Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Ağustos '06

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
918
 

Kenarlara tutunmadan...

Kenarlara tutunmadan...
 

Korkulardan söz ediyorduk. Örümcekten korkanlardan, asansörden, uçaktan korkanlardan,karanlıktan korkanlardan, hayaletlerden ve göremediği tüm şeylerden korkanlardan. "Sanırım" dedi "Tüm insanların ortak tek bir korkusu var, o da ölüm." Haklıydı herkesin tek ortak korkusu ölümdü. Konuşmamız yön değiştirdi ve ölüm korkusundan konuşmaya başladık. Bana ölümle yüzleşmek hakkında çok güzel bir hikaye anlattı. Aile fertlerinden birinin ölümüyle yüzleşmek zorunda kalan bir çocukla ilgili bir hikayeydi bu.

Çocuk, sevdiği birini kaybedince derinden sarsılmış. Ölümün onda büyük bir saplantı oluşturmak üzere olduğunu gören büyükannesi ona çok güzel bir ders vermiş. Çocuğu bir koltuğa oturtmuş ve koltuğun yanlarına tutunmasını istemiş. Çocuk sıkı sıkı tutunduğu halde büyükanne onu çekip almış ordan. Çocuk o çok sıkı tutunduğu koltuktan çekilip alınmış üstelik direndiği için de elleri acımış. Büyükanne çocuğu tekrar oturtmuş koltuğa ve bu sefer kenarlara tutunmamasını kendini rahat bırakmasını söylemiş. Çocuk dediğini yapmış ve büyükanne onu kolayca hiç sarsmadan çekip almış oturduğu yerden. Ona sevgiyle sarılıp şunları söylemiş: "İşte ölümle yaşanan budur. Nasıl gideceğine karar vermek senin elinde."

Bu gerçekten güzel bir öykü, güzel bir dersti ama kolay mıydı kendi ölümü kabullenebilmek ve ona hiç bir yere tutunmadan teslim olabilmek? Kim hayatın kollarına yapışmazdı ki ölüm onu çekip alırken? Biz değil miydik bunca ölüm gördüğümüz, yakınlarımızı kaybettiğimiz halde kendi ölümümüzü aklımızın ucuna bile getirmeyen? Biri ölümden bahsettiği vakit onu hemen susturan. Bu konuda yapılan en ufak bir şaka karşısında tahtaya 3 kez vurup "Ne biçim konuşuyorsun. Allah korusun." diyen. Ölüm karşısında hiç bir gücü olmadığını anlayan bizler mi onu kabullenip, rahatça teslim edecektik kendimizi?

Hep kaçınmıyor muyduk ölümü düşünmekten? Ve ona tamamen hazırlıksız yakalanmıyor muyduk? Aslında hazırlanıp ne yapacaktık ki? İnsanoğlunun doğal sonu, her canlının doğal sonu diyorduk ama bu sadece lafta kalıyordu. Ölüm hep başkaları içindi. İyi de kendi ölümü üzerine kafa yoran bir insanda bir süre sonra aklını kaybetmez miydi?

Aslında ölüm üzerine kafa yormak insanlarda çok farklı sonuçlara yol açıyordu. Kimi dünyanın boş olduğuna çünkü sonucun yok oluş olduğuna karar veriyor, başka bir aleme adım atıyordu. Kimi ise bunu bir saplantı haline getiriyor aklını yitiriyordu. Bazıları ise ölümün onu almasına razı olmuyor kendisi ona gidiyordu. Bu koltuktan çekilip alınmak yerine kendisinin kalkmasına benziyordu. Ölüm karşısında çok değişik tepkiler veriyordu insanoğlu. Çoğu zaman onu unutup yaşıyordu ancak sevdiği birini kaybettiğinde ya da ölümcül bir hastalığa yakalandığından yüzleşiyordu onunla. Her zaman çok uzakta olduğunu sandığı birden burnun dibinde bitiveriyor insanı şaşkına çeviriyordu.

Onunla nasıl ve ne şekilde yüzleşeceğimiz bize kalmıştı. Aslında hayatın bize getirdikleri ne ise o şekilde yüzleşiyorduk onunla. Kendimizi bir savaşın içinde bulabilir ve öyle çok ölüm görebilirdik ki, ölüm bize doğal gelirdi belki. En sevdiğimizi kaybedip yüzleşebilirdik ölümle ya da başka herhangi bir şekilde.

Onunla karşılaşmamız nasıl ve ne şekilde olursa olsun tek bir şey vardı kabul etmemiz gereken; onun var olduğu. Eninde sonunda geleceği. Ve karar vermemiz gerekiyordu. Ondan korkarak yaşayacak, hayatta olduğumuz günleri kendimize zehir edecek ya da ölümü kabullenip nasıl ve ne şekilde geleceğini merak etmeden, üzerinde durmadan bize sunulmuş hayatı bir armağan gibi kabullenip tadını çıkaracaktık. Seçim bizimdi.

Aslında belki tek yapılması gereken onu saplantı haline getirmeden akılda tutmak ve her an gelebileceğini bilerek hayatı ertelemeden, tadını çıkararak yaşamaktı. Seçim bizimdi ve nasıl gideceğimize karar vermek elimizdeydi. Ve en doğru seçim, o geldiği vakit geride yapılmamış ve yürekte bir özlem olarak kalmış hiç bir şey bırakmamaktı. Çünkü ancak bu şekilde, belki, onu daha kolay kabul edebilirdik. Bunu şimdiden bilmek mümkün değil. Sadece geldiğinde koltuğun kenarlarına bakarak bilebileceğiz. Ya sımsıkı tutunacağız içimizde kalan ukdeler yüzünden ya da gönül rahatlığıyla ellerimizi bırakacağız. Seçim bizim.

BLOG FOTOĞRAFI:Van Gogh http://arts.anu.edu.au/filmstudies/lectures/vg/thumbs/vangogh_gauguins_armchair_1888.jpg

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

"45'inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin topragina ayak basiyor insan... Hem ölüm yarinmis gibi, hem hic ölmeyecekmis gibi yasamasini ögreniyor. Eski dostlar, hatiralar kiymete biniyor. Didismenin yerini sükunet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini merhamet aliyor. "Keske"ler "iyi ki"lerle, hirslar hazlarla yer degistiriyor. Bu dünyayi silkelemekten, daha iyi bir dünya icin kavga vermekten vazgecmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartiyorsunuz, ara sira... Genellenemez tabii; bunlar benim yaslarim. Sonrasini bilmiyorum; ögrendikce yazarim. C.D." Iste böyle, Fulya Hanim. Insan arindikca, duruldukca, geride biraktigi 10'lu, 20'li...vb. yillarinda kendini ha babam de babam yenileye yenileye yol aldikca, zaman zaman "öbür dünya"ya da "umut" gözüyle bakabiliyormus (Ben burada vurguyu "zaman zaman"a yapiyorum sahsen). Siz daha cok gencsiniz. Birakin, percemli kalsin. Yazin, yazin, yazin... Ama: "carpe diem".

pirmete 
 31.08.2006 18:38
Cevap :
İnsan hayatta olan herşeyle yüzleşmeyi öğrenmeli. Ben bunu yazarken en zoruyla yüzleşmeyi denedim. Başardın mı diyeceksiniz? Cevabım hayır. Kendi yazdıklarımı okurken bile içimde bir yer çimdikleniyor canımı yakıyor. İnsan kendi ölümü hakkında düşünmekte çok zorlanıyormuş tek öğrendiğim bu oldu. Yazacağımdan, hayatı ve günü kaçırmadan yaşayacağımdan emin olun. Her ne kadar karamsar gözüküyorsam da, unutmayın en coşkulu yaşayanlar karamsar gibi görünen laflar edenlerden çıkar :)) Sevgiler...  01.09.2006 0:20
 

Selam Fulya Hanim'a! Bir iki not: 1) Birkac gün önce teknik bir soru yöneltmistim size. Cevabi -sagolsun- blog habercisinden geldi bugün. Yani unutun. 2) Size yetismek zor. Ben bu yaziniza "maydanoz olmak" isterken, az önce bir baktim Dali cikti ortaya. Bu derinlikteki yazilara -hele hele kamuda calisirken- zamani nereden buluyorsunuz Tanri askina? Yoksa kamuda calismanin getirdigi bir ayricalik mi? Eger öyle ise diyecegim tek sey var: Sizin calistiginiz gibi ben tatil yapabilmek isterdim:-))) 3) Ölüm... Secim bizim...Dogrudur. Ama bir de ölümün türüne bagli gönüllü gitmek ya da bir yerlere sarilmak. bir dava icin ölmek var, pisi pisine gitmek var. Yaziniz Can Dündar'in bir yazisini hatirlatti bana (Benim Yaslarim). 5-15-...35-40'lari anlattiktan sonra 45'e geliyor. O bölümü bu yorumun ardindan gönderecegim. Siz daha gencsiniz, Fulya Hanim. "Arinma" sadece dügmeye basmakla olmuyor, ilerleyen yas da arindiriyor, durultuyor insani. Azzzz sonnraaaa:-)))

pirmete 
 31.08.2006 18:23
Cevap :
Selam Sevgili Pirmete, Zaman bulmuyorum zaman yaratıyorum :) Çünkü yazmak benim için önemli, hayatta en çok keyif aldığım uğraş ve yazarken kendimi kaybediyorum. Zaman bulma konusuna inanmam, insan bir şeyi çok seviyorsa zaman yaratır, az uyur, az yemek yer, az sohbet eder ama zaman yaratır. Ve ben yazmayı çok seviyorum.Çok genç değilim hatta yaşlanıyorum artık.30'u geçince artık genç değilsindir ve arınma ve durulma, aklını başına toplama üzerine düşünmeye başlarsın öyle değil mi? Değerli yorumunuz için teşekkürler ve sevgiler...  01.09.2006 10:23
 

Merhaba Fulya, "Güzel bir yazı" diye klasik bir giriş yapmak istemiyorum ama gerçekten güzel bir yazı. "Koltuktan kalkmak" analojisi metnin ruhuna iyi uymuş. Ancak, o an yaklaştığında "yürekte özlem olarak kalmış hiçbir şey bırakmamak" koşulunu yerine getirmek mümkün mü? Kolay olduğunu sanmam. Yazılarına ilişkin genel bir değerlendirme yapmam gerekirse; herşeyden önce sırf yazmış olmak için "kopyala-yapıştır" kolaycılığına kaçmaman, sadece içinden geleni dilinin döndüğünce kelimelere dönüştürmeye çalışman bile yeter. Sadece bunlar bile yeter ama yazıların bunun dışında da gayet nitelikli. Tavrında biraz Tezer Özlü etkisi seziyorum. Zaten galerindeki fotoğraflardan da belli. Ama taklit değil. Bir ruh arkadaşlığı etkisi sanki. Tekrar görüşmek üzere, hoşça kal... :)

Murakami 
 31.08.2006 15:56
Cevap :
Sevgili Celal Bey, Az önce işten dönerken kendi kendime bunu diyordum. "Tezer Özlü'yle bir ruh arkadaşlığın var senin" Onu çok severim. Tezer aslında insanlara umutsuz görünür ama içinde derin bir coşku ve umut barındırır. Bunu seviyorum.Çok değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Sevgiler...  31.08.2006 17:24
 

merhaba, büyükannenin yaptığından etkilendim zira ben de pek bi düşünürüm ölümü. dediğin gibi ölüm bizi almaya geldiğinde onu yaşamımın bir parçası gibi karşılamayı düşünmüşümdür. sevgiler:)

Başak ALTIN 
 31.08.2006 12:28
Cevap :
Umarım öyle karşılayabiliriz. Sevgiler...  31.08.2006 13:55
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 408
Toplam yorum
: 4068
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 1084
Kayıt tarihi
: 17.06.06
 
 

Gazetecilik okudum... Ama gazeteciliği sırf yazabilme serüvenine bir adım daha yaklaşabilmek için ok..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster