Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Haziran '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
38
 

Kayboluyor hayatlar

 

 

Ama öyle ama böyle!

Benzemez hiç biri bir diğerine!

 

Gecenin sessizliği yırtan bir telefon sesi. Bu saatte hiç kimse aramaz diye düşündü kadın ama baktı ki arayan kızı, hemen kaptı telefonu alelacele.

-Anne babamı hastaneye yatırdık bu gece, durumu çok ağır.

-iyi kızım, geçmiş olsun.

-Anne kardeşimi aradım, ‘’ben gelemem. İzin almam mümkün değil’’ dedi. Biliyorsun benim kocam da hasta yeni hastaneden çıktı. Ben emzikliyim. Bebekle hastaneye almıyorlar. Hem, benim kocam benim babama bakmak zorunda mı? Hep biz ilgileniyoruz! Senin oğlunun umurunda değil!

- Eeee olabilir. Çağır halanı. Ayrıca o benim oğlum olduğu kadar, senin de kardeşin! Yanlış konuşuyorsun.

-Anne bilmezmiş gibisin. Halam babaanneme bakıyor. Kardeşim ama Dünya onun istediği tarzda dönmüyor! Baba yalnız benim mi, bizim mi?

-Tamam, da ben ne yapayım? Vakti zamanında düşünseydi bugünleri. Gençken kırdığı fındıklar, şimdi hastane odasında tırmalar!

- Annneeee dönme yine eskilere. Hasta diyorum, ağır diyorum, biz hastanede başında kalamayız diyorum! Anlatamıyor muyum?

- Her durumun bir çaresi var güzel kızım! Hastanelerde para ile hasta bakan kişilerin adresleri var. Servis hemşiresine sorun, bilir onlar. Elbette babanızdır. Geçmiş olsun yavrum.

 

****

Tanyeri ağarırken kalktı. Camı açarak derin derin nefes aldı. Bol oksijen yüzüne çarptı. Tatlı bir mavilik gökyüzünde, Ay hilalde. Binlerce yıldız kayıptı ama Ay halen yerli yerinde. İki aydır hastaneye yakın bu otelde konaklıyordu, diğer doktor arkadaşları ve sağlık çalışanları ile. Tüm Dünya esir olmuştu minicik bir virüse. Boyu posu minik ama etkisi devasa. Bulaşıcı ve öldürücü. Bilim insanları aylardır nasıl izole ederiz, nasıl önlem alırız, nasıl tedavi uygularsak başarırız derdinde. Ne çare? Doludizgin koşuşturuyor insanların arasında. Pençesine düşen şanslı ise ne ala, şans gülmez ise mekân değiştirmeleri kaçınılmaz son. Panik had safhada. Bazı insanlar da’’ Bana bir şey olmaz! İnanmıyorum!’’ Umursamazlığında. Gel de anlat anlamayanlara. Kimi panik atakta. Opsesif bozukluk, psikolojik çöküntü desen de ayrı bir sıkıntı.

Oğlu geldi gözünün önüne. Henüz kelimeleri yeni yeni toparlayan o sevimli haliyle. Ne kadar da özlemişti. Evladına sarılıp, öpüp koklamayı, bukle bukle saçlarının kıvrımlarıyla oynamayı.

Annesi’’ Merak etme kızım, iyiyiz biz. Sen kendine dikkat et. Bak kaç doktoru yitirdik, aman ha’’ dese de içindeki kaygı ve endişeyi bertaraf edemiyordu bir türlü.

‘’Ah hasret ne zormuş seni yaşamak!’’

Hasreti zaten genç yaşlarında babasının sonsuzluğa göçüyle yaşamıştı hem de hiç ummadıkları bir anda. Gençti, idealistti, azimliydi. İnsanların sağlığına kavuşması adına azami gayret sarf edeceğine, topluma hep bir faydalı bir birey olacağına dair söz vermişti. Hızlı adımlarla yol alıyordu hastaneye doğru. Hastane yakındı. Bomboş sokaklar, tek tük araçlar, kısıtlama harici işlerine gitmek zorunda kalan insanlar. Doğa yemyeşil, doğa sakin, doğa ana gibi şefkatli kolları ile kucaklamıştı tüm canlıları.

Hastanenin bahçesine girdiğinde, duvar dibinde: yere yayılmış büyükçe bir kartonun üzerinde kara bir köpeğe sarılmış 13 14 yaşlarında bir çocuk gördü. Öyle masum, öyle saf, öyle mutlu gözüküyorlardı ki uyur hallerinde bile. Hemen telefonuna sarıldı, çocuğu uyandırmamaya çalışarak, kısık bir sesle güvenlik birimini aradı. ‘’Çocuğa göz kulak olmalarını ve karnını doyurmalarını’’ söyledi. ‘’Hayat işte, kimi can derdinde, kimi mal derdinde, kimi duyarsız, kimi de çaresiz ‘’diye düşündü.

 

Hastanenin 5. katının koridorunda alışılmadık bir koşuşturma, bir telaş oldu bir anda. Doktorlar, sağlıkçılar, hemşireler şaşkın ve ne yapacaklarını bilmez bir halde. Asansörden çalıştığı servise gelen genç doktor hanım, birden bire yığılmıştı boylu boyunca olduğu yere.

‘’Yine mi? Yine mi virüse yakalanmıştı bir doktor’’ Koşun arkadaşlar, çabuk olun bir arkadaşımızı daha kurban vermeyelim bu hastalığa’’ diye bağırışıyordu doktorlar.

‘’Ne olur kaymasın gencecik bir hayat daha sonsuzluğa!’’

 

****

 

Kesif bir ilaç kokusu kaplamıştı hastane odasını. İki kişilik hasta odasında, yataklar muşamba perdelerle ayrı ayrı bölünmüş. Her iki hasta da bağlı solunum cihazına. Pencere kenarındaki hastanın başında belki 10 kişi var. Diğer hastanın yanında yüzü solgun, gözleri derin derin bakan bir kadın.

Hemşirenin tiz sesi yankılandı odanın içinde.

-Bu kadar ağır hastanın başında, ne bu kalabalık? Ben size 2şer 2 şer gireceksiniz demedim mi? Lütfen boşaltın odayı hemen!

Paldır küldür dışarı çıktı ziyaretçiler. Hemşire saydı tam 12 kişiler.

-Hem de çocuk sokmuşsunuz içeri! Bu ne sorumsuzluk? Bulaşıcı hastalıkla boğuşan hastaların arasında ne işi var çocukların? Diye söylendi.

Diğer hastanın başındaki kadın, buz dağı gibi sessiz. Sesi kısık televizyondaki görüntülerde gözü, aklı belli ki bir başka yerde.

 

Ziyaretçileri dışarı çıkartılan hasta aniden fırladı yataktan, cihazın hortumlarını falan söktü koparırcasına. Dışarıdan oğullarından biri fırladı geldi.

  • Baba ne yapıyorsun?
  • Sigara içeceğim ben, çekil yolumdan!
  • Yapma baba, sigara yüzünden düşmedik mi buralara yapma! Ne var bu merette?
  • Karışma bana!

Hasta adam çocuklarının itirazlarına aldırış etmeden çıktı odadan!

 Uzun zamandır sessiz sessiz oturan kadın, oda boşalınca pencere kenarına doğru seğirtti. Sayısız cenaze arabası çıkıyordu hastanenin bahçesinden, mezarlıklar müdürlüğüne doğru. ‘’Kim bilir ne hayatlar söndü? Kim bilir kimler terk-i diyar etti bu yalan Dünya’dan? Kayan yıldızlar gibi!’’ diye düşündü.

Aslında çok uzun bir zamandır hiçbir beklentisi kalmamıştı hayattan. ‘’Doğru mu yaptım, yoksa yanlış yerde miyim’’ diye sorguluyordu kendini. Durumunu, bulunduğu yeri. Yıllar önce bitirmişlerdi evlilik birliğini.

İlahi Adalet miydi tezahür eden? Yoksa iyi niyeti miydi onu burada olmaya iten? Çocuklarının kavga etmesini, birbirlerini incitmesini önlemek için miydi? Birlikte geçen güzel günlerin hatırı mıydı? Acı geçen günlerin muhasebesini hesaba katmadan!

Acı bir gülümseme yayıldı yüzüne!

Bir gün yine unutulacaktı her şey, iyilikler de güzellikler de!

Unutulan her bir fedakarlık gibi!

Sonra…

Pay edilecekti Dünya üzerinde kalan Dünya malı!

‘’O senin, bu benim’’

‘’O senin, bu benim’’

Ölüm hak, miras helal gibi!

Ayşen Arslangiray

16.06.2020

 

 

Emine Yücel, Ohannes bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 533
Toplam yorum
: 2840
Toplam mesaj
: 43
Ort. okunma sayısı
: 1322
Kayıt tarihi
: 14.11.10
 
 

Aydoğdu; kızgın güneşinde Ağustos'un, sararmıştı altın sarısı başaklar. Kırlangıçların göç dansın..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster