdiğini az çok görebilmiştim. Ayağa kalktığı sırada artçı sarsıntı başlayınca ikimiz birden can havliyle çıkış kapısına koşmaya başladık.

Kendimizi dışarı zor atmıştık. Sarsıntı çok şiddetli değildi, ama canı burnunda olan binayı son anda yerle bir etmeye yetmişti.

Tehlikeyi atlatır atlatmaz, "Sen orada ne yapıyordun?" diyerek üstüne yürüdüm.

"Hiçbir şey yapmıyordum," deyip kaçmaya yeltenince kolundan tutup durdurdum.

"Ben saf değilim. O zavallının ceplerini ve cüzdanını karıştırdığını gördüm. Bunu neden yaptın? Ondan ne aldıysan hemen geri koyacaksın."

"Cüzdanı cebine geri koyduğumu görmedin mi?"

Şüpheli halleri karşısında kollarımı kavuşturup yüzünü inceledim. Gözlerim kısılmıştı.

"Ölmüş birinin cüzdanını ne diye karıştırdığını bana hemen açıklamak zorundasın."

"Birine benzettim," dedi. "Emin olmak için kimliğine bakmak istedim, hepsi bu. Neden uzatıp duruyorsun?"

"Boş versene. Beni kandıramazsın. Ondan ne aldığını hemen göstermeni istiyorum."

"Kimliğini geri koydum, dedim ya kızım. Anlaman için aynı şeyi kaç kere daha söylemem gerekiyor?"

Bir dakika, ne kimliğinden bahsedip duruyor bu? Düğümü çözmeye başlayan ilmeği yakalamıştım sonunda. Aslında bir tahminim vardı, ama emin olamıyordum. Gerçeği ortaya çıkarmak için onu biraz daha sıkıştırmalıydım.

"Bana cüzdanını ve telefonunu göster?"

"Aden İyice saçmalıyorsun."

"İstanbul, ya bana gerçeği söylersin ya da senin kim olmadığını herkese deşifre ederim."

Omuz silkti pişkin. "Et, ben de söylediğin her şeyi inkâr ederim," dedi ve az önce içinden çıktığımız binanın enkazına bakıp artık oraya kimse giremez, dercesine gülümsedi.

Aha, tabii ya, tam isabet!

"Demek ki haklıymışım," dedim. "O ölüyü birine benzettiğini söyleyerek beni kandıracağını mı zannettin? Güya bu yüzden kimliğine bakmak istemiş. Bana şunu açıklar mısın? Bir insan belden yukarısı, yüzü de dâhil olmak üzere, tamamen yanıp kömüre dönmüş birini nasıl olur da bir tanıdığına benzetebilir?" Kıvranmaya başlamıştı, ıkındı falan ama bir cevap veremedi. Fena yakalanmıştı. "Neyse cevap verip vermemenin çok da önemi yok. Çünkü bir anlık panikle söylediğin yalanlar zaten ortada. Asıl soru o çakmakla aslında ne yapmaya çalıştığındı ve ben artık cevabı tahmin edebiliyorum. Onun cebine yerleştirdiğin cüzdan sana aitti, içinde senin kimliğin ve özel eşyaların vardı. Gerçek ortaya çıkmasın, diye cüzdanın bir kısmını çakmakla yakmaya çalışıyordun, öyle değil mi?"

"Hayal gücün çok yüksekmiş," dedi zoraki bir gülümsemeyle.

"Sana zarar vermek niyetinde olsaydım açıklama şansı tanımaz, hemen şikâyette bulunurdum. Şimdi söyle. Tüm bunlar neyin nesi İstanbul?"

Kısa süre bekledim. Bir şey söylemedi. "Demek inat ediyorsun." Yine sessiz kalınca son kozumu oynadım. "Peki, sen bilirsin. Sanırım artık bu mesele beni aşmaya başladı. Şuradaki polisler senin hakkında kimlik sorgulaması yaparsa gerçek bir dakikada ortaya çıkar."

"Dur bir dakika," dedi ve bileğimi yakalayıp tüm gücüyle sıkmaya başladı. Ardından şaşırtıcı bir şekilde, "Tamam anlatacağım," diyerek yelkenleri suya indirdi ve beni bıraktı. Blöfüm tutmuştu. Nihayet rahat bir nefes almıştım, yoksa kalbim duracaktı.

"Onun cebine kendi cüzdanımı ve telefonumu yerleştirdim."

"Bunu neden yaptın?" Sorumu yöneltirken bir yandan bileğimi ovuşturuyordum, sızlaması devam ediyordu.

Bakışlarını indirip düşünceli bir halde açıklamaya başladı. "Ölmem gerekiyordu... Ve deprem bana istediğim gibi bir ceset bulmam için büyük bir fırsat verdi. Kimliğimi ve telefonumu onun üzerinde bulunca öldüğümü sanacaklar." Demek bu yüzden kimseyle telefon görüşmesi yapmamıştı. "Yani şu an resmi olarak ölü sayılırım."

"Peki, kimsin sen ve neden kaçıyorsun?"

"Bu kadar," dedi. "Başka bir şey sorma."

Tam o sırada kurtarma çalışmasının yapıldığı enkazdan sevinç çığlıkları yükselince ikimiz birden dikkat kesildik. Alkışlar durduktan sonra psikolog nerede diye sorduklarını duydum. Beni arıyorlardı. Söylediklerine göre kurtulan küçük bir çocuktu. Hemen oraya gidip onunla ilgilenmen gerekiyordu.

Onlara, "Geliyorum," diye seslendikten sonra İstanbul'a dönüp gözdağı verdim:

"Bana bak, bu işin burada bittiğini sanıyorsan, yanılıyorsun."

 

 

Abbas Oğuz bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 55
Kayıt tarihi
: 16.03.18
 
 

Ankara Üniverstesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Avukatım. Yaşayamadıklarımı yazarak yaşamaya çalışı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster