Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mayıs '08

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
295
 

Kent aşkları

Kent aşkları
 

Hayatın sıradanlığına, sürekli gelişen ve bizim bu gelişmelere yer yer seyirci kaldığımız çağda tüm bu çelişkilere dayanabilmek biraz melankoliyle mümkün galiba.

Gecelerin yalnızlığı kamçıladığını düşündüğümüz, hatta kimse beni sevmiyor diye aynalardan kaçtığımız günlerde, yani yalnızlığın yanımızda tıklım tıklım olup ruhumuzdan taştığını hissettiğimiz zamanlarda dış dünya da ki insanların ne yaptıklarına anlam verebiliriz ancak… Gözümü açıp insanlara baktığımda, hepsi bir koşuşturmacanın içindeler. Belki de mutlu yarınlara koşmak isterken dünyanın üstlerine düşüp ellerini kollarını bağladığının farkında bile değiller. Mutlak bir terk ediliş hakim dünlerinde, bugünlerinde ve her ne kadar kabul etmeselerde yarınlarında… Hepsinin bedenleri yalnızlık dolmuş. Kanserli kentlerin aşklarıyla ıslanmış sokaklarında yaşam sevinçlerini yeşertmek isterken, kentsel yaşamın hızına ayak uydurmak hiç de kolay değil. Bu değişime kendilerini katmak isterken daha fazla hayata yabancılaştıklarının daha fazla yalnızlaştıklarının farkında bile değiller.

Geçmiş artık nostaljik bir yapıda değil. Çünkü özlemle hazırlanıp hatırlanmak istenen her şey çoktan unutulmaya bırakılmış kör bir dilenci kıvamında. Gelecek ise mutlu ve umutlu hayallerin yanı sıra satırlarda, düşlerde ve en önemlisi kalplerde kaydedilen bir yalnızlık albümüne modern açıklamasıyla ‘’aşk’’a esir olmuştur. Kentli insanların hayatın enerjisini yaşam tadını aldığı yegane örnek aşktır. Ve tabi aşk acısına olan yatkınlığı… Bizleri ‘’sonsuz bir şimdi içinde nefessiz kalmaya’’ hapseden aşk acısının peşine düşmemizdir. Gündelik hayatın, şehir hayatının her gün giderek hızlanması bence aşkların da ömrünün kelebek kadar olmasına neden olmuştur. Ben suçu hiç kendimde bulmam ya da herkesten önce kendimi bağışlarım. Bu nedenle suçu yine başkasına yani kente atarak devam etmek istiyorum. Kent, gelecekten ve geçmişten yaşanan hikayeleriyle bizi güçsüzleştirip, hatta daha da ileri gidip bizi geçmişten ve gelecekten koparıp, o melankolik şimdiye bağımlı kılar.

İşte ben de bu kent hikayelerini hissedip yazmaya çalışan 18 yaşında bir gencim. Kendimle yalnız kaldığımda çevremi izleyen, insanların anlam veremediğim davranışlarını kendimce bahaneler bulup sevmeye çalışan, benim deyimimle ‘’evinden uzak yalnız bir kovboyum’’ =). Belki bunları okurken çoğunuz yaşın çok genç nerden nasıl çıkıyor bu hikayeler diye düşünebilirsiniz. Belki de ‘’18’’ yaşı biraz küçümseyip biraz da kıskanıp(bu kıskanma ahh ahh ben de keşke 18 yaşında olsaydım anlamında) bu genç bedenden nasıl bunlar çıkıyor diye düşünebilirsiniz. Ama sizce de hayatın, aşkın, kavganın öğrenildiği ve ileride ki yaşların bu çağlarda ki temellerin üzerine kurulduğu doğru değil mi? Oturduğum sıralar, dolaştığım sokaklar ve gördüğüm insanlar benim bunları yazmama yetmez mi? Gördüğünüz gibi yetiyor demek ki…

Kentli olmaktan aşırı derecede mutluyum. Belki de kentli olmaktan gurur duyuyorum ve yer yer kır yaşamına özensem de şehirli olmayan insanları küçümsüyorum. Bunu itiraf etmek istiyorum ve bana gelecek olumsuz yargılar, görüşler umurumda değil. Kentli insanların ya da şöyle demem gerekli kentli gençlerin hissedipte yazamadıklarını tercüme etmek çok hoşuma gidiyor. Biraz bencilliğe kaçıp, hikayelerim de kendimi anlatıp, insanların Barış’ı tanımasını istemek kötü bir şey değil sanıyorum. Kent yaşamında ki aşkları acıyla tercüme ederken, aşıkken bile sevgiden kaçıp yalnızlığa sığınırım. Bazen dünyadan sıkılıp kendi hikayelerimi biriktirip insanları o hikayelerle tasvir etmeye çalışırım. Ama sizce de haklı değimliyim? Televizyonda izlediğimiz görüntülerin, seslerin bir örnek olmasından, gerçekleşmeyeceğimi fark ettiğimiz o ışıltılı hayallerin sahteliğinden, dergilerde ve kitaplarda okduğumuz, gördüğümüz erkeklerden/kadınlardan ve sokakta ona benzemek için uğraşan acemi taklitçilerinden sıkılan bir genç kendini bu hikayelere kapatması yanlış mı? Televizyon da savaş haberleri akarken denyoların savaşı gülerek sunması midemi bulandırıyor. Ve bunu ancak ‘’galiba dünya tuttu’’ şeklinde açıklayabiliyorum. Benim de hikayelerimde anlattığım bu modern insan belki de bu yüzden hep ama hep kendi hikayesine döner. Kendi hikayelerimi kentin hikayesiyle yorumlama gereği duyarım belki de sırf bu yüzden. Ama itiraf etmem gerekirse bir başkasının hikayesini dinlemeye zaman ayırmak bana işkence gibi gelir. Ben onlar için de hikayeler uydurup yazabilecek kadar kabiliyetli görüyorum kendimi. Aşık olduğum kızlara şiirler, şarkılar yazmak onların kendini bana anlatmasından çok daha eğlenceli geliyor bana. Kalabalığın içinde yalnız kalmak isteyen bir gencin hikaye koleksiyonu vardır. Özenle dokur, işler onları ve dünyaya tahammül etmeye çalışır. Hayat o kadar hızlı ki; bir insanı ancak hikayemde ki kahraman olarak tanıyabiliyorum.

Son zamanlarda bir felsefe edindim kendime. Ya da sevdiğim bir sözü kendime uyarladım desem daha doğru olur sanırım. ‘’kentleri büyüten insan, insanları büyüten aşktır’’ … Aslında da bu ‘’büyütme’’ sözü büyülenme anıyla başlayan edebi bir elveda anlamında. İşte tam bu andan sonra başlar hikayelerim. Dudaklardan son kez çıkan ‘’hoşça kal’’ sözcüğü hikayelerim başlığıdır. Yeni hikayelerim başlar, yeni melankoliler, yeni son bakışta aşk şiirlerim ve ya son bakışa sığdırılan bir sürü hayranlıklarım… Bana kalırsa ‘’yalnızlık asla dışarıdan doldurulmaya izin vermez bir büyü, ayrıca kendinden kurtulup kaçmayı da istemez ve beceremez’’. Belki de bu yüzden yalnız bedenlere duyduğum ihtiyaç. Yalnızlığı paylaşmak için değil de yan yana ayrı ayrı yalnız kalmayı istediğim için. Erkeklerin bir dokunuşta ki zevki hayatları boyunca akıllarından çıkaramamaları çok iğrenç ve acı bir şey gibi geliyor bana. Bense her dokunuşumun en derinlere saklanmış, en derinlere nüfuz eden silinmeyecek izleri bulup çıkarmaktan yanayım. Ama bu melankolik bir açığı çağrıştırır hep bana çünkü iz bırakacak bir yoksa aklımda yalnızımdır. Bu melankoliden sonra anlattıklarım hikayemi yeniden bulabilmek ve ya umutsuzca unutabilmek için çırpınışlarımdır. Aşık olduğum kişinin ardından yeni bedenler sevmeye çalışmak yara izimi silmeye çalışmaktır. Herkes için geçerlidir aslında bu kural. Yine kalabalığın için de yalnız olma vaktidir, kalbimin kırıklarını alıp etrafa dağıtma vaktidir, son bakıştaki aşkları yeni hikayelerime yansıtma vaktidir artık. İşte tam bu aşk döngüsüne sıkışmışken insan, olayları, yaşananları tesadüflere bırakması gerekir. Yoksa canı yanar, melankolik havanın tadına bakamadan canlı canlı gömülür…

Sizlerinde bu melankolik kent aşklarıyla büyülenmenizi diliyorum. Kentli bünyelerinizin değerini bilin bence.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Matematikten nefret ettiğini söylüyorsun;ama aslında matematik yazdıkların...Zor bir problermin bir sayfalık ispatı gibi...Kentli insanı çok güzel anlatmışsın tebrikler...

mustafa ceydilek 
 04.05.2008 20:20
Cevap :
kelimelerin matematiği olabilir belki hocam =). yorumunuz için teşekkür ederim  04.05.2008 20:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 10
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 255
Kayıt tarihi
: 03.10.07
 
 

Ilık bir nisan sabahı Barış olarak Ankara'da dogdu. Karakterini matematıkten nefret etmek uzerıne ku..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster