Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Şubat '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
479
 

Kendime ve başkalarına yetmeyi öğretmeyi, öğrendim..

Kendime ve başkalarına yetmeyi öğretmeyi, öğrendim..
 

Bilmeliyiz ki, bizler fanileriz. Bizler evren-i kamil olsak da, evren-i sahipler değiliz….


İkinci kez hayata tutunma şansınız oluyor ama, ikinci kez yaşama dönme şansını binde bir insan yakalayabiliyor…  

 

Sizlere yaşanılmış bir anıyı aktarmaya çalışacağım. 

 

Anın yaşayanı, anıyı yaşatan ve bizlere aktaran muteber;  

 

Büyük Sahra Çölünde Bedevi’lerle, Nepal’de Himalaya eteklerinde Budist’lerle, Vatikan’da Manastırda Rahiplerle, Hazar Kıyılarında Alemi Mesudiyelerle, Mevlana Celaleddin’i Rumi dergahında Mevlevi gönüldeşleriyle meşki muhabbet etmiş, yüksek nefis disiplinine sahip, tıp alanındaki tahlilleri ile somut yüksek IQ su bulunan bir anti mentalist, “Zikrullah-ı Ekrem” unvanlı, fevkalade mütevazi bir gönüldeş dosttur.  

 

Ol dostun ağzından intikalen;  

….  

…  

 

İŞTE ONLARDAN BİRİSİYİM BEN… 

 

Ani bir kalp krizi ve beyin iflası sonrası ölümlü olup da sonrasında hala tıbbi olarak çözümlenemeyen bir şekilde yaşama dönen bir Adem’in, soyla sopuyum. 

 

Üstelik beynine oksijen gitmeyen kişinin yaşama şansının kesinlikle bulunmadığı gerçeğine de “İlahi İzinle” aykırı da biriyim ben.  

 

İyi ki o anı yaşadım diyorum ve şükrediyorum, “Yüce Mevla” ya. 

 

Işığı gördüm, ışıklandım.  

 

Beynimde ve yüreğimdeki karanlık hırslardan uzaklaşmayı keşfettim. 

 

KENDİMİ ÖĞRENDİM… 

 

KENDİME YETMEYİ ÖĞRENDİM… 

 

KENDİME VE BAŞKALARINA YETMEYİ ÖĞRETMEYİ, ÖĞRENDİM.. 

 

Bundan büyük bir serveti “Yüce Mevla”dan başka verecek bir makam var mı ki..?  

 

Bilmeliyiz ki, bizler fanileriz. Bizler evren-i kamil olsak da, evren-i sahipler değiliz…. 

 

Hepimiz o “Yüce Mevla”nın izin verdiği yollarda yürüyen biçare günahkarlarız… 

 

En büyük tavafın yüreklerde olduğunu öğrenmek üzere amellendirilmişiz. 

 

Ama gelin görün ki, hala kırk arşın kara kadife ile kaplanmış dört duvara nice hayır ve hasenat içindeyim diyenlerin iç karanlığıyla yüz sürerek aczi halleri görüyor da olsak, kendi mistik ve “acz-i biçare” yolumuzda aydınlığa koşmayı, karanlıkta kalanların da ellerinden tutarak, takatsizleri ise sırtlanarak, ışığa doğru seyir eylemekteyiz…  

 

KIRK AMBAR ALTININ DA OLSA, KIYMETİ YOK Kİ.. 

 

Bir arkadaşım vardı....  

 

O yıllarda, “Gitme Sana Muhtacım” diye bir şarkı ünlenmişti.  

 

O şarkının çalındığı bir mekanda, yine ona içten ve tüm samimiyetimle, çok hırsın zarar getireceğini, hırsın ayrıca azı ve çoğunun bile tartışılmaksızın, kaderim bu da demeksizin, mutlu yaşama kucak açmanın daha doğru olduğuna dair söylemlerimi aktardığımda, biliyordum ki o başka düşünceleriyle meşguldü…  

 

“Gitme Sana Muhtacım” şarkısını dinlerken bana içini açtı.  

 

Ayrılalım diyordu..  

 

Çok hırslıydı, gencim güzelim neden başkaları gibi yaşamamadayım ki, benim onlardan neyim eksik gibi cümlelerle makyajını tazeliyordu.  

 

Güzelliğiyle böbürlenir, arzı endamıyla şehvet-i çekici bir hatun kişiydi.  

 

Ona belki de istemeden bir felaketin tellalı gibi dilleniverdim nedense… 

 

Ciddiye de almadı...  

 

Bende üstelemedim zaten beni önemsemediğini hissettiğim kişiye üstelemektense, kendime bırak ısrarcı olduğu yola gitsin dedim. 

 

Ona geleceğine dikkat et, bir karanlığa koşmaktasın dediğimde kendini kıskandığımı söylüyordu… 

 

“Gitme Sana Muhtacım” şarkısının bitiminde de kucaklaştık ve ayrıldık…  

 

Sonra izini kaybetmeyi yeğledim ve yurtdışına çıktım. 

 

Aradan geçen uzun yıllar sonrasında, bir yaz tatilinde Türkiye’ye döndüm…  

 

Eski dostlarla takıldığım mekanlarda eski dostlarımla buluşuyor keyif alıyordum.  

 

Bir gün yine eski bir arkadaşımla o mekanlardan birinde buluşmayı kararlaştırdık.  

 

İşte o gün yüreğim duyduklarım sonrasında yıllarca çok acıdı, zaman zamanda hala acımasına devam eder.  

 

Haberin var değil mi diye başlayarak.... 

 

Neyden dedim...  

 

Semra’dan bahsediyordu.  

 

Zengin bir dost bulmuş benden sonra onunla yaşam sürermiş, mekanlardan uzaklaşmış çünkü bizim mekanlarımızı beğenmezmiş bir sürü laf kalabalığı yani.  

 

Bunlar benim için önemli değildi ama devamı beni mahvetmeye yeterliydi. 

 

‘Bir gün, Esenboğa yolunda aracı ile düz yolda takla atmış ve uzun bir süre yaşam mücadelesi sonrasında hayata tutundu ama, felç olmuş, belden aşağısı tutmuyor ve konuşamıyor. Bir kez arkadaşlarla ziyaretine gitmiştik’ dedi...  

 

Peş peşe o şirin bardaki tüm içkileri içtiğimi sanıyorum. 

 

Belki de içmedim de, zil zurna ‘ayyaş-ı berduş’, ‘sarhoş-u ayyaş’ oldum, dinlediklerim sonrasında.  

 

O gecenin sabahında aynı arkadaşımın evindeydim.  

 

Neden buradayım dedim. ‘İçkide içmedin ama aniden suspus oldun, kötü göründüğün için hadi bize gidiyoruz dedim, hiç ses vermedin ve geldin, yatağa bile yatıramadım seni ve gözlerin açık uyuyordun’ dedi.  

 

Ama gecenin ilerleyen saatlerini ve arkadaşımla evine gelişime dair hiçbir şeyi anımsamıyorum.  

 

Anlam çıkaramasam da kendimi toparlamak zorunda olduğumun bilincindeydim.  

….  

…  

 

EVLERİNİ BİLDİĞİM İÇİN ZİYARETİNE GİTMEYE KARAR VERDİM... 

 

Gittim, gördüğüm manzara kendine sanki yıllar önce anlattıklarımın sinemada oynanan tek seyircili bir filmiydi.  

 

Bir kabus filmi, bir acı senaryonun tek aktristi de karşımdaydı sanki.... 

 

Üstelik de konuşamıyordu da.  

 

Sadece güzelliğinin bir kısmı ile karşımda durmaktaydı.... 

 

Sadece gözlerimin içine bakıyor ve sessiz ağlıyordu.... 

 

Saçlarını okşadım, yüzünü sevdim, dudaklarından öptüm... 

 

Hiçbir tepkisi de yoktu... 

 

Bir ara bulunduğumuz ortamı kötü ve itici bir koku kapladı…  

 

Meğerse tuvalet ihtiyacını da bağlanan bir hortum ile dışarıya vermişler öyle gideriyormuş, …  

 

Evleri, Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesi’ne yakın bir yerdeydi.  

 

Her hafta ziyaretine aksatmaksızın gittim, pembe gülleri ve karanfilleri çok severdi, tamı tamına iki yıl süreyle her hafta götürdüm… 

 

Her ziyaretimde de, annesi bana sarılır sarılır ağlar ve sen ne kadar vefalı bir insansın der, ekşili dolmayı çok sevdiğimi öğrendiği için yazın taze sebzelerden, kışın kurularından yapardı.  

 

Birlikte yerdik, o günlerde Semra’ya yemeğini ben yedirirdim. 

 

Hatta zaman zaman, güzel dudaklarının kenarlarına bulaşan yemek artıklarını kaşığımla sıyırır gözlerinin içinin deriliğine bakarken ben ağzıma koyardım. 

 

İŞTE BEN DE O ANLARDA AĞLARDIM… 

 

Çünkü annesi hep şunu söylerdi… Bir sürü arkadaşı vardı, hepsi kayboldular, ilk bir iki ziyaretine geldiler sonra ayaklarını çektiler…  

 

Peki dedim o peşinden takılıp da gittiği adam yardımcı olmuyor mu, ziyarete gelmiyor mu? 

 

Annesi birden kükreyerek, Allah onun cezasını versin, tüm felaketler onun yüzünden başımıza geldi, geldiği yetmemiş gibi hala da bizimle uğraşıyor…  

 

Semra kazada alkollü çıkmış, uçakta gelirken fazla alkol almış hem de oldukça fazla. Sonra giderken otoparka bıraktığı otomobiliyle eve dönüyormuş. 

 

Kaza sonrası hurdaya dönen aracı için sigorta şirketinden parasını alamayan o adam bu kez bizden aracın parasını almak üzere avukatları kanalıyla harekete geçerek, evimizi icra ettirdi. Şu anda bu ev icralık ve ben taksitlerle o borcu ödüyorum… 

 

Acı olaylar zincirine bağlanmıştı sanki.. 

 

Tercihini de isteyerek yapmıştı üstelik… 

 

Her hafta ziyaretine gittiğimi söyledim. 

 

Pembe gülleri ve karanfilleri çok sevdiğini söyledim. 

 

Tamı tamına iki yıl süreyle her hafta bunların yanında, tekerlekli sandalyesine bindirir, onu, “Kuğulu Park” a götürürdüm.  

 

Ankara simidini çok severdi, eski yıllarımızda, soğuk kış günlerinde salepçide öğle aralarında buluşur ve bol susamlı Ankara simidi ile saleplerimizi yudumlardık, salep içmekten simit yemekten mutlu olurdu..  

 

Ama şimdi elleri vardı, fakat simidi bile tutamıyordu… 

 

Ben küçük küçük koparttığım simit parçalarının birini onun ağzına verirken, diğerini yakınımıza kadar yanaşan kuğu ve ördeklere atardım. 

 

Birde o anlarda ikimizde nedendir bilmiyorum, göz göze gelir ağlardık… 

 

Pazar günü yine o alışılagelmiş ziyaretimi yaptım, onu sevgimle kucakladım, saçlarını taradım.  

 

Yengesi benim geleceğim günler, benden önceki saatlerde gelir makyajını yaparmış.. 

 

Ben onu hep güzel gördüm… 

 

BEN YÜREĞİMLE SANKİ ONUNLA EVLİYDİM. 

 

Ben sanki onunlaydım.. 

 

Hani deselerdi, ver ayağının birisini takarsak yürür namerdim ki verebilirdim. 

 

Hani deseler ki ver ses tellerini alıp ona nakil edersek konuşacak, ben konuşmamaya razıydım… 

 

HEPSİ HAYALDEN ÖTE DEĞİLDİ BU DÜŞÜNDÜKLERİMİN. 

 

Ama olamayacak kadar gerçeklerde saklı uzak hayallerim.  

İşte o pazar yine gitmiştim, yine güzellikleri paylaşmıştım, mutlu olduğunu hissediyordum…  

 

Suçluluğunu hissetmemeye çabalıyordum, ama o daima hissettiriyordu… 

 

Yılda bir kez Pazar dışındaki bir gün olan doğduğu, 14 Şubat tarihine denk gelen o pazarın ertesi gün, yani ‘pazartesi’ annesinin de bildiği üzere, hem “Sevgililer Günü”nü hem de “Yaş Gününü” kutlamak üzere gelecektim.  

 

Yılda bir kez yani o gün çiçeklerimi ben değil çiçekçim götürürdü, çünkü onun boyu kadar olurdu pembeli çiçeklerin boyları… 

 

O ZAMANLAR CEP TELEFONLARI YOKTU Kİ… 

 

Haberler ancak bir şekilde ya sabit telefonlara gelirdi, yada eş dost aracılığıyla…  

 

Apartmanın önünde bir hareketlilik vardı evlerine geldiğimde…  

 

Doğduğu günkü tarihte, 14 Şubat “Sevgililer Günü”nde ışıklar alemine göç etmişti, “Semra”…………. 

 

Üstelik benden izin bile almadan… 

 

Şaşırmamıştım hissetmiştim belki ama kendi yeteneklerimle kavga etmiş ve reddetmiştim onun ölümünü hissetmeyi..  

 

Ama şimdi mekanında ışıklar altında olduğunu hissediyorum. Koşarak içinde kuğuların bulunduğu göllere, bol susamlı ‘Cennet’ simitlerini koparıyor ve yeşil başlı ördeklere, ak kuğulara atıyor…  

 

Ben zaman zaman o güzellikleri görüyorum…  

 

……  

….  

 

 

Bilgeler ve filozofların sözlerinin çoğunda geçen tanımlama genellikle hep aynıdır. "KENDİNİ BİL"  

 

Çünkü bu ifadeden hareketle, "Kendini bilen Rabbini bilir, kendini unutan Rabbini de unutur"..  

 

 

Türkiye’ye Sevgilerimle. 

…..  

…  

..  

 

Muhammed RAHMANİ 

 

15.02.2011 Illinois – ABD  

TEKSAS - ABD  

 

e-posta: muhammedrahmani@hotmail.com  

 

http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=2291978 

 

 

 

ÖNEMLİ DİP NOT:  

 

Yukarıdaki gerçek öykünün o vefalı erkeği, uzun yıllar Mevla yolunda, Mevla’nın yarattıklarına hizmetlere kendini adamış bir şahsi muteberdir.  

Kendisi, Büyük Sahra Çölünde Bedevi’lerle, Nepal’de Himalaya eteklerinde Budist’lerle, Vatikan’da Manastırda Rahiplerle, Hazar Kıyılarında Alemi Mesudiyelerle, Mevlana Celaleddin’i Rumi dergahında Mevlevi gönüldeşleriyle meşki muhabbet etmiş, yüksek nefis disiplinine sahip, tıp alanındaki tahlilleri ile somut yüksek IQ su bulunan bir anti mentalist, “Zikrullah-ı Ekrem” unvanlı, fevkalade mütevazi bir gönüldeş dostumdur.  

 

“International Institute of the American Sperm” tarafından, bir rahmi eylem için gerekli her “sperm” sağlayıcılığına 5000 ABD $ verilmesine bile olumsuz yanıt verebilmiş bir ihsanı erdem kişidir.  

 

Öğretilerinde inanmışlığımla önünde saygıyla eğiliyorum.  

 

Prof.Dr.Mohammed Rahmani  

Illinois - 2001  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bizlere bir ilahi yolda, mistik alemde karşımıza çıkabilecek gerçeklerle daima yol arkadaşlığı içerisinde olduğumuzu anımsatan yazılarınızdan dolayı teşekkür ederim. 'İnsan kendini biliyor ise Rab'bini de bilecektir', söyleminizi çok anlamlı buldum. Bundan önceki üç bölümlük yazılarınız da oldukça etkileyici idi. Size o yaşanılan anısal öyküyü anlatan, "Allah Yareni" zat-ı muhteremi ve şahsınızı saygılarımla selamlıyorum. Semra ŞAHİN

TÜKETİCİ KÖŞESİNDE "SEMRA ABLANIZ" 
 27.02.2011 3:10
Cevap :
Saygıdeğer Hanımefendi, Daima söylediğimiz gibi, "İNSAN KENDİNİ BİLİRSE RAB'BİNİ DE BİLECEKTİR" Bu vesile ile teşekkürlerimi arzederim.  27.02.2011 20:15
 

Ne denilebilir ki,insanız işte az biraz eksiğiz...güzel yazı, saygıyla

Selma Özeşer 
 26.02.2011 10:30
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 25
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2852
Kayıt tarihi
: 11.12.10
 
 

Muhammed Rahmani, İran'lı baba ve Türkmen annenin çocuğu olarak, Hazar Denizi kıyılarındaki, (Bandar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster