Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ocak '16

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
53
 

Kendi küçük dünyalarımız

Kendi küçük dünyalarımız
 

Selamlar,

Sevgili okur, dilim açıldı kendimi susturamaz oldum. Sonu nereye varır bilemiyorum.

Önceki yazıda sorulan soruları kendi kafana göre cevaplandırdığını biliyorum. İyi de yaptın. Baştan söyleyeyim, burada yazılana bakarak fikir değişikliği yaşıyorsan bil ki yanlış yoldasın. Ben sana alternatif sunmak için buradayım. Fikir aşılamak için değil.

Kısa paragraflar halinde gideceğiz. Amaç seni sıkmadan kendimi anlatmak. Anlayışın için şimdiden teşekkür ederim.

1) Tarih Anlayışımız

Dünya 4,5 milyar yıl yaşında. İlk insanın da 200.000 yıldan beri buralarda dolanmaya başladığı tahmin ediliyor.Arada kalan milyarlarca yıl ile ilgili ne düşünürsün? Tabii ki birşey düşünmüyorsun sevgili okur.

Çünkü seni bağlayan birşey yok bu söylediğim dönemde.

Seni bağlayan daha doğrusu onların seni bağlamasını istedikleri şey, sana anlatılan; "Yazı M.Ö. şu tarihte bulundu Sümerler tarafından", sonra " Tarih öncesi çağlara Karanlık Çağlar deriz" gibi sonu Fred Çakmaktaş ve ailesine kadar uzanan saçmalıklar topluluğuydu. İtiraz ettin mi? Hayır.

Biz derken ibreyi "Sen" zamirine çevirdiğimin farkındayım sevgili okurum ama inan böyle daha iyi olur.

Sana lazım olan yazının bulunmasından sonrası diye kabul ettiğini var sayarak devam edersem;

İnka ve Maya uygarlıklarıyla olan ilişkimiz 2012 yılı kehanetinden öteye geçti mi?

Yüz kişiye sorsak 99 tanesi "bağa ne yav" muamelesi yapar bize kabul et.

Hadi diyelim Mısır medeniyetinden giriş yaptırdılar tarih bilgimize. Oradaki sorunsal ise daha piramitlerin nasıl yapıldığına dair tam bir teorinin olmaması. O dönemin bilmeden, fikir yürüterek hayal ettiğimiz şartlarını düşünürsek birilerinin "lan başka işimiz mi kalmadı bununla uğraşıyoruz" diyeceği bir nesilde son bulması gerekirdi inşaatın.

Geçelim Türk tarihine. İlk Türk devleti, Türklerin ilk ana yurdu derken Büyük Hunlar, Göktürkler diye ezberleyip gittin sevgili okur. Şartları sorgulamaktan ziyade bu şartlara nasıl boyun eğmek zorunda kaldığın sorun ettiğim şey. Yani, ezberledin tamam eyvallah. Sonra unuttun ona da tamam eyvallah. Ama neden işin mantığını sorgulamadın be kardeşim? Şimdi oraya geliyoruz.

Birçok tarih kitabında dönüm noktası diye belirtilen olaylar vardır. Kavimler Göçü, Coğrafi Keşifler, İstanbul'un Fethi, Rönesans, Reform, Fransız İhtilali, Aydınlanma Çağı ve Sanayi İnkilabı diye mükemmel bir silsile var birbiriyle bağlantılı görünen. Peki ya öyle değilse sevgili okur? Peki ya sadece bilmemizi istedikleri şey buysa? (kendimi de kattım bak)

Sevgili okur, Rönesans-Reform-Coğrafi Keşifler üçgeniyle yükseldiğini zannettiğimiz Batı medeniyeti bu olaylardan çok daha önce örnek aldı bizi. Sana "Haçlı Seferlerinden sonra bizdeki ilmi aldılar efem" muhabbeti yapacak değilim. Sadece merak ettiğim bir hususu sesli düşünmek istiyorum. Lan bu adamların alayı Kavimler Göçü sonrasında Batı'ya göç eden barbar kavimlerle etkileşimden türediyse, yani öncesinde modern Avrupa milletlerinin esamesi yoksa o zaman genetik hafızaları mı canlandı bunların? Ya da tümünün kökeni Orta Asya idi coğrafi değişiklikler biyolojik ve fizyolojik değişimler getirdi de böyle oldu dememiz mi gerekiyor?

Peki, bu bize tarih diye sunulanlar yanılsamalardan ibaretse? Tüm yaşanan "büyük" olayların arkasında gizli örgütler, kardeşlikler, bugün üçüncü sayfa gazete haberi gibi bahsettiğimiz kuruluşların dedeleri varsa?

Sevgili okur bu yazıyı yazmama vesile olan teknolojik gelişmelerin dahi ilerleme mi yoksa öze dönüş mü olduğundan emin değilken bunca dökümantasyon neyin çabası? Nazca Çizgileri diye bir şey varken, Piramitler keyifle yüzümüze bakıp sırıtırken "Teknoloji bilmem kaç yüzyıl öncesine göre şöyle gelişti" demenin neresi mantıklı?

Bağa ne lan! tarzında düşünmek mutlu edebilir bizi. Bana göre hava hoş valla. Ben başka bir boyutun yansıması olarak rol yapıyor olduğumuz düşüncesine çoktan razıyım sanırım.

Kısacası Tarihin kendisi bir bilinmezken kalkıp da ezbere sıkmanın bir mantığı yok. Şöyle ileriyiz böyle geriyiz tartışması teferruattan ibaret. Kafa yormamız gereken başka mevzular var.

2) Yönlendirilen Zihinler

Sana düş veya kurgu gibi gelebilir ancak " Bu kararı ben verdim" dediğin şeylerin büyük çoğunluğu hipnotize edilmiş bir beynin kendini koruma iç güdüsünden ibaret. Samimiyetine dayanarak soruyorum, mazur gör beni; En son yaptığın hangi işte birinden etkilenmeden karar aldın ve uygulamaya koyuldun? Yanlış anlama birilerini örnek almak kötü birşey olduğundan değil kaygım ama kimi ne kadar örnek alman gerektiğine kim karar veriyor?

Dünyaya gelişimize vesile olacak anne-babayı seçme özgürlüğümüz yoktu eyvallah. Sonrasında maddi, manevi ve zihni imkanlar ölçüsünde hangi okula başlayacağımız falan da hakeza. Ancak akıl başa geldikten sonraki dönemden hani şu sinirlenince kapı çarpmalardan başlayıp da "oğlum! , kızım!" kelimelerine telafuz edinceye kadar geçen süreden bahsediyorum. İşte o dönemde ben bu kararları kendim aldım diyebiliyor muyuz? "Evleneceğim insan şöyle olacak" derken, iş güç meseleleri için atıp tutarken, biraz daha geride falanca üniversitenin taraftarlığını yaparken kararlarımızı kendi başımıza mı aldık sence?

Yönlendiriliyoruz. Hani o klasik tarih anlayışımızla yaklaşık 300 yıldan beri aşırı derecede yönlendiriliyoruz. Hangi işte çalışmamız gerektiğine, hangi kadın/erkekle evlenmemiz gerektiğine, hangi dini inanca aidiyet duyduğumuza, hangileri arttırabildiğin kadar arttır işte o kadar hangiye karar veren biz değiliz. Bir zaman eşimiz dostumuz, bir zaman bulunduğumuz coğrafyanın şartları. Ama inan coğrafyaların da eş-dostların da üstünde birileri var bunların tamamını şekillendirmeye çalışan. 

Nasıl insan olmamız gerektiğini kulağımıza değil beynimizin içine fısıldayan bazı kötü adamlar var sevgili okur. Sen ister inan ister inanma ama bu kötü adamların ellerinde su tabancası yok. Doğrudan beyin kontrolü sağlıyor bu kötü amcalar ve malesef sen de ben de bir Sezercik değiliz yani. Hatta adamlar Sezerciği bile ne hale getirmişler bak gördün mü?

Tüm bu sesli düşünüşlerimin arasında beni sessizliğe gömen asıl şey ise beynimizin buna bir itirazı olup olmadığı sevgili okur. Ulaştığım sonuç ise içler acısı. Malesef beynimizin de bu duruma itirazı yok hani. Kullanılmaktan o da memnun. Ama ciddi ciddi canımı sıkan bütün bunlar değil inan. 

3) Öğrenilmiş Çaresizlik

En büyük derdimiz bu işte sevgili okur. Ne kadar katılırsın bilmiyorum ama bu "boşver yaa" tarzı yaşamak bizi bitiren ve bitirecek olan şey. Bizi sorgulamaktan, düşünmekten alıkoyan tek şey bu işte. Beynimizde halihazırda var olan "Birileri bizim yerimize düşünüyor" çukurunun daha da derinleşmesini hatta bir yeraltı mağarasına dönüşmesini sağlayan şey bu işte. Teslimiyeti tek çare olarak gören bir insan topluluğu bir kuru kalabalık haline geldik malesef.

Sorunları sıralamak da bu öğrenilmiş çaresizlik durumunu destekler nitelikte olacağından daha fazla sorun-sıkıntı muhabbeti yapmak istemiyorum. Senden tek istediğim sevgili okur, bizi biz yapan o sorgulama duygusuna yeniden sahip olabilmek. Yaratılışı sorgula, dini değerleri nasıl elde ettiğini sorgula, kendini sorgula ne bileyim işte  neden  sorusunu sormaktan geri durma vesselam. Bir de korkma bunları yaparken. Bize hep başarısız olmaktan korkmayı aşıladılar sevgili okur ve bunun sonucunda başarılı olmayı taklitle, beynimizi teslim etmeyi mutluluk saymakla eşdeğer tutar olduk.

Kendi kararlarını kendi verenlerden olma rüyasını gerçekleştirenlerden olmak dileğiyle, İyi sorgulamalar.

Selam ve dua ile.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 18
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 194
Kayıt tarihi
: 06.05.15
 
 

İnsanlar arasında insanlardan bir insan.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster