Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Aralık '07

 
Kategori
Arkeoloji
Okunma Sayısı
556
 

Kelime arkeolojisi üzerine

Söylediğimiz sözlerin ne manada söylemiş olduğumuzu muhakkak biliyoruz. Ama kullandığımız o söz ne zaman ortaya çıktı ve ortaya çıktığında gerçek manası ne idi? Düşüncemizin açılımının kullandığımız eşya ve söz dünyamız olduğunu, bunlara hâkimiyetin süreklilik ve güç doğurduğunun bilincinde miyiz? Düşünce söz ve eşya arasında birlik sağlanmadan eşyayı tanıyabildiğimizden emin miyiz? Karşımızdakinin tanımladığımız kişi olup olmadığını ve vermek istediğimiz mesajın ne şekilde algılandığını ölçebiliyor muyuz? 

1000 yıldır Anadolu topraklarında oturmaktayız ve üzerinde yaşadığımız topraklarda bizden önce var olan kültürlerle; dinlerle, dillerle ve adetlerle kaynaştık. Bu kültürlerin içimizde yaşadığı, onların temsilcisi olduğumuz muhakkak. Eğer öyle olmasaydık Orta Asya’da kalan kardeşlerimizin kültürü üzere olurduk. Zira dilimiz, sosyal yaşantımız onlarla bire bir örtüşmemektedir. Bize, bu bölgede bizden önce var olan Rum, Ermeni, Arap vb. halkların kültürleri ile de benzerlik içindeyiz. 

Söylenen her söz insan ağzından çıkmaktadır, yazılanlar da. Ailemiz bizlere eşyayı isimleri ve eylemleri ile öğretmekteler. İleriki yaşlarımızda ise okullarda öğrendik. Sonuçta anladık ki eşyaya ismi onu yapan ve kullanan vermektedir. Kişi dünyasını sözlerle oluşturmaktadır. Günümüzden birkaç örnek vermek gerekirse: ‘computer’ kelimesi onu icat eden batı toplumlarının o eşyaya verdikleri isim iken biz kullanıcı olarak ona ‘bilgisayar’ demişiz. Biz inandığımız yaratıcıya ‘Tanrı – Allah’ derken onlar ‘God’ demekteler. İnsanlar buna bağlı olarak da o kelimeye yükledikleri eylemleri yerine getirmekteler. Bilmediğimiz ve bu yazıyı okuyanların ayrı ayrı bildiği binlerce söz olduğu gerçektir. Bu nedenle ‘gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz’ denmiştir. 

Bazı doğal olayların birçok farklı toplum tarafından kutlanarak kültürleştirildiği bilinmektedir. Yeryüzünde yaşayan hemen her toplum kendi yaşadığı coğrafyada baharın gelişini kutlamaktadır. İşte bizim coğrafyamızda kutlanan 21 Mart Nevruz Etkinlikleri buna en yakın örnek. Bu, kişilerin özünün – duygularının bir olduğunun göstergesidir. Her ne kadar doğal olmasa da günümüzde kutlanan yeni yıl etkinlikleri de miladi takvimi kullanan tüm toplumların tepkisi olarak yaşamımızdaki yerini almıştır. 

Türk Milleti olarak atasözlerimiz – deyimlerimiz incelendiğinde bunların hemen hemen tamamının doğal yaşam ve hayvanlar üzerine olduğu görülür. Yine doğadaki bitkileri, kullandığımız hayvanların uzuvları ile adlandırmışız. Örneklemek gerekirse: ‘Yiğit at kendine kamçı vurdurmaz, İt gibi ürüme, sıpa kuyruğu gibi ne uzar ne kısalır, sığırkuyruğu, koyungözü, deve dikeni, eşekhıyarı’ benzer yüzlerce isim, deyim ve atasözü sıralanabilir. Bundan, varlıkları, daha sık kullandığımız varlıklarla benzerlik kurarak tanımladığımız anlaşılmaktadır. Bu Anadolu’ya gelmeden veya şehirleşmeden önceki bozkır yaşantımızda edindiğimiz kültürdür. O kültürü yerleşik yaşamımıza adapte ederek yaşamımıza devam etmedeyiz. Buna, günümüz yaşamının getirdiği gereksinimleri de katarak söz dağarcığımızı geliştirip yenilemekteyiz. Her toplum bu doğal alt yapı ve süreç içinde varlığını devam ettirmektedir. 

Bu açıklamalardan yola çıkarak iletişimimizi sağlayan dilimizin kullandığı sözlerin nerden geldiğini hangi anlamda var edildiğini, zaman içinde hangi anlamlar yüklendiğini genel olarak incelemek gerektiğine inanıyorum. Dilcilerimiz, sözleri farklı açılardan inceleyerek kendi kültürümüz içindeki yerini belirtmekte ve dilimizin devamı konusunda çalışmalarını sürdürmekteler. Ben bir dilci değilim ancak arkeoloji eğitimi almam ve fiilen bu konu üzerine çalışmam nedeniyle farklı zaman ve mekânlarda kullanılan sözlerin günümüze uzantıları konusunda kendimce bazı tespitlerim var ve bu tespitlerden konuya ilgi duyanların da haberdar olması arzusundayım. 

Yaşadığımız coğrafyada bizden daha eski kültürlerin varlığı gerçektir. Kültür etkileşiminde dinin yerinin de yadsınamayacağı ayrı bir gerçek. Bunlara basit birkaç örnek vermek gerekirse, ‘Kelime’ sözü dilimize bildiğim kadarı ile Arapça’dan geçmiş olup ‘söz’ anlamındadır. Sözcü, söylem Türkçemizin bu kökten türettiği güzelliklerden bazılarıdır. Dil sözünü de Farslardan almışız. Dilimizdeki karşılığı ‘gönül’dür. Aynı zamanda lisan anlamına da gelir. Buna bağlı olarak konuşma organımızın adı da dil olmuştur. Arkeoloji sözü ise dilimize Grekçeden geçen ‘eskinin bilimi’ anlamında birleşik bir sözdür. Bu sözler, farklı zamanlarda farklı uygarlıklardan kültürümüze girmiştir. Peki, bu sözün manası nedir? Bunun için ‘Mana’ sözünü bilmek gerekir. Mana M.S 2 nci yy da bugünkü İran topraklarında doğup yaşamış bir filozof olarak bilinir. Yaşadığı dönemde insanların bildiği – yaşadığı dünyayı farklı yorumladığı için ‘mana’ sözü onun ölümünden sonra söz dünyamıza girmiştir. Kullanmış olduğumuz bu sözün manası nedir’ sorusu önceleri şöyle soruluyordu. Mana bu soruyu – bu sözü – bu olayı nasıl değerlendirirdi? Biz şöyle soruyoruz sen bu olayı benim gibi mi algılıyorsun? Farklı manalar vererek kullandığımız ‘manyak’ sözünün de kaynağı aynı kişidir. Bundan şu anlaşılıyor söz yük hayvanıdır. Herkes kendi gereksinimine göre o hayvana yük yükler. Her olay her eşya iyi veya kötü olarak yorumlanır. Bunun nedeni bilmenin zıtlıklarla bilinmesidir. İşte düşünür Mana, ismini bölgesindeki kültürlere, dillere katarak ölümsüzleşmiştir. Her toplum bu sözü kendi formatında kullanmıştır. 

Nasrettin Hoca’dan rivayet edilir. “Adamın birisinin bir oğlu olmuş. Hoca, eğilip adamın kulağına “oğluna (Eyüp) ismini koyma” demiş. Adam neden? Diye sorduğunda ise ‘söylene söylene ip olur da ondan’ demiş. Bu fıkrayı hemen hepimiz duymuşuz ama ‘Eyüp’ kelimesi nerden dilimize girmiş ve hangi aşamalardan geçmiş bunu hiç araştırmadık. Hemen etrafımızda kullanılanları alıp kendi söz dünyamıza kattık. Hafızamızda sadece bir isim olarak kayıtlı ve o isimde bir tanışımız varsa o hatırlanır. 

Yurdumuzun en önemli ırmaklarından olan ‘Fırat’ın’ isminin antik dönemde ‘Euphrathes’ diye anılmaktaydı. ‘es’ takısı takılarak Grekçeleştirilen bu sözün okunuşu ise eyufrat’tır. Mitolojide Fırat Nehrinin Tanrısı olarak bilinmekte olup Gaziantep Müzesinde teşhir edilmekte olan ‘koltuğunun altında bir testiden akan su ile birlikte yatan bir insan olarak betimlenmiş’ mozaik panoda yer alır. 

Bizim bölgemizde yaşayan toplumlar çocuklarına doğa adlarını da verirler. Fırat, Dicle, Aras, Meriç… gibi. Bir de sözü uzatmayıp kısa tutarlar. Abdullah – Apo, İbrahim – İbo, Mehmet – Memo…. gibi. İşte bu sözü kısa tutuş uzun bir söz olan ‘Euphrathes’ ismini ikiye bölerek kendi sözü yapmıştır. Eyüp ve Fırat. Euphrathes isminin nasıl konulduğu ise ayrı bir araştırma konusu. 

Oğuzeli İlçesinde yaptığım bir çalışma esnasında ‘Halep Arkı’ olarak bilinen su kanalını incelerken yörede yaşayan vatandaşlarımız bana ‘su pislenmesin diye bu sudan sakallılara içirmiyorlarmış’ dediler. Hayret ettim. Açıkta akan sudan neden sakallılara içirmesinler? Sonunda anladım ki ‘saka’lar su arkını korumaktalar. ‘Saka’ sözünün su dağıtıcısı olduğunu bilmeyen vatandaşımız duyduğu bu ‘saka’ sözünü sakallılara su içirmiyorlarmış diye kendi kültürüne katmakta. 

Bir örnek de Gaziantep Kalesi ile ilgili. Antik kaynaklarda kalemizin bir adı da ‘füsus kalesi’ olarak bilinir. Halk hikayesi de haliyle devreye girer ve ‘efendim bir prenses varmış da yüzüğünü satmış da bu kaleyi yapmış’ haydaaa. Bunu da bir bilim adamı tutar safsata olarak değerlendirir. Kimsenin aklına gelmez ki kalenin yapısı kaşlı bir yüzüğe benzediği için bu adla anılmaktadır. Safsata dedim de ‘safsata’nın hangi kökten geldiğini merak ettik mi? ‘Fasafiso ve safsata’ aynı kökten gelen iki yerel halk kelimesidir. Felsefe - filozof isminin bozulmuş şeklidir. Felsefe oluşturan toplumların dünyasına girmek için gümrük kapılarında hayvanların alındığı kapıdan girmek için aylar öncesinden sıraya girdiğimiz ise başka bir gerçek. 

Söz batılılardan açılmışken ‘İsa’ peygamberin isminin batılılarca ‘Cesus’ olarak söylendiğini, Yahudi din adamlarının döneminde Cesus’un tapınağa karşı geldiği için ‘Asi’ olarak anıp yazdıklarını, Müslüman ilim adamlarının bu ismi İsa diye tercüme ettiklerini, Türkçesi çaşıt olan ‘casus’ sözünün kaynağının ‘Cesus’ olduğunu yani casus diye adlandırılan kişinin o toplumdan o kültürden olmayan kişi (İsevi) manasında ortaya çıktığını, tarihi süreç içinde Hıristiyan misyonerlerin faaliyetlerinin çaşıtlık olduğunun anlaşılması üzerine Cesus’un casusa dönüştüğünü biliyor muyduk? 

Korkut Ata’nın isminin korkutan değil ‘Kutlu Ateş – Kutsal Ruh’ olduğunu, onun için her yurtta baş konuk olarak karşılandığını hiç düşündük mü? 

Hacı Bektaş Veli’ye bağlanan ‘Eline Beline Diline Sahip Ol’ sözünün neden söylenmiş olduğunu? ‘El’in il – yurt – vatan olduğunu, Bel’in iş – işlik – üretim olduğunu, Dil’in konuştuğumuz dil olduğunu, bunlara sahip olduğumuzda ancak her şeyin hâkimi olabileceğimizi,  

Komşu’nun konuşu olduğunu söz - düşünce yakınlığı olduğunu, kayısı meyvesinin sarı renginden dolayı adının Mecnun diye bildiğimiz kişinin adı olan Kays’dan türetildiğini, Zerdali’nin ‘altın dalı’ anlamında olduğunun, namusun Grekçe ‘nomos – kanun’ olduğunu, her gün beş vakit ifa edilen ‘namaz’ın Farsça olduğunu ve Farisilerin İslam’dan önceki kültüründe günde beş vakit ateş kulesine çıkılarak ateşe tazim ettiklerini, Kuranın hiçbir yerinde namaz diye yazmadığını, ‘salât’ olarak ifade edildiğini, Arapça olan ‘farz’ sözünün anlamının ‘bir işi yapabilme yetisine sahip olmak’ olduğunu, İslam Peygamberinin adı olan Mustafa’nın anlamının ‘tesviye edilmiş, evrime tabi tutulmuş’ olduğunu biliyor muyduk? 

İnanç dünyamıza giren binlerce sözün dönemindeki kullanılış yerinin günümüz kullanımından 180 derece ters olduğunu, bu nedenle düşüncemizin kısırlaştığını, doğaya, bilime, vicdanımıza – aklımıza ters düşmüş olabileceğimizi hiç düşündük mü? 

Ahmet BEYAZLAR 

Arkeolog 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 593
Kayıt tarihi
: 24.12.07
 
 

Anadolu'da var olan, varlığını Anadolu'nun yaşamına vermiş kişiler için var olanlara. Atatürk Ünive..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster