Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Eylül '21

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
6
 

Kervan -Gelin

Kervan

Şarkın Modern Gelini

Beş deve arka arkaya gidiyorlardı.

Öndeki devede büyükhanım, arkasında Şehribahar, onun arkasındaki iki devede Hayriye ve Münevver vardı; en arkadaki devede de yükleri… Hava güzeldi; sabah olduğundan güneş daha kavurucu sıcağını göstermemişti, hoş mevsimde bahardı zaten… Şehribahar etrafına çarşafın peçesinin altından bakıyordu… Mihrali büyükhanımın devesinin eyerini tutmuş, deveci başı ile yan yana önden gidiyordu. Develerin iki yanında devecinin adamları yürüyorlardı. Şehribahar yukarılara bakıyordu; bir ara sevinçle “mavi kuşum” dedi. Mavi kuş uzaktan onları takip ediyordu. Uzun bir süre gittiler. Büyük Hanım’ın işareti ile yanında yürüyen devecilerden biri koşarak Mihrali’nin yanına gitti, bir şeyler söyledi. Mihrali yuları yanında yürüyen kervanbaşının eline tutturdu, koşarak büyükhanımın yanına geldi, başını kaldırmadan,

“Buyur büyükhanım”

“Yorulduk Mihrali Efendi, bir su kenarında durun da soluklanalım; öğlen namazını da kılacağız, acıktık yemek yiyelim.”

“Emrin başım gözüm üstüne olsun” dedi. Mihrali yine koşarak kervanbaşının yanına gitti, yuları eline aldı, yürümeye devam etti. Bir süre daha gittikten sonra, küçük bir çay kenarının olduğu yere götürdü küçük kervanı, orada durdurdu. Koşarak büyük hanımın yanına geldi,

“Büyükhanım burayı münasip gördüyseniz burada duralım”.

“İyidir burası duralım.” Mihrali yine koşarak kervancı başının yanına gitti, bir şeyler konuştu… Kervancı başı diğer kervancılara seslendi… Develeri durdurup çökerttiler…

Münevver hemen deveden indi, koşarak büyükhanımın devesinin yanına geldi, onun inmesine yardım etti. Hayriye’de, Şehribahar’ı indirmişti. Münevver yere bir yaygı serdi.

Büyükhanım kadınları çekti,

“Abdestinizi bozmadınız değil mi? Namaza duracağız.”

Kadınlar başlarını yukarı kaldırıp abdestlerini bozmadıklarını işaret ettiler… Büyükhanım Mihrali’ye işaret etti; Mihrali koşarak geldi, Büyükhanım kulağına bir şeyler söyledi. Mihrali koşarak gitti, kervancılara bir şeyler söyledi… Mihrali ile kervancılar ileride, büyükhanımla bayanlarda bu tarafta önde büyükhanım arkada bayanlar namaza durdular… Namaz bittikten sonra, Büyükhanımla Şehribahar yaygılara oturdular. Münevver’le Hayriye son devenin üzerindeki yiyecekleri taşımaya başladılar. Sofra bezi serildi, yiyecekler çıkınlardan çıkarılarak sofra bezinin üzerine dizildi… Hayriye Mihrali’ye de yiyeceklerden verdi, oda kervancılarla oturduğu yere götürdü.

Her iki tarafta yemeğe başlamışlardı. Kadınların kervancılara arkaları dönüktü; onun için peçelerini kaldırıp başlarının üzerine koymuşlar, rahatça yemeklerini yiyorlardı… Şehribahar’ın bu gezi çok hoşuna gitmişti; durmadan gülümsüyordu, iştahı açılmıştı; zaten babaannesi ile yaptığı konuşmadan sonra, yemek yemese de evlendirileceğini anlamış, kendine yaptığı eziyetten vazgeçmişti. Hayriye’ye,

“Kuşum mavi kuşum bizimle geliyor farkında mısın?”

“Fark etmedim, seni bırakmaz o kuş!”

“Ben de onu bırakmam, bir tutabilsem…” Büyükhanım:

“Çeneyi bırakın, daha yolumuz var, yemeğimizi yiyelim, başka ihtiyacınız varsa, şu ağaçların altına gidin”. Hayriye:

“Büyükhanım, ben bunları götürüyorum, gelince toplarız”.

Üçü kalktılar, çalılıkların arkasına doğru yürüdüler. Mihrali hemen ayağa kalkmıştı, kervancıların da arkaları hanımlara dönük olduğu için onlar bir şey fark etmediler, yerlerinden kıpırdamadılar… İhtiyaçlarını giderip geldiklerinde Hayriye:

“Büyükhanım sende gidecek misin?”

“Ben torunumla giderim, siz buraları devşirin”. Şehribahar’a;

“Hadi gidelim” dedikten sonra, çalılıklara doğru önden yürüdü…

Kervan yola çıkmak için hazırdı. Geldikleri gibi herkes develerine binmişti. Kervancı başı önde, yanında Mihrali yola koyuldular, hava iyice ısınmıştı. Kadınlar çarşafların altında yanıyorlardı. Şehribahar terden bunalmıştı… Peçesini biraz açmak istedi, yanındaki devenin üstünde olan Hayriye “hayır” demek için başını iki yana salladı. Genç kız peçeyi tekrar örttü.

“Öleceğim bu sıcaktan; erkeklere ne rahat, ben neden erkek olmadımsa, ah erkek olsaydım! Hiç evlenmezdim, çocukta doğurmazdım.” Deve yürüdükçe üstünde sallanıyordu, başını öne eğdi, gözleri de yorulmuş, uykusu gelmişti.

” Böyle uyusam, uyansam ki! Daba’ya gelmişiz.” Çok sıkılmıştı. Etrafı toprak, çöl, ağaçsız dağlar, kızgın güneş… Bir anda mavi kuşunu gördü, önden gidiyordu,

“Ne zaman bunalsam yanımdasın.” Mavi kuş onu rahatlatmış, sıcağı, deve üstündeki sallanmayı, hatta midesinin bulantısını bile unutturmuştu… Uzun bir süre gittiler. Kervanlar durdu…

Mihrali elindeki tulukla önce büyükhanımın olduğu devenin yanına geldi; tuluğu uzattı, büyükhanım itirazsız aldı, içti, Mihrali’ye verdi. Şehribahar’ın yanına geldi, başını hiç kaldırmadan tuluğu uzattı, genç kızın susuzluktan dudakları kurumuştu, hemen aldı içti… Mihrali diğer iki kadına da götürdü, onlarda içtikten sonra kervan yoluna devam etti…

Uzaktan Kızıldeniz görünmüştü, denizden meltem esiyordu, Şehribahar biraz rahatlamış, eli ile peçesini kaldırıp esen yelin yüzüne gelmesini sağlamıştı. Kızıldeniz çok güzeldi; kızıldı, kırmızıydı ve çok güzeldi… Havanın kokusu değişmiş, balık kokmaya başlamıştı. Deniz kenarından gitmeye başlamışlardı.

Şehribahar:

“Hazreti Musa kızıl denizi kölelerin firavundan kaçması için ikiye açmış, köleler ve kendi geçmiş; Kuranda yazıyor, bu deniz, bu azametli deniz nasıl ikiye ayrılmış. Ey yeri göğü yaradan rabbim, sen nelere kadirsin, kadrinden sual olunmaz…”

Daba’ya girmişlerdi. Bir süre daha gidince amcası Ebubekir’in büyük evinin önüne geldiler; ev o kadar büyüktü ki, evin etrafını saran yüksek duvarın ardından görülüyordu… Kervan evin avlusunun kapısının önünde durunca amcası Ebubekir’in adamları kervanın etrafını sardılar. Kervancı başı develerin oturmalarını sağladı, üstündekiler daha inmemişlerdi ki, Ebubekir içeriden koşarak annesinin yanına geldi.

“Hoş geldin hanımannem” dedikten sonra deveden inmesine yardım etti. Hayriye çoktan inmiş, koşarak Şehribahar’ın yanına gelmişti. Genç kızın inmesine yardım etti. Şehribahar çok sevinçliydi. Hayriye’ye,

“Sara Ayşe’yi göreceğim, gelini göreceğim” diye sevinçle söyleniyordu. Amcasının evini iyi bildiği için koşarak duvar kapısını açıp avluya gitti. Sara Ayşe evin kapısında gelen misafirleri bekliyordu; iki genç kız birbirlerine hasretle sarıldılar. Sara Ayşe,

“Şehribahar ne kadar güzelleşmişsin, bana bak, halime bak, gelin oluyorum, korkuyorum.” Şehribahar:

“Korkma, ne var? Hepimiz bir gün evleneceğiz. Sara Ayşe, Şehribahar’ın elinden tuttu, iki kız, Sara Ayşe’nin kaldığı odaya gittiler.” Sara Ayşe:

“Çok korkuyorum evleneceğim diye; daha evleneceğim adamı görmedim, nasıl biri kimse söylemiyor, kaç yaşında onu bile bilmiyorum…”

“Ben öğrenirim sen meraklanma, bugün babaanneme sorarım, o bana her şeyi söyler, bende sana söylerim”.

“İnşallah yaşlı aksi bir ihtiyar değildir, ben kaçıncı karısıyım acaba?”

“Gideceğin yeri biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum, ismini biliyorum. Çok uzaktaymış; düğün kervanı iki üç aya ancak gider diyorlar. Bu kadar ay yollarda.” Ağlamaya başladı,

“Bir daha buraları göremeyeceğim; anamı, babamı, kardeşlerimi seni göremeyeceğim.”

“Hiç olur mu öyle şey? Nasıl olsa gelirler; sen kızlarısın, seni oralarda bırakırlar mı?”

“Ben kızlarıyım, oğulları değilim tabi bırakırlar; koca evine gidip de sonra anasının evine ziyarete gelen gelin gördün mü? Üstelik bu kadar yolu da göze alacaklar. Beni de göndermezler” Gözyaşları artmıştı;

“Beni neden buralardan birine vermediler?”

“Seni düşündükleri içindir; demek ki gideceğin yer çok iyi.”

“Olmaz olsun ben bir başıma.”

“Üzülme, elden gelen bir şey yok; sen de buraları unutursun, kocanın evi senin evin olacak nasıl olsa.”

“Ben annemi özlerim, kardeşlerimi özlerim; ah zalim babam, nasıl kıydın beni verdin uzaklara, ama onu da özlerim.”

“Kardeşim bu sadece senin başında olan bir şey değil ki! Ağlama artık; bak düğün senin… Gel babaannemin yanına gidelim, geç kalırsan sana gönül koyar, torunum gelin olmuşta, ne olmuş? Beni karşılamaya gelmedi der, çok kızar.”

“Benim canım çok sıkkın, çaresiz, biçareyim… Haydi gidelim.”

İki kız el ele tutuştular, merdivenlerden indiler, Münevver koridorda onları bekliyordu,

“Büyükhanım sizi soruyor; akşam ezanı okunmuş, namaza duracaklarmış, karşıdaki odadalar”

İki kız içeri girdiler. Büyükhanım, iki torununa da baktı, Sara Ayşe koştu, babaannesinin ellerinden öptü, oda yanaklarından öptü.

“Nasılsın Sara Ayşe iyi misin gelin kızım?”

“İyiyim babaanne, Gelmeyeceksiniz diye çok korkuyordum.”

Büyükhanım,

“Torunum evleniyor, gelecektik tabii, şimdi gidip abdestlerimizi alalım, akşam okundu, namaza duralım.” Namazdan sonra, büyükhanım sedirin başköşesine oturdu. Sara Ayşe babaannesinin yanına sedirin alt kısmına oturdu,

“Babaanne ben gurbete gidiyorum” ağlamaya başladı, Büyükhanım çok üzülmüştü,

“Ne oldu torunum?”

“Babaanne ben” Devam edemedi…

Hıçkırıklarla ağlıyordu. Şehribahar yanına geldi, sırtını ovalamaya başladı,

“Ağlama Sara Ayşe” Büyükhanım:

“Neden ağlıyorsun kızım? Ama âdettendir, gelin kızlar ağlar diyorsan onu bilmem.” Şehribahar:

“Babaanne çok uzağa gelin gidiyor; annesinden, kardeşlerinden ayrılacak ondan ağlıyor, bende olsam ağlarım.”

Sara Ayşe’nin annesi Mahsune de kızıyla ağlıyordu. Büyükhanım kızmıştı,

“Koca kadın sen niye ağlıyorsun? Kızının mürüvvetini görüyorsun, sen de uzaklardan, ta nerelerden geldin? Ağlamayın, ağlama gelin; gençleri azdırma, bu kadar ağlamak hayır getirmez, yeter artık… Büyükhanım sinirlenmişti.

“Yol bizi çok yordu, hadi yemekleri hazırlasınlar, yemeğimizi yiyelim, yatsıyı kılar kılmaz yatacağız, yorulduk. Şehribahar sen yorulmadın mı?” Şehribahar hiç yorgun görülmüyordu;

“Hiç şikâyetin yok, hayırdır?” Büyükhanım muzipçe torununa bakıyordu,

“Babaanne Sara Ayşe’yi gördüm, amcamı, yengemi gördüm” Şehribahar gülümsüyordu, belli ki keyfi yerindeydi. Babaannesi de onun bu halinden çok mutluydu, torununa biraz daha baktı, daha çok sıkıştırmaktan vazgeçti, aniden konuyu değiştirerek, Mahsune’ye döndü,

“Yemek ne oldu?”

Mahsune kaynanası ile Şehribahar’ın konuşmalarına dalmıştı; kaynanasının “yemek ne oldu?” diyen sert sesi ile sıçradı, telaşla ayağa kalktı, kapıya baktı, sonra kaynanasına,

“Hanımanne getiriyorlar hazır her şey, geliyor” Kapıya doğru iki adım attı, hizmetli kadınlar içeri girdiler. Ellerinde yaygı, sofra bezi, sini vardı. İki kadın getirdikleri yaygıyı önce yere karşılıklı iki ucunu tutarak serdiler. Üstüne aynı şekilde sofra bezini serdiler, tam orta yere bir elek koydular, üstüne kocaman bir sini yerleştirdiler; kadınlardan biri koşarak içeri gitti, daha önceden başka bir siniye hazırladıkları malzemeleri getirdi, bekleyen kadınla küçük sininin içindekileri büyük siniye koymaya başladılar… Sofra hazırdı. Kadınlar işlerini bitirince Mahsune’ye baktılar, dışarı çıktılar. Mahsune çok kısık sesle,

“Hanımanne yemek hazır” dediğinde bu sert kaynanadan ne kadar korktuğu sesinin titremesinden anlaşılıyordu.

 

 

Nazan Şara Şatana’nın ŞEHRİBAHAR Kitabından…

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1731
Toplam yorum
: 112
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 4579
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster