Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Nisan '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
496
 

Kemal amca ne zaman ölecek?

‘Seni iyi gördüm be Kemal amca’ diye nedense yüksek sesle bağırarak girdim kolonya, ilaç ve boş insan midesi kokan odaya.

‘Bağırma ülen!.. Kanser olduysak sağır olmadık daha, udu getirdin mi?’

‘Getirdim Kemal amca, yengeye teslim ettim’

‘Çal biraz be evlat, oynak bir sirto çal bana, neşemizi bozma’

Ne neşesi be Kemal amca...

Başucundaki masanın üzerinde bir pazar çantası dolusu kanser ilaçları, ciğerlerin ağzında öksürürken, ben beş dakika ziyaret edip gittikten sonra seni bu yaşında üçüncü kocası olduğun şu konsomatris eskisi kokananın merhametine bırakıp gitmenin neşesi mi olur?

‘Evlat, yengen içerideyken ver emaneti bana’

‘Yanlış yapıyoruz be Kemal amca ama dediğini yapmayınca benim de içime sinmiyor’ diyerek önceden içine votka ile limon suyu doldurduğum kolonya şişesini bıraktım ellerine.

‘Başımı tut’ dedi. İki elimle omzunu kavrayıp yastıktan ayırdım başını, birkaç yudum içip Tanrı’ya şükretti.

Şimdilik kimsenin merhametine ihtiyacı kalmamıştı.

‘Ben gideyim artık, yenge huylanmasın, bir şey lazım olursa ararsın amca’

‘Karı telefonu öbür odaya aldı be evlat, sen yine arada bizim kolonyadan getir, malum ben kalkamıyorum yataktan’

‘Getiririm. Sen moralini iyi tut, bunlar da geçer’

Kapıda ayakkabılarımı giyerken karısı ‘Bir daha buraya gelme, gençleri görünce morali bozuluyor’ dedi. ‘Ne alakası var?’ diyecek oldum, bozdu ağzını şirret karı.

...

Şüphesiz bu hayata insanlar kapıları suratımıza ‘Biz sizi daha sonra ararız’ diyerek kapatsınlar diye gelmemişizdir, ne bileyim hayata gelişimizin illaki bir nedeni olacaksa bu değildir en azından. Kemal amcayı ziyaret ettiğimde bunları düşündüm, şayet Kemal amca şu aciz ve hasta haliyle huzurlu bir yaşlılık yaşamıyorsa, bu hale; on yaşına geldiğinde eline tutuşturdukları klarnet yüzünden geldi.

Evinden çıktığımda saat öğleden sonranın üçüydü ama ben istedikten sonra bu saatte bile karanlık, soğuk hatta yağmurlu bir gece yaşayabilirdim.

...

İlk rahmeti bu aylarda görüyor narenciye yaprakları.

Portakalı, turuncu, mandalinası mis gibi bir koku yayarak şükrediyor adeta doğaya; yeşil daha koyu bir yeşil, gök daha koyu bir mavi. Ben de ise ne yapraklara, ne de göğe bakacak hal kalıyor bu aylarda.

Kışı görememiş şair cenazelerinin biri gidip, biri geliyor yüreğimden.

...

İki sokak ötede bir saçak altına iliştim, durmaksızın yağan yağmur çatılardaki kiremitlerde ayrı, yoldaki su birikintilerinde ayrı sesler çıkarıyor, solucanlar yüzeye çıkmış hayli tembel, hayli bencil sürünmekteler toprakta.

Önümde iri şaşkın bir salyangoz var, kuru yerde kalmış ‘alıp su birikintisine bırakayım’ dedim, yavaşça kaldırsam da toprağa yapışmış, parçalanıverdi hayvancık. ‘Ulan Okan hangi işi tam yapabildin ki!’

Bir süredir yukarılardan yaşlı bir kadın sesi geliyor, başımı kaldırdım, sabırla tekrarladı, ‘Evladım iki ekmek alıverir misin bakkaldan?’ diye, beni tanıdığı birisiyle karıştırdı herhalde.

‘Alırım teyzecim’.

Hiç tanımadığımız ve yardıma muhtaç olduğu her halinden belli olan birisi bize ‘Evladım oduncu bıraktı gitti, şu birkaç küfe odunu bizim kömürlüğe taşıyıver’ diyecek olsa ya da ne bileyim ‘Birader imam ortalarda yok, gel şu ölüyü sevabına bir yıkayıverelim’ dese yardım eder miyiz bilinmez ama yaşlı ve yalnız bir teyzeciğe on metre ötedeki bakkaldan iki ekmek alıvermek, insanın gün boyu üzerinde bir uğur böceği gibi huzurunu taşıyabileceği güzel bir yardımlaşma biçimi.

Ekmeği alıp tahta kapının naylon ipini çektim karşıma bir sürü genç, orta yaşlı insan çıktı, şaşkın şaşkın ‘üst kattaki teyze ekmek istemişti’, diyebildim. Kendi aralarında bakıştılar, başörtülü orta yaşlı bir kadın öne çıkıp elimdekileri aldı ‘Kusura bakmayım o bizim annemiz, böyle yaparak bizi zor duruma düşürmek istiyor, güya ilgilenmiyor muşuz onunla’.

Her kapının arka yüzü binlerce sıra tanıklık etmiştir elbette. Hele ki bu kapı Kaleiçi’nde, mermer bir avluya açılıp kapanan kocaman bir tahta kapı ise bu sırlar saklayanları bile yakıp kavurur zamanla.

‘Büyüklerimiz bazen çocuk gibi oluyor.’ diyerek evden çıktım, yaşlı kadının bana az önce seslendiği pencere kapatılmış, kelebeklerle içeriden dışarıdan kilitlenmişti.

...

Şehrin gürültüsüne, oldu bitti, aldı verdisine şahsen gidip kendi rızamla teslim olma saati geldi. Daha bu sırılsıklam ıslanmış kıyafetler içinde geçirecek yedi sekiz saatim var, paçalarıma baktım tertemiz bir çamur, insan bu kızıl çamuru bile özler mi?

Yanımdan yıldırım hızıyla bir adam gelip geçti; arkama henüz bakmıştım ki sapağı aşıp kayboldu, onun peşi sıra elleri sopalı, bıçaklı altı yedi adam daha; ‘İsmet’i vurdular, İsmet’i vurdular’ diye bağırarak kaçan adamın peşinden koşturuyorlar.

İrkilip toparlandım, çevredeki evlerin kapıları, pencereleri ürkekçe aralandı.

‘Ne olmuş genç?’

‘İsmet’i vurmuşlar’

‘Hangi İsmet’i?’ kollarımı yukarı kaldırıp bükük dudağımla baktım soruyu soranların yüzüne, pencerelerini ilk anda açamayanlar yetişti sonradan;

‘Birader hangi İsmet?’

‘Ölmüş mü evladım?’

‘Kim vurmuş?’

Yavaş, yavaş çıktım yokuşu, Karatay Medresesi harabesinin taş blokları arasında yerde bir adam yatıyordu, bir yabancının kendisine doğru geldiğini görünce böylesi küçük bir yara yüzünden yerde kurbanlık koyun gibi yatmayı kendisine yakıştıramadı herhalde, sağ ya da sol bileğinin üzerine bıçak değmişti, ayağa kalkıp üstünü başını silkeledi, ‘Al İsmet peçete vereyim sana’ dedim. Alıp kesiğin üzerine bastırdı. Bacaklarında bir yara olmamasına rağmen topallayarak kayboldu sokakta. İsmet’e o anda Artist İsmet adını koyuverdim.

...

Artist İsmet’in arkasından gayrı ihtiyari bakarken mobil telefonumun geri zekalı melodisi çalmaya başladı,

‘Alo evlat ben Kemal amcan, hanım komşuda be, diyeceğim sana zahmet tez elden şu bizim kolonyadan az daha getirsen’

Sesi milli bayramlarda şiir okuyan talebeler gibi çınlıyordu.

‘Kemal amca dokunur böyle üst üste, hem Yenikapı’ya nasıl geleyim ben şimdi dünyanın yolu.’

‘Öyle olsun, yarın geberip gittiğimde ‘adama bir kolonyayı çok görmüştüm’ diye üzüm üzüm üzülürsün.’

‘Hatırlattığın iyi oldu aslında, yetmişini geçtin on senedir de kansersin, sen ne zaman öleceksin be Kemal amca? Yok mu bir haber?’

“Şimdilik yok, ama getirdiğin kolonyaların votkası hep böyle az olursa vallaha otuz seneye kalmaz cartı çekeriz be evlat”


Okan Ünver

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çocuktum, naıl uzunboylu gelirlerdi bana. Uzak, çok uzak şimdi, unuttum neredeyse. Anlatımın öyle hoş ki... HOŞ GELDİN...

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 22.04.2008 18:58
Cevap :
Teşekkür ederim. o asker abilerin söylediği yanık türküler aklımda sanki. Şimdi sivil giyiniyorlar çarşı izinlerinde. ama türküler aynı.  22.04.2008 23:15
 

şu Kale İçi? Sanki bir başka alem... 1972'de girmiştim Kale İçi'ne; kaybolmuştum kıvrımlarında. Mahalleli bir çocuk yol göstermişti de Karaoğlanoğlu parkına çıkan ana caddeyi ancak bulabilmiştim. Müstesna anlatımınla iyiden iyiye tanıyacağız Kale İçi'ni. Teşekkürler.

Kaliteli Yaşam 
 20.04.2008 21:04
Cevap :
Antalya halkı parka Karaoğlan parkı der ama 'resmi' adı karaalioğlu parkı. Kaleiçinde adres bulmak da zordur biraz. İnsanlar satın aldıkları cafeteryayı tarif edemezler.  20.04.2008 22:54
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 104
Toplam yorum
: 564
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 487
Kayıt tarihi
: 06.03.08
 
 

1978 doğumlu Antalyalı bir müzisyenim, devamını ben de bilmiyorum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster