Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Nisan '11

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
877
 

Kayıp Gül ve edebiyatta manipülasyon

Kayıp Gül ve edebiyatta manipülasyon
 

Hormonlu Meyve Gibi Parlak ve İri ama Tatsız


Genç yazarlarımızdan Serdar Özkan’ın dünyanın 50 ülkesinde 38 dile çevrilen ilk kitabı Kayıp Gül ve ardından Hayatın Işıkları Yanınca için bu kadar reklam ve halkla ilişkiler faaliyeti yapılmasaydı, bir şeyleri mi kaçırıyorum endişesi duymaz ve kitapları alıp okumazdım. Ve bu kadar ıstırap çekmezdim… 

Farz edin günlerce yazılı ve görsel basında yerli bir spor ayakkabı markasının başarısından söz ediliyor… 

Marka iç piyasada yok satıyor… Bütün giyim ve ayakkabı mağazalarında onun için özel reyonlar ayrılıyor… Dünyanın 50 ülkesine ihraç ediliyor… Kullananlar ziyadesiyle memnun… 

Haliyle etkilenmemeniz neredeyse imkânsız. Bir çift de siz alıyorsunuz ve eşofmanlarınızı üzerinize geçirip yürüyüşe çıkıyorsunuz. 

İlk adımda sanki ayağınızı biraz sıkıyor, ama kafaya takmıyorsunuz; satıcının “Zamanla biraz açılır.” sözü kulağınızda. 

Birkaç yüz metre yol aldıktan sonra yanlardan acıtıyor. Kusur ayağınızda elbette, kim size taraklı ayağa sahip olun dedi. Başka ayakkabılarda da aynı sıkıntıyı çekmiştiniz… 

Tabanda da hafif bir çökme mi var, ne? 

Yanılıyor olmalısınız. İyi ki üretici firma akıllılık edip ayakkabı kutusuna, dünyanın moda eleştirmenleriyle bazı tüketicilerin görüşlerinden kısa notlar düşmüş. Yoksa ünlü Corriere dello Sport’taki “Bu Türk ayakkabısı, Adidas’ın filanca ürününü aratmaz…” yorumu nerden bileceksiniz. Gazeteye mi inanacaksınız, ayağınızdan gelen sızıya mı? Ayağınız, koskoca Corriere dello Sport’dan daha mı iyi bilecek? 

Yürüdükçe ıstırabınız artıyor, ama hep Newyork Times, Bild ve Le Soir’da çıkan yorumlar geliyor aklınıza, onların hatırına katlanıyorsunuz. Washington Post ürünü Nike’tan, diğer yayınlar Reebok’tan çok daha üstün bulmuştu. 

A, o da ne? Karşıdan komşunuz Mümtaz bey geliyor. Onun da ayağında aynı ayakkabı. Suratındaki ekşi ifade az önce limon yediğinin göstergesi olsa gerek. Bu kadar hızlı koştuğuna göre bir tarafını da şap sürmüş olmalı. 

“Mümtaz Bey, Mümtaz Bey, ” diye takılıyorsunuz, “Bakıyorum siz de modaya uydunuz ve yerli ayakkabımızdan satın aldınız.” 

Suratındaki acımtırak ifade dağılıyor. “Satıcı o kadar övdü ki, almadan edemedim… Müthiş bir ayakkabı, müthiş!” diyor. 

Siz de başınızla onaylıyorsunuz: 

“Gerçekten müthiş! Bizimkiler de isteyince yapıyor işte. Bizdeki şu yabancı hayranlığı yok mu!” 

Aman dikkat! Mümtaz Bey’e laf yetiştireceğim diye önünüzdeki tümseği göremiyorsunuz, ayağınız yan basıyor. Neyse ki hafif bir burkulmayla atlatıyorsunuz. 

Hay Allah! Ayakkabınız yandan patlıyor. Elinizle kontrol ediyorsunuz, yırtık fazla büyük değil, yürüyüşünüzü yarıda kesmenize gerek yok. Bütün suç belediyede! Yoksa İspanyol El Mundo gazetesi “Dağda kırda, bayırda, şehirde… Her yerde yıllarca giyersiniz, gene de eskitemezsiniz, ” yorumunda yanılmış olamaz herhâlde… 

Velhasıl, askerlik haricinde ömrünüzün belki de en azap verici yürüyüşünü zar zor da olsa tamamlıyorsunuz. İçinizden yarıda bırakmak da geçiyor, ama hem ayakkabıya verdiğiniz paraya acıyorsunuz hem de birçok dostunuzun bir iki kelam ettiği ürün hakkında siz de ahkâm kesmek istediğinizden her zamanki mesafenizin altında kalmak istemiyorsunuz. 

Ne kadar sorun yaşamış olursanız olun, yürüyüşü tamamlayana dek ananızdan emdiğiniz süt burnunuzdan gelse de, ayakkabıya toz kondurmuyorsunuz. Bu ayakkabı ülkenizin yüz akı. Daha önce en büyük ustaların elinden çıkmış olanlar dâhil hiçbir marka dünyada bu kadar itibar görmemişti. Yüz binlerce insan yanılmış olamaz. Size eziyet ve cefa veren; bunca övgüler almış, modacıların gözdesi ayakkabı değil, yürüdüğünüz yoldur. Tanrı’nın ayaklarınızı yaratırkenki özensizliği de caba. 

Akşam internette gezinirken tesadüfen Tüketici Derneği sayfasına giriyorsunuz. Karşınızda ayağınızın canına okuyan ayakkabı hakkındaki görüşler. 

Şaşırıyorsunuz. Beğenenler acayip beğenmiş, beğenmeyenler ise nefret etmiş. Arası yok. 

Beğeni ifadeleri, cümlelerden ziyade kelimelerle sınırlı: Beğendim… Güzeldi… Uydu… Oturdu… Rahattı… 

Beğenmeyenler ise âdeta feryat etmiş… Ne yakınmalar, ne yakınmalar… Hem de ürün elli ülkeye satılmasına… Modacılardan hep olumlu not almasına… Kullanıcıların olumlu görüşleri bütün medyayı kaplamasına rağmen… 

Siz de onlardan aldığınız cesaretle klavyenizin tuşlarına dokunuyorsunuz, içinizden gelenleri felsefi ifadelerle sıralıyorsunuz: Kötü ayakkabı gördüm ama buna kötü demek, kötüye çok kötü bir hakaret olur. Hiçbir kötü bu kadar kötü olamaz… 

İşte Serdar Özkan’ın Kayıp Gül ve Hayatın Işıkları Yanınca romanları(!!!) aynen böyle kitaplardı. Ben ikisini de mazoşistçe okudum, kendime eziyet ettim. Hep, “Mutlaka sonraki paragraflardan birinde tılsımlı bir şeyler vardır… Bunca övgü aldığına göre, okuyanlar yanılmış olamaz.” diye düşündüm. 

Korkarım olumlu görüş bildirenler aşırı iyimser… Ya da kral çıplak diyecek cesareti gösterememişler. 

Kayıp Gül sayesinde, kitabın çok fazla esinlediği, referans gösterdiği ve taklit etmeye çalıştığı Küçük Prens’i de okudum. İşte bu müthiş bir bilgelik kitabı. Edindiğim tek fayda bundan ibaret. İtiraf edeyim, başlı başına bu bile Özkan’ın iki kitabına katlanmaya değer… 

Kitabın yayınlandığı ülkelere ilişkin Hürriyet gazetesinden Ezgi Başaran’ın araştırmasına değinmeden geçemeyeceğim. Ezgi Başaran uğraşmış, başka ülkelerde kitabı yayınladığı iddia edilen yayınevleriyle temaslar kurmuş… 

Özetle, kitabın dillerine çevrildiği söylenen bir dolu ülkede aslında öyle bir yayınevi olmadığını, çok sattığı iddia edilen ülkelerde ise birkaç yüz rakamına ancak ulaştığını anlatıyor. 

İyi de bunca manipülasyon niye? Tahmin etmek güç değil ama bu sorunun yanıtını esas olarak verecek olan yayıncısıdır… Ben ise ancak bunca manipülasyonun maliyetine cevap verebilirim. 

Bu tür oyunlarla kandırılan okur, Serdar Özkan ya da yayıncısına değil, edebiyata ve okumaya küsecektir. Bundan daha büyük maliyet olur mu? 

Küçük çıkarlar uğruna heba edilen aslında ülkenin geleceğidir. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bir bitirene sormak gerekmiş.. Bugün kitabı bitirdim, bugün yazınızı okudum.. Aynı psikoloji ile başladım bitiriyim dedim, uzun da sürmedi.. Hızlı okuma kursuna gitmiştim öss'ye hazırlanırken o teknikle paragraf paragraf okudum bitti, ne de olsa düşünme payı, dur bu cümleyi bir daha okuyum yok, gözüne gözüne sokmuş kıssadan Hisse'yi ..

duygu sakin 
 21.04.2011 17:04
Cevap :
Yorumunuza teşekkür ederim. Siz kıssadan hisseler gördünüz hiç olmazsa. Benim tek hissem Küçük Prens oldu. Selamlar.  21.04.2011 19:54
 

Basında çıkan reklamların kamçıladığı isteğimi yenemeyip kitabı okudum. Bahsettiğiniz gibi okurken her an bir yerlerde ilginç keşifler edineceğim fikriyle sonuna kadar geldiğimde hayal kırıklığından başka bir iz bırakmadı bende. Bir de kitabın başından biraz sonunu tahmin etmiştim ve buna rağmen okudum. "Olamaz canım, bu kadar basit değildir"diye düşündüm. Ben beğenmedim. Üstelik yapılan reklamı haksız rekabet olarak görüyorum. Sağlıkla ve mutlu kalın.

Leblebi Tozu 
 11.04.2011 13:30
Cevap :
Hatalı olan reklam yapmak değil, reklamda yanlış bilgi verilmesi. Cılız, çelimsiz birine vay be ne güçlüsün, sendeki kaslar kimsede yok demek, aslında en başta ona hakaret. Kitap uluslararası bestseller diye lanse edildi, ama böyle bir şey yok. Hepimiz kandırıldık yani. Yorumunuza teşekkür ederim.  11.04.2011 20:58
 

Bir eşya satılıyorsa reklama gerek yoktur, cola turkanın coca coladan daha fazla reklam yapmasının nedeni ortadadır. Hele de meyda üstüne giderse reklam masrafına ne hacet ... Haliç'te Yaşayan Simonlar . Nasıl da oturttu gündeme kendini ama, tam da ülkenin iç siyasetine uygun zamanda çıktı, tesadüfe bak (!) Çıkar çıkmaz o kadar merak ettim ki uyumadan bitirdim. Abartıldığı kadar var mıydı ? Peehhhh bana ne kattı, hiç bir şey ... Sayın abim sen de benim gibi reklam kurbanısın ... Bak param olursa Nike giyerim, Adidas çok reklam yapıyor, böylece maliyet yükseliyor, ürüne yansıyor, sonuç hüsran, Nike daha dayanıklı ...

Mustafa Tunç 
 10.04.2011 15:27
Cevap :
Bizim çocukluğumuzda Raf vardı. Sonra da başka bir marka çıktı, PKKlılar kullanıyor diye devlet baskı yaptı, üretimi durdu.  11.04.2011 10:43
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 173
Toplam yorum
: 304
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 2151
Kayıt tarihi
: 03.10.07
 
 

1958 Trabzon doğumlu. Darüşşafaka Lisesi ve M.Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi mezunu. Yazdığı kitapla..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster