Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Mayıs '09

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
1157
 

Kendimize giden yoldadır şiir

Kendimize giden yoldadır şiir
 

Şiir deyince aklıma Mevlana gelir. Yıllarını bilmeye, öğrenmeye, kitaplara veren ve daha sonra onları bir kenara bırakarak şiire ve raksa dalan Mevlana yaşamın iki yüzünü temsil eder. Akıl ile öğrenme sürecini tamamlamaya çalışan insan için, yaşamda eksik kalan yönlerini tamamlama çabasıdır şiir. Tıpkı Mevlana gibi. İnsan gönlünün içi de ancak aşk ve sevgiyle dolar. Gönlü aşka ulaşınca şiire de ulaşır. İnsan varolduğu andan itibaren aşk; içinde varolmuş ve insanoğlu şiire ulaşmıştır. İnsan içindeki sevgiye ulaşmadan, sevgiyi diğer insanlara akıtmadan şiire ulaşamaz.

Şiir, bir yetmezlik duygusu ile içimizdeki kocaman boşluğu doldurma çabasıdır. Bilgi sadece akla bağlı kalırsa hep eksiktir. Yüreğini her türlü sevgiye açmayan yüreğinin sınırlarını genişletmeyenler için şiir bir anlam ifade etmez ya da böyle insanların gerçek şiire ulaşması mümkün olmaz. Beynini dolduran insanın, içindeki boşluğu da doldurması gerekir

En katı kurallarla yetişmiş ve yaşamda sözcüklerin anlamını derinleştirmeyi başaramayan insanlar için şiir anlamsız sözlerden ibarettir, boştur; yaşamda hiç bir işe yaramaz. Böyle insanlar sanattan, şiirden uzak bir dünyada içlerindeki boşluğu farklı şekilde doldurmaya çalışırlar. Çoğu zamanda bu boşluğu maddi şeylerle doldurabileceklerini düşünürler. Günümüz dünyasında kapitalizmin kucağında yaşayan insan sürekli tüketerek mutlu olamaya çabaladıkça bir o kadar mutsuzluğa ve boşluğa sürüklenir. Bu çağda en büyük yanılgı da budur, maddi olarak zenginleşen insan, içsel olarak yoksullaşır. Mutluluğu, içinde nedensiz duran can sıkıntısını hep dışarda başkalarında arar ve yalnızlığı çığ gibi büyür.

Şiirin yeri insanın öbür yarısıdır. Tam olmaya çabalayan insan, bedeni ile ruhunu bütünlemeye çalışır. Bir yarısını görmezlikten gelemez. Kendimizde bulamadığımız tamlığı bazen başka ruhlarda ararız. Öbür yarımız bir başkasındadır. Bu noktada aşkı arayamaya başlar insan. Aşkı bulan da onu arayan da bunu şiirle dile getirebilir ancak. Aşk gibi bizi saran nice duygu şiirle incelir, gerçek ifade şeklini onda bulur. Her sözcüğün anlamını çok sığ düşünen insanlar aşkı sadece bir arzu olarak düşünebilirler. O, bir ateştir ki ancak uğrunda yanmayı, pişmeyi göze aldıkça içinde engin denizler açılabilir. Bu denizlere açılmamazı sağlayan şiirin eşsiz büyüsü ve sözlerindeki derinliktir. İnsan gönlünü açmayı öğrendikçe sözcüklere de gönlünün kapılarını açar. O sözler korkusuzca, insanca bir araya gelir. Çıkarsız, hilesiz, çıplak ve bir o kadar derin. Bütün yaşamı ve yaşamın sunduğu ne varsa akıl ile anlamaya çalışanlar ise büyük yanılgılara düşerler. Öbür yarımızın sözcükleri ancak şiire yansır. Kendi içini görmeyenler kör; sesini duymayanlar sağırdır. Sağır ve dilsiz insan nasıl anlatabilir kendini, yaşadıklarını, dünyayı. Şiirin içinde saklı duran ses içimizde akan çağlayanların sesidir. Çağıl çağıl çağlar şiir dizelerinde.

Konuşan bir varlık olarak bu yönümüzle diğer canlılardan üstün olduğumuzu savunuruz çoğu zaman. Yer yüzünde hangi canlının bizim gibi sözcükleri vardır? Oysa çoğu zaman bu sözcüklerle kirletiriz yaşamı. Bizim için en büyük açmazdır sözcüklerimiz. Konuşup da anlaşamayan, sürekli sözcüklerle kavga eden insanları düşündükçe bunun ne denli doğru olduğu anlaşılıverir. İnsan olmanın açmazlarından biri de belki budur. Öze dokunmayan sözler ne kadar bizi yansıtır. Yaşamdaki sözcüklerimiz diğer insanların üzerine kurulu oldukça bu açmazdan kurtulmak imkansızdır. Şiirin sözcükleri ise kendi özümüzden gelir. O sözcükler saf halde gelir şiir dizelerine dizilir. Gerçek şiirde sahteciliğe yer yoktur. Dış dünyayı karşılayan sözcükler mecaza bürünüp içimizin gerçeğini yansıtmaya başlar.

Şiir öfkemizin, yalnızlığımızın, kavgamızın, hırçınlığımızın, suskunluğumuzun ve nice duygularımızın yol bularak süzülmüş halidir. Şiire giden yol aynı zamanda kendimize giden yoldur. Şiir bizi kendimize yaklaştırır oysa aynı sözcükler gündelik yaşamımızda çoğu zaman bizi kendimizden uzaklaştırmıştır. İnsanın şiiri kuçaklayan yanı çoğaldıkça içsel zenginliğimiz artar.

Şiire sadece duygularımızı anlattığımız dizelerdir ya da vezinli uyaklı sözlerdir diye basit bir tanım getirmek şiire ve şaire yapılan en büyük haksızlıktır. Yunus’a, Mevlana’ya, Fuzuli’ye, Yahya Kemal’e Attilla İlhan’a ve nicelerine yapılan bir hakkızlık.

Şair kendisiyle, yaşamla, yaşadığı dönemle hep bir hesaplaşma içindedir. Sadece kendisi değil başka insanların da halleri yansır dizelere. Kendi bulundukları yerden bakmazlar dünyaya, yaşamı her açıdan görme çabasıyla doğar şiirler.

Günümüzde de her yüzyılda olduğu gibi şiire gönül veren, ona ulaşmaya çalışan insanlar vardır. Yaşamı büyük bir hız ile yaşamakta olan günümüz insanı bu hızını bir şekilde sanata da yansıtma isteğindedir. Çok fazla emek harcamadan onu anlamaya ve tanımaya çalışmadan ona sahip olmak ister. Hızla şiirler yazar. Bu da bence şiirin doğasına aykırıdır. İnsan ilk önce kendine emek harcamalı, içini beslemeli ve sonra şiire yaklaşmalıdır. Hepimiz ilk gençlik yıllarında şiir yazarız ama yıllar sonra dönüp baktığımızda onların gerçek şiir olmadığı görürüz. En usta şairler bile kendi şiir anlayışlarını ortaya koymadan önce farklı dönemler yaşamıştır. Bu aynı zamanda kendini bulma çabasıdır, insanın doğal değişim sürecidir. Bütün bunları dile getirirken şiir belli bir yaşta yazılır gibi bir sonuç çıkmamalıdır. Şiir için bellli bir birikim elde etmeli ve emek harcanmalı, şiirin ne olduğu ya da ne olmadığı konusunda kafa yormalıdır.

Şiirin edebiyatımız içindeki yolculuğu, usta şairlerimiz bize bu konuda yol gösterecektir. Yaşamda bilgi ile gönlün kesiştiği noktada başlar şiir. Hız toplumunda belki hızla bilgiye ulaşmak mümkün ancak insanın gönül zenginliği için sabır gereklidir. Gönlümüzü besleyen sevgi ve aşk için gösterilen çaba bizi zamanla olgunluğa ulaştırır. Bir şeylere karşı duyarlı oldukça, duyguları süzdükçe, yaşamın içindeki hoyrat ve kaba olan taraflarımızı törpüledikçe şiir içimize yerleşir.

Son zamanlarda gazelerde sık sık raslanan aşk cinayetlerine bir bakalım. Sevgisine karşılık vermedi diye ya da bir anlık kıskançlık yüzünden insanlar sevdiklerini söyledikleri kişileri öldürüyorlar. Bu noktada burada bir sevgiden söz etmek imkansızlaşır. İnsanın yaşadığı en kötü hayal kırıklıkları bile bir şiirde estetik bir zevke dönüşebilir. Anlatılan acılar çok ince bir duyuş ile yansıtılır. Sanırım duyarlı insan yetiştirmenin yolu da şiir sevgisinden geçiyor.

Melih Cevdet Anday’ın söylediği gibi ‘ Pencereden bakarken dışarıyı değil de camı görebilirsek şiirin ne demek olduğunu anlarız.’ Cam gibi ince, saydam, lekesiz ve kırılgan...

emine çakır bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 36
Toplam yorum
: 56
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 2382
Kayıt tarihi
: 14.10.08
 
 

1970 Kaş doğumluyum. Trakya üniversitesi edebiyat fakültesinden 1992'de mezun oldum. Halen edebiy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster