Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ağustos '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
319
 

Kefil

Kefil
 

Çaykara (1957) konumuyla da, cofrafyası tarihi ve insanıyla da Çaykaradır.(Sabahattin Gencal)


23 Ağustos 2011’de Sabah Gazetesi Başyazarı Mehmet Barlas’ın “Kaddafi "Beni de alın yanınıza hatıralar" şarkısını söylemeli.” yazısını okudum. Bu yazıyı, ya da benzeri yazıları herkesin de okumuş olacağını düşünerek pas geçiyorum. Ben yazının başlığına, yani hatıralara takıldım.

Şarkı söyleyemem; ama şarkı sözleri içime işler. “Beni de alın yanınıza hatıralar.” şarkısı içimde kayboldu. Evet, bir türlü hatırlayamadım bu şarkının sözlerini. Tuttum Google’de aradım. Herhalde aramasını beceremedim ki bulamadım bu şarkının sözlerini. Tabii, bu arama sırasında anılarla ilgili bin bir şarkı sözü buldum desem yeridir.

Anı şarkılarının çoğu sevgili üzerine, ayrılık üzerine. Aradığım şarkıyı bulamadım; ama bulduğum şarkılar bir çok anıyı gözlerimde canlandırdılar.

Bu an, açık deyişle 24 Ağustos sabah’ın saat 0610’u iki parmağım klavyede; ama ben nerdeyim ya da nerelerdeyim. Bu yaşlı bedenimin bulunduğu Başiskele’de olmadığım kesin de…

Bazı anılarımı yazdım. Bazılarını da eşimin teşviki ve yardımı ile yazmaya çalışıyorum. “Teşviki anladık da yardımı da ne demek?”diye bir soru gelebilir düşüncesiyle yazıyorum: Eşimle ben zaman zaman anılarımızı birbirimize anlattık. Zaman geçince benim anılarım da unutulmaya yüz tuttu. Sanki kafamda hiçbir şey yokmuş gibi. Bazen de birden canlanan anıları aynen yaşıyor gibi oluyorum.

Herkesin anısı, kendine göre ilginçtir elbet. Herkes anılarının roman olabileceğinden, dizi olabileceğinden dem vurur. Ben de aynı duygularla demleniyorum. Eşim de anılarımı çok ilginç bulmaktadır. 69 yaşıma girmek üzereyim. Nereden bakılırsa bakılsın çok sade, durgun, sessiz, sisli yaşamım farklıdır, ilginçtir. Gerçi her insan kendi kendine özgüdür; ama bende bir başka türlü kendime görelik var. Sağ olsunlar tüm dostlarım da, tanıdıklarım da başkalığımı hep takdir etmişler, övmüşlerdir. Şimdi kendimi mi övmüş oluyorum. Oysa övünen biri değilimdir, tam aksine… Neyse, daha fazla uzatmadan eşimin yardım etmesi konusuna değineyim. Eşime anlattığım anıları eşim hiç unutmadı. Ben unuttum o unutmadı. Öyle ki kelimesi kelimesine anlatabilir. “Şunu yaz, bunu yaz” deyiverir bana. Bazı noktaları da hatırlatır. Bu ilginç durumu nasıl bir benzetmeyle anlatsam bilmiyorum ki. Bilgisayardan örnek vereyim. Bilgisayardaki bir dosyayı unuttunuz, ya da unutmadınız; ama yerini bilmiyorsunuz. Tam bu sırada bir kelimenin üzerindeyken imleçte bir ok işareti beliriyor, tıklıyorsunuz, dosya karşınızda. Demek ki anılar bir şekilde kafamızda duruyor. Belleğimizin bir köşesinde uyuyorlardır; ama tıklayınca açılıyor yapraklar. Böyle durum için eskiden çağrışım kelimesini kullanırdım şimdi tıklama deyiverdim. Evet, eşim bağlama noktalarını hatırlatıveriyor. 22’sinden sonraki anılarımızın çoğu ortak. Sözünü ettiklerim gençlik ve çocukluk anılarıdır. Özellikle çocukluk anılarım muhteşemdir.

Yanılmıyorsam Peyami Safa kötü yazarların, kötü demeyelim de beceriksiz diyelim, evet beceriksiz yazarların eşik üzerinde uzunca bir müddet durduklarından; bir türlü içeri giremediklerinden söz eder.. Ben de Peyami Safa’yı haklı çıkarırcasına bir türlü konuya giremiyorum. Konu dediğim de anılardan bir anı. Aslında bu anlattıklarım da bir anı değil mi? Başka türlü açıklaması yok bunun.

Eşim takur tukurlarımdan uyuyamıyor. Ne yaptığımı soruyor bana. Ben de bir anı yazısı yazacağımı söylüyorum. “Bursa’ya ilk gidişin sırasında, İstanbul’dan vapurla Mudanya’ya geçişini mi yazıyorsun?” diye soruyor; ben de “Hayır, şimdi laka luka kısmını yazıyorum, sonra da bir anı yazacağım”diyorum. Eşim, şimdi uyudu uyayacak gibi. Güneş de doğuyor. Işıklar süzülüyor odamıza.

Bu anlattıklarıma “günce” diyorlar. Yani günü gününe yazılan anılar. Bir de sonradan hatırlanarak yazılan anılar vardır ki ben asıl ona anı diyorum. Siz ne diyorsunuz?

Şimdi günceyi anı saymayanlara bir anı anlatma borcum olmuş oluyor. Günceyi de anı sayanlar, daha sağlıklı, daha güzel anı sayanlara borcumu ödemiş bulunuyorum. Onlar isterlerse bundan sonrasını okumayabilirler. Yok, “Buraya kadar gelmişken, kafa yormuşken sonunu görelim .”diyenlere işte bir anım:

Sene 1957, Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen Okulunu leyli ( yatılı) olarak kazandım. Kayıt yaptırabilmem için iki kişinin bana kefil olması gerekir. Rahmetli dedem beni Çaykara’ya (Trabzon’a bağlı ilçe) götürüyor. Kefillerden biri kendisi, bir de esnaftan bir kefil bulacak. Beni bir yere bıraktıktan sonra arada bir alışveriş yaptığı bir esnafa uğruyor. Selâm sabahtan sonra amacını anlatıyor. Esnaf, gözlerini açıp ayağa kalkarak ve de değişik bir tonda “Sabahattin Gencal’a mı? Gururla, büyük memnuniyetle kefil olurum…vb. diyor. Rahmetli dedem sevincini de, üzüntüsünü de belli etmeyen arif bir kişiydi. O andaki duygularını bana anlatmadı. Esnafla konuşmasının ayrıntılarından da söz etmedi. Bana sadece az önce belirttiğim cümleyi nakletti.

Yeri gelmişken esnaftan da kısaca söz edeyim. Esnaf, değerli ilk okul öğretmenlerimden Mustafa Özer’in babası Ahmet Özerdi. Çaykara’nın (bugünkü adıyla) Şahinkaya köyündendi. Biz Akköse köyündeniz. Yani arada 9-10 km.lik bir mesafe var. Öğretmenimiz köyümüzden ayrılalı iki sene oluyordu. Yani 4. ve 5. sınıfı bir başka değerli öğretmenimle okudum. 2 sene sonra hatırlanıyorum, hem de öğretmenimin babası tarafından. Kim bilir öğretmenim beni nasıl anlatmıştır? 13 yaşımdayken Bursa’ya yerleştiğimiz için Çaykara’ya gitme fırsatım olmadı pek. Dedemi ziyarete gittiğim yıllarda Ahmet Özer Beyi de görmek için Çaykara’ya gittim. Ahmet Beyin rahmetli olduğunu öğrendim. Nur içinde yatsın.

Anı dosyası kafama indi. Kafamda açılıyor yapraklar. Onca anı varken bu anıyı niye anlattım ki? Bu günlerde ilköğretimi bitirenler orta öğretime yerleştiriyorlar. Bu arada torunlarım da Liseli oluyorlar. Fatmanur Anadolu İmamhatip’e giriyor. Sabahattin bilgisayardan başka bir şey demediği için ya sanat okuluna ya da ticarete girmek istiyor. Sanat okullarında donanıma, ticarette de yazılıma önem verirlermiş… Yine neyse diyelim.

Okullara yerleşme konusu olunca ben de ilköğretmen okuluna girişimle ilgili anılarımı anlattım torunlarıma. Sabahattin esnafın sözlerinden çok etkilendiğini söyledi. Bu etkiyi söylerken nasıl bir hal aldığını ancak ben anladım. Şimdi diyeceksiniz ki “Evet, bunca yazıyı ancak sen anlayabilirsin.” Siz de haklısınız.

Başkalarının anılarını okuruz okumasına; ama canlandırabilir miyiz? Anı yazılarını okuruz okumasına ; ama duygularımızı mısralara dökebilir miyiz, besteleyebilir miyiz? Başka deyişle başkalarının anıları bizleri alıp götürebilir mi?

Beni de yanına alan anılarımın; anlarımı çifte yaşama döndüren anılarımın yapraklarını birer birer açabilirim inşallah.

Sabahattin Gencal, Başiskele – Kocaeli, 24. 08. 2011 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 166
Toplam yorum
: 285
Toplam mesaj
: 13
Ort. okunma sayısı
: 627
Kayıt tarihi
: 29.03.11
 
 

1943'te Trabzonda doğdu. Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen okulunu bitirdikten sonra girdiği Bursa ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster